| ................. (Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 15.408
Teşekkür etti: 27.013
Teşekkür aldı: 12.010 konuda 43.316 kere
|
32-34: EVLENDİRMEYE TEŞVİK
Allahu Teâlâ, İslam toplumunun sağlıklı olmasını istiyor. Fuhşun önlenmesi için zinaya 100 değnek, asılsız suçlamalarla aile kurumunun yara almaması için, zina iftirasına 80 değnek ceza öngörüyor. İnsanı fuhşa iten sebepleri ortadan kaldırmak için mü’min kadınların örtünmesi ve süslerini erkeklere göstermemeleri, mü’min erkeklerin de gözlerini sakınmaları ve mahrem yerlerini korumaları emrediliyor.
Bütün bunların yanında, insanın doğasında olan cinselliği ve doğal ihtiyaçlarını engellemiyor, yok saymıyor. Onları evlilik kurumu ile en sağlıklı bir yöne kanalize ediyor. Bunun için mü’minlere, içlerindeki bekarlarının evlendirilmesini tavsiye ediyor.
“İçinizden bekarları, köle ve cariyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer fakir iseler, Allah, onları lütfu ile zenginleştirir. Allah, kuşatıcıdır, alimdir.”(ayet: 32)
Evlendirilmesi istenen bekarlarda “iyi” yani “salih kimseler” olma özelliği aranmalıdır. Kötü, günahkar kimselerin evlenmesine aracı olmak; onlara temiz ve saliha eşler bulmak, belki de iyilik yapayım derken temizi, pis ile karıştırarak, mü’min bir kadını ateşe atmak anlamına gelir. Bu sebeple, iyilerin bir birine eş olmasına aracı olmak gerekir. Kötülerin değil.
Bireylerin bu konuda kişisel gayretleri olabileceği gibi devlet de bu konuda kuracağı bir kurumla birbirine denk olan eşlerin evlendirilmesini sağlayabilir. Fakirlerin evlendirilmesini ise bizzat devlet kendi imkanlarıyla gerçekleştirirse, toplumda huzuru sağlamak ve nesil emniyetini de korumak görevini yerine getirmiş olur.
“Evlenme imkanı bulamayanlar, Allah’ın lütfundan kendilerini zenginleştirinceye kadar namuslarını korusunlar. Kölelerinizden hür olmak için bedel vermek isteyenlerin, eğer onlarda bir hayır görüyorsanız, bedel vermelerini kabul edin. Allah’ın size verdiği maldan onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, namuslu kalmak istemelerine rağmen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zorlarsa, şüphesiz Allah, onların zorlanmalarından sonra da bağışlayıcı ve merhametlidir.”(ayet: 33) Bu ayette üç husus dikkatimizi çekiyor:
1) Evlenmeye gücü olmayan, ekonomik sıkıntı içinde olan veya aradığı özelliklere uygun bir eş bulamayanlar: Bunlara düşen, Rablerine dua edip, içinde bulundukları, sıkıntı ve ihtiyaç durumundan kurtarmasını istemek ve bu süre içerisinde iffetlerini korumak, zinaya yaklaşmamak.
2) Kölelerin özgürlüğünü kazanması için, efendileri ile bir anlaşma yapıp, belirli bir ücret tespit ederek, bu ücreti özgürlüğünü elde edince çalışıp ödemesi. Allahu Teala, köleliğin yaygın olduğu bir dönemde, böyle bir çare ile özgürlüğü ve adaleti öğütlüyor. Efendisi onu almak için belirli bir bedel ödemiştir. Eğer bu bedeli köle çalışıp efendisine verirse, kendi kendini satın almış olur. Köle sahibinin böyle bir anlaşma yapması da kölede bir hayrın görülmesine bağlıdır. Buna layık olması ve anlaşmaya sadık kalacağının bilinmesi dikkate alınır. Tabi, efendisi kendi hayrı için karşılıksız olarak da veya bir günahına kefaret olarak da köle azat edebilir.
3) Namuslu cariyelerin fuhşa zorlanmaması. Bu hüküm namussuzların zorlanmasını meşru kılmaz. Fakat, burada vurgu, özellikle namusunu korumak isteyen bayan kölelerin, böyle kötü bir yola zorlanmasının haram olduğu konusundadır. Böyle bir hareketi, ahireti unutup, dünyada geçici menfaatler sağlamak için yapanlar; sonra pişman olacaklardır, azaba çarptırılacaklardır. Fakat, istemeyerek o işe zorlanan bayanların da, ondan kurtulduklarında Rab’lerine yapacakları duanın kabul olacağını bilmeleri ve Rab’lerinden bağışlanma dileyip, onun rahmetini istemeleri gerekir.
Kölelik düzeninin tarihte kaldığını zannedenler, bugün fuhuşhanelerde zorla çalıştırılan ve uyuşturucu kölesi yapılarak, fuhşun içine düşürülen genç kızların varlığını ve ızdırabını unutmasınlar. Fuhuş patronlarının ödüllendirildiği ve vergi şampiyonu ilan edilerek madalyalar takıldığı bir ülkede İslamî hayat, ahlaki değerler ve fazilet beklenemez. Fuhşun artışı, aile kurumunun yozlaşması, gençliğin çöküşü, rüşvet, dolandırıcılık ve daha bir çok kötülük kaçınılmaz bir beladır.
Namus tüccarı gazete, dergi, radyo, televizyon, sinema, tiyatroların faaliyetleri serbest olduğu sürece ahlaki erdemlilik halkı kucaklayamaz.
Kur’an, tarih boyu sapıklık içinde olan kavimlerin helaklerini gösteren örneklerle doludur. Bunun için Allah’ın ayetlerine iyi kulak vermek gerekir.
“Size apaçık ayetler ve sizden önce geçenlerden örnekler ve takva sahipleri için de öğütler indirmişizdir.” (ayet: 34)
Eğer Allah’tan korkan ve saygı duyan takva sahibi insanlarsanız, bunları anlarsınız. 35-36: ALLAH’IN NURU VE MESCİDLER
“Allah göklerin ve yerin aydınlatıcısıdır. O’nun aydınlatmasının örneği, içinde ışık bulunan bir kandil yuvası gibidir. O ışık bir cam içindedir. Cam sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Doğuya da batıya da ait olmayan mübarek zeytin ağacından yakılır. Ona ateş değmese bile neredeyse yağı ışık verecek. Nur üstüne nur! Allah dilediği kimseyi nuruna yöneltir. Allah, bu örnekleri insanlar için veriyor. Allah, her şeyi hakkıyla biliyor.”(ayet: 35)
“Nur” hem aydınlık, hem de aydınlatıcı anlamına gelir. Veya hem “ışık” hem de “ışığı veren” anlamındadır. Burada bir benzetme yapılmaktadır. Allah’ın verdiği ışık, kandilin ışığına benzetilmektedir. İnsanların gözünün önüne bildikleri lamba getirilmekte ve bu lambanın zeytin yağı ile tutuşturulması ve çevreyi aydınlatması anlatılmaktadır. İnsanların bildikleri ve gördükleri bir örnekten, Allah’ın gücünü kudretini ve yerleri gökleri nasıl aydınlattığını kavramaları beklenmektedir. Fakat, müteşabih ayetlerle uğraşmayı, benzetmelerden yanlış sonuçlar çıkarmayı adet edinen bazı kimseler, bu ayete dayanarak Allah’ı “aydınlatıcı” olmaktan çıkarıp, “aydınlığın kendisi” olarak yorumlayarak, Allah hakkında haksız ve yanlış inançlara yönelmişlerdir.
“Allah’ın yükseltilmesine ve orada isminin anılmasına izin verdiği evlerdedir. (o lamba) Orada, sabah akşam onu tesbih ederler.” (ayet: 36)
Allah’ın örnek verdiği lambanın, kendisine ibadet edilen mescitlerde bulunduğu, o mescitlerde insanların sabah akşam Allah’a ibadet ve itaat ettiği, Allah’ı bütün eksikliklerden uzak bildiği açıklanıyor.
Böyle mescidlerde geceleyin rahatça hareket edebilmek için, aydınlatılmaları gerektiği ifade ediliyor. Bu durum lambanın çok kısıtlı bulunduğu, İsa’dan sonra 600’lü yıllarda günümüzden çok daha fazla ehemmiyet arz ediyordu. 37-40: MÜ’MİN VE KAFİRİN AMELLERİ
Allah, mescidlerin yükseltilmesini ve orada Allah’a ibadet edilmesini, oraların aydınlatılmasını överek, böyle evlerin çoğalmasını istiyor. Oralarda Allah’a ibadet eden mü’minleri de şöyle tanıtarak, onların yaptıkları güzel işleri övüyor:
“Ticaretin, alış verişin kendilerini Allah’ın zikrinden, namaz kılmaktan, zekat vermekten alıkoyamadığı adamlar... Onlar, gönüllerin ve gözlerin ters döneceği bir günden korkarlar.” (ayet: 37)
O, adamları ne ticaret, ne alış-veriş oyalayarak Allah’ı zikretmekten, namazlarını kılmaktan ve zekat vermekten alıkoyamaz. Çünkü onlar, öyle bir günün korkusunu içlerinde taşırlar ki o gün, kalplerde ve akıllarda olan gider, gözler daha önce görmek istediklerini hiç aramaz. Geçici dünya menfaatleri arzusu ile dolu olan kalpler, onları elde etmek için plan kuran kafalar ve bu planı gerçekleştireceği anı bekleyen gözler, o gün korkudan, her şeyden vazgeçmişlerdir. Mü’minler bunu bildikleri için dünyada buna hazırlanırlar. Onlar, ahiretin kalıcı güzelliklerini arzularlar.
“Allah, onları yaptıklarının en güzeli ile mükafatlandıracak, onlara katından fazla fazla verecektir. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.” (ayet: 38)
Allah’ın zikri için, ticareti, alış verişi bırakıp, camiye koşan, namaza koşan kimseler böyle ödüllendirileceklerdir. “Çalışmak da ibadet” deyip, Ticaretini, alış-verişini bırakıp namazını kılmayanlar, acaba kime ibadet ediyorlar?
“Ey iman edenler, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ın zikrinden alıkoymasın. Kim bunu yaparsa, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendisidir.”(1)
“Ey iman edenler, cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman! Hemen Allah’ın zikrine koşun, alış-verişi bırakın. Bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” (2)
Allah’a kulluğu unutup, dünyalık için yaptığı çalışmaları ibadet zannedenler, büyük bir aldanış içindedirler. Onlar, Allah için yapmaları gereken ibadetleri örtmüşler, Arapçasıyla “küfr” etmişlerdir. Küfür sadece inkar anlamına gelmeyip, nimete nankörlük etmek yani Allah’a kulluk görevini yerine getirmemeyi de ifade eder.
“Küfredenlere gelince, onların çalışmaları engin çöllerdeki serap gibidir. Susayan kimse onu su sanır. Fakat yanına vardığı zaman hiç bir şey bulamaz. Orada Allah’ı bulur, O da onun hesabını görür. Allah, hesabı çabuk görendir.” (ayet: 39)
Bir başka örnekle Allah’a kulluktan kaçanların çalışmaları:
“..Veya engin bir denizdeki karanlıklar gibidir. Onun üstünü bir dalga örter. Onun üstünü de başka bir dalga. Onun da üstünde bir bulut vardır. Karanlıklar üstünde karanlıklar. Elini çıkarsa, neredeyse onu bile göremez. Allah’ın nur vermediği kimsenin asla bir nuru olamaz.” (ayet: 40)
Allah’ın aydınlıkla şereflendirmeye layık görmediği küfreden nankörler, hiç bir zaman ışığa ulaşamazlar. Önce onların kalplerindeki karanlıktan kurtulmaları gerekir. |