| ecmain inşallah,buyrun devam edelim sohbete :) Kısa bir sessizlik oldu. Şakralar, Nefs Basamakları,buğday başakları, dolunay, altın, bal derken döktürmüş, düşündürtmüştü abla. Ciddi bir atmosfere girilmişken en muzipleri patlattı ezgiyi:
Erzurum çarşı pazar
Leylim amman aman saaaarı geeeliiiiin
İçinde bir kız gezer
Hop ninen ölsün saaaarı geeeeliiiiin
Bir şeyler öğreniyoruz demişlerdi ki, gelen türkü, herkesi eğlendirdi. ”Hakkı seven aşıkların eğlencesi tevhid olur” diyordu ya ilahide, onlar da eğleniyordu işte… Öğreniyorlar, okuyorlar, ama eziyete dönüştürmeden tasavvuf neşvesi ile zevk u safa ediyorlardı. Çaylar geldi.. Çay tiryakisi olana takıldılar;
-Sence Sıbğatullah ne? Yoksa tavşan kanı çayın rengi mi Sıbğatullah haaa?...
Kahkahalar gırla gitti. ”Amma yaptın”, dedi diğeri.. ”Heey suyunu çıkarmayın, iyi gidiyor devam edelim”, dedi konuyu açan. Devam ettiler.
Medine ve Asr-ı Saadet aşığı, yeni şeyler okusa da eskiden, gelenekten vazgeçmeyen şair ruhluya gelmişti sıra. Onun sıbğatullahı ne renkti? Ayetlerle birlikte usul usul açıldı dili:
-“Sizin için yeşil ağaçtan ateşi çıkaran Odur…” Ağaçlar yeşil,orman yeşil, çimen yeşil. Doğa yeşil, tabiat yeşil… Cennet bile yeşil.. ”O iki cennet koyu yeşil renktedir” ayeti böyle diyor, ben demedim… Yeşil; Mutmainnenin rengi.. 4.basamak,velayetin ilk istasyonu Mutmainne…Hem şakralardan 4.sü de Kalp Şakrası.Onun da rengi yeşil…Efendimiz; Muhammedimiz Kainatın Kalbi değil mi?...Onun Ravzası da yeşil…Ben Onun yoluna kurban olayım…Yeşil, Rasülümün rengi… Öyleyse Sıbğatullah yeşildir, yormayın beni…N’olur yormayın…
Sustu… Başını önüne eğdi. Ne zaman Rasül dense, ne zaman Ravza geçse, ne zaman Asr-ı Saadet dense böyle olurdu… Ağlıyordu…Aralarından biri ağladı mı sevinirlerdi. Sohbet meclislerinden hiç de eksik olmayan melekûtun, yüksek dereceli ruhların haazır ve naazır olduklarının işaretiydi gözyaşları. Yağmuru indiren Allah’tan başkası değildi. Gözyaşı da Ondandı.
-Uyyyyyy…Ne güzel de ağlıyor, dedi biri…Yine gülüştüler…”Allah iyiliğinizi versin, ömrünüz uzun olsun, sizler ölüyü bile güldürürsünüz” dedi ağlayan.. O da başladı gülmeye...
Çerezler ve kurabiyeler atıştırılırken uzun süre sessiz kalan, mütefekkirler gibi durgun ve suskun olana gelmişti sıra. O hep susardı. Ama bugün hiç kaçarı yok konuşacaktı. Üstüne üstüne gittiler. Israrlara dayanamadı. Kesik kesik de olsa açılıyordu:
-Sıbğatullah… Bana kalırsa siyahtır… Simsiyah, kapkaradır Sıbğatullah…“Dur Ya Huuu!.. Konuş dediysek içimizi karart demedik… Amma keskin girdin haaa!..” diye kestiler sözünü… Aldırmadı… Zaten aldırmaz, bildiği konuda burnunun dikine giderdi kimseyi takmadan…
-Sıbğatullah; simsiyah!... Rahimde üç karanlık içinde bizi yaratmadı mı Rabbimiz?… Siyah yaratılışın perdesi, siyah hilkatin rengi. Siyah; her an yeni şa’nda oluşunun sırrı. Gece karanlık, Rahim karanlık, Mağaralar karanlık, Uzay karanlık…Aydınlığı seyrettiğimiz Gözbebeklerimiz de simsiyah değil mi?.. Üzerine yemin edilen Zeytin siyah…Huriler; iri siyah gözlüler…Hiçliğin rengi siyah…Aşk ateşi ile yanar, yanar, kızarır sonra da simsiyah olur yananlar….Hiçlenirler o ateşle. Vahdetin rengi. Bilal-i Habeşî, Hz.Hacer, Hz.Mâriye’nin sîmâsı da siyah. Ne istiyorsunuz, daha ne diyeyim; Beytullah’ımızın örtüsü siyah!.. Tavaf mihveri; Hacer-i Esved siyah…Siyah; Zatı temsil eder… Hiçlikte hepliği yaşayanın rengi siyah!.. Yeter mi?..
Tam derin, manalı şeyler söylenmişken biri Karacaoğlan’dan mırıldandı bu defa:
Bana kara diyen dilber
Saçların kara değil mi
Yüzünü sevdiren gelin
Kaşların kara değil mi?
Karacaoğlan der maşallah
Bir gün görürüm inşallah
Kara donludur Beytullah
Örtüsü kara değil mi
.....
(Devamı var) |