| GüzellikGöreninGözündedir (Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 2.985
2 Albümü var
Yarışma Puanı: 1330 Teşekkür etti: 6.146
Teşekkür aldı: 1.877 konuda 5.312 kere
| Cihadın Çeşitleri
a) Büyük Cihad-Küçük Cihad
Cihad-ı asgar (küçük cihad), sadece cephelerde eda edilen bir cihad şekli değildir. Bu şekilde bir anlayış, cihad ufkunu daraltmak olur. Cihadın yelpazesi, şarktan garba kadar geniştir. Bazan bir kelime, bazan bir susma, bazan sadece yüzünü ekşitme, bazan bir tebessüm, bazan bir meclisten ayrılma, bazan da bir meclise girme, kısacası, yaptığı her işi Allah için yapma ve bu yolda sevgi ve öfkeyi O’nun rızasına göre ayarlama, bütünüyle İslâmî cihadın şümulüne girer. Bu şekilde hayatın her sahasında, cemiyetin her kesiminde, toplumu ıslah adına sürdürülen bütün gayretler bu cihad cümlesindendir. Aile, yakın ve uzak akraba, komşu ve belde, derken daire daire bütün dünya sathında yapılan her cihad, cihad-ı asgardır.
Cihad-ı asgar, bir mânâda maddîdir. Manevî cepheyi teşkil eden büyük cihad (cihad-ı ekber) ise, insanın iç âlemiyle nefsiyle olan cihadıdır ki, bunların ikisi birden ifa edildiği zaman istenen denge tesis edilmiş olur. Aksine bunlardan birisi eksik olduğu zaman cihad esprisindeki muvazene bozulur.
Mümin, bu muvazene içerisinde yapacağı cihadla dirliğini ve diriliğini bulan insandır. Ve o, cihadı bıraktığı anda öleceğini bilir. Evet, mümin ağaç gibidir; meyve verdiği sürece canlılığını korur; meyve vermediği zaman da kurur gider.
Ne kadar bedbin ve karamsar insan varsa hepsini tedkik edin, onların cihadı terketmiş olduklarını görürsünüz. Bunlar, Hakk ve hakikatı başkalarına anlatmadıkları için, Allah da füyuzatlarını kesmiş; dolayısıyla da bunlar içleri itibariyle kaskatı ve kapkaranlık kalmışlardır. Halbuki cihad edenler her zaman aşk u şevk içindedirler, içleri apaydın, duyguları dupduru, birleri bin etme peşindedirler. Evet, her cihad, onlarda yeni bir cihad düşüncesi uyarır ve böylece salih bir daire teşekkül eder. Her hayır, başka ve yeni bir hayra vesile olur; onlar da hayırlar içinde yüzer giderler.
“Amma, bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yolları*mı***za eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah, iyi davrananlarla beraber**dir” (Ankebût, 29/69) ayeti gönüllerimize bu hakikati duyur*mak*ta*dır*.
b) Allah’a Götüren Yollar
Allah’a giden çeşitli yollar vardır ve bu yolların sayısı mahlukatın nefesleri adedincedir. Allah, kendisi için cihad edenleri mutlaka bu yollardan birine veya birkaçına hidayet eder. Ne kadar hayır yolu varsa önlerine çıkarır ve şer yollardan onları korur.
Allah’ın yolu Sırat-ı Müstakim’dir. Onu bulan bir insan, her şeyde orta yolu tutmuş sayılır. Artık o, gazapda, akılda, şehvette olduğu gibi, cihadda ve ibadetlerde de hep orta yolu takip eder. Bu da Allah’ın insanı kendi yoluna hidayet etmesi demektir. Fedakârlık derecesi ne olursa olsun, dışa karşı verilen bu kavga, bütünüyle cihad-ı asgara dahildir. Ancak bunun küçük cihad olması, büyük cihada nisbetledir; yoksa bu cihadın küçük hiçbir tarafı yoktur; aksine kazandırdığı netice pek büyüktür. Nasıl büyük olmasın ki, bu yolda gâzi olup cennete namzet olma, şehid olup berzah hayatını dipdiri yaşama ve her ikisinin sonunda Allah’ın rızasına erme söz konusudur. Evet, böyle bir neticeyle sonuçlanan cihad nasıl küçük cihad olabilir ki?..
Küçük cihad, dinin emirlerini fiilen yerine getirme ve o mevzuda mükellefin bekleneni eda etmesidir. Büyük cihad ise, kin, nefret, hased, enaniyet, gurur, kibir ve fahir gibi nefis mekaniz*ma*sına ait ne kadar yıkıcı, tahrip edici ve insanî kemâlâttan alıkoyucu duygu ve düşünce varsa, bütününe karşı birden kavga ilân etmedir ki, hakikaten zor ve çetin bir cihaddır. Bu sebeple de ona “büyük cihad” denilmiştir.
Hayatın ego yörüngeli olması önemli bir tehlikedir. İnsan, maddî cihadda bulunduğu sürece çok kere kendini dinlemeye vakit bulamaz ve böylece bu tehlikeyi atlatmış olur. Diğer önemli tehlike ise maddî cihad terkedildiği zaman baş gösterir ki, o da kalbî ve ruhî hayat adına pörsüyüp çürümektir. Evet, bu duruma maruz kalan bir insanı kötü düşünceler dört bir tarafından sarar ve onun manevî hayatını felce uğratır. Bu itibarla da maddî cihad yapmadan insanın kendini koruyup kollayabilmesi cidden zordur. İşte zorlardan zor bu duruma işaret için Efendimiz, bir gazadan dönerken küçük cihaddan büyük cihada dönüldüğüne aşağıdaki ifadeleriyle işaret buyurmuşlardır.
“Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.” Sahabe “Büyük cihad nedir?” “Nefis ile olan cihaddır.”[1] Aslında bunun mânâsı şudur: İman ettik, cihad yaptık, gaza şerefiyle şereflendik; belki biraz da ganimet aldık. Bundan böyle üzerimize rahat ve rehavetin çök*me ihtimali söz konusudur; hatta bazılarımızın nefsine kendini beğen*mişlik duygusu bile gelebilir.. veya daha başka yollarla nefs-i em*mare, ruhlarımıza girip onu ifsad edebilir. Demek ki, bizi bir sürü tehlike beklemektedir. Onun için bundan sonra verilecek kavga, bir öncekinden daha çetin ve daha büyük olacaktır; müla*ha**za*sıy*la daha bir gerilime geçerek sürekli tetikte bulunmak gerekecektir.
Bu sözün muhatabı sahabeden ziyade, onlardan sonra gelenler ve bizler olsa gerek. Dolayısıyla bu ölçüye çok iyi dikkat etmemiz icab edecektir. Eğer bir insan cihadı bütünüyle dışa karşı yapılan davranışlara bağlıyor ve iç murakebeden uzak bulunuyorsa o insan, tehlike sınırları içinde dolaşıyor demektir.
c) O’na Ait...
Asr-ı Saadet’in insanı, harp meydanlarında kavga verirken arslanlar gibi dövüşür, gece olunca da hepsi birer derviş kesilir ve sabahlara kadar ibadet ve zikirle Cenab-ı Hakk’a kullukta bulunur*lardı. Sanki onlar gündüzleri hiçbir iş görmeyen o cengaverler değil de, hayatlarını bir köşede, inziva ve ibadetle geçiren zahidlerdir. Fakat onlar bunu rehberleri, rehnumaları olan Peygamberlerinden görmüşlerdi. İşte O ve O’nun ardındakilerden birkaç kesit:
Efendimiz, bir cesaret abidesiydi. Hatta Hz. Ali gibi şecaat örneği kahramanların itirafıyla, harb meydanında endişe ve korkuya kapılan her sahabi, O’nun arkasına saklanır ve kendini emniyete alırdı. Mesela, Huneyn’de öyle celallenmiş ve kükremişti ki, atının dizginlerini tutmakta zorlanmışlardı. O ise:
“Ben Peygamberim, bunda yalan yok. Ben, Abdülmuttalib’in torunuyum”[2] diyerek atını da mahmuzlamış ve düşman saflarına doğru yürümüştü.
Bu şecaat ve kahramanlık abidesi insan, ibadetlerinde de aynı derinlikte bir kulluk abidesiydi.
Bu hadisin ifadesiyle namaz kılarken sinesi ağlamaktan dolayı kaynak ve tencere gibi ses çıkarırdı.[3] Ağlayıp gözyaşı döktüğü zaman da çevresindekileri rikkate sevkederdi.[4] Bazan günlerce oruç tutar, “savm-ı visal" yapardı.[5] Bazan sabaha kadar namaz kılar ve ayakları şişerdi. Hatta Hz. Aişe validemiz, bu tehalükü çok görerek
“...gelmiş geçmiş günahları affolan Sen, niçin bu kadar kendini yoruyorsun” diye sormuştu. O,
“Allah’a çok şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını vermişti.[6]
Yılan ve çıyanlara aldırış etmeden Sevr mağarasında bulun*duğu esnada, müşrikler mağaranın ağzına kadar gelmiş ve Hz. Ebu Bekir, O’nun namına heyecanlanınca, gayet sakin:
“Ey Ebâ Bekir korkma, Allah bizimledir” buyurmuştu.[7] İşte bu korkusuz şahıs, Kur’ân dinlerken öyle rikkate geliyor, öyle gözyaşı döküyordu ki, âdeta nefesi kesilecek gibi oluyordu. Mesela, bir keresinde İbn-i Mesud’a “Bana Kur’ân oku” demiş. O da edep içinde “Ya Rasulallah, Kur’ân sana nazil olurken ben sana Kur’ân mı okuyacağım?” cevabını vermiş ise de, Allah Rasulü, ısrar göste*rip “Ben başkasından Kur’ân dinlemeyi severim” buyurmuşlardı. Bunun üzerine İbn-i Mesud, Nisa sûresini okumaya başlamış.. bir hayli devam ettikten sonra
“Her ümmetten bir şahid getirdiğimiz ve seni de hepsine şahid kıldığımız o gün nasıl olacak!” (Nisa, 4/41) mealindeki ayete gelince, Allah Rasulü artık dayanamaz hale gelmiş ve eliyle “yeter! yeter!” demişti. Gerisini İbn-i Mesud’dan dinleyelim: "Sustum, dönüp baktım ki, Allah Rasulü hıçkıra hıçkıra ağlıyor.”[8]
O, bir kalp ve gönül insanıydı. Maddî cihadda da, manevî cihadda da hep en öndeydi. Evet ümmetini istiğfara teşvik ediyor, ama kendisi yine önde yürüyordu.
“Allah’a kasem olsun! Ben, her gün yetmişten fazla istiğfar eder ve O’na yönelirim”[9] sözleri ne düşündürücü bir referanstır!
Büyük cihadda muvaffak olan bir insanın ekseriyet itibariyle, küçük cihadı kazanmasına da muhakkak ve mukaddes nazarıyla bakılabilir. Fakat, büyük cihadda kaybeden insanın küçük cihadda kazandığı ya hiç görülmemiştir veya enderdir. Öyleleri, iş ve hizmeti bir yere kadar götürebilseler dahi, neticeye varmaları mümkün değildir.
Hz. Âişe validemiz anlatıyor: “Allah Rasulü bir gece bana hitaben; “Ya Aişe!” dedi, “müsaade eder misin, bu gece Rabb’imle beraber olayım?” (O, Rabbiyle beraber olmak için bile hanımından müsaade isteyecek kadar incelerden ince bir insandı. Asalet ve incelik O’nun önemli bir derinliğiydi). Hz. Aişe “Ya Rasulallah! seninle olmayı isterim; fakat senin istediğini daha çok isterim” deyince, Allah Rasulü abdest alır, namaza durur, kıraatinde:
“Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün değişmesinde akıl sahipleri için Allah’ın varlık ve birliğine, kudret ve rahmetine işaret eden pek çok deliller vardır” (Âl-i İmrân, 3/190) ayetini okur; okur ve sabaha kadar gözyaşı döker.[10]
Allah Rasulü, bazen de hanımını uyandırmamak için, hiç sormadan kalkar ve ibadet ederdi. Yine Hz. Aişe validemiz anlatıyor: “Bir gece uyandığımda Allah Rasulü’nü bulamadım. Hemen kıskançlık damarım kabardı; acaba diğer hanımlarından birinin yanına mı gitti, diye düşündüm. Yerimden doğrulurken elim, karanlıkta Allah Rasulü’nün ayaklarına ilişti. Baktım ki, Allah Rasulü secdeye kapanmış birşeyler okuyor. Okuduğu duaya kulak verdim, şunları söylüyordu
“Allah’ım, Senin gadabından, öfkenden Senin rızana sığınıyorum. Ukubetinden bağışlamana sığınıyorum. Allah’ım, Senden yine Sana sığınıyorum (Kahrından lütfuna, celalinden cemaline ceberutiyetinden rahmaniyet ve rahimiyetine sığınıyorum). Ben, Seni sena edemem. Sen Seni sena ettiğin gibisin.”[11] İşte Allah Rasulü ve işte O’nun iç derinliği ve cihad-ı ekberi!
d) O’nun Ardındakiler |