Bayrak
3 Recep 1429
06 Temmuz 2008, Pazar
3 Recep 1429
06 Temmuz 2008, Pazar
Ayet
Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre ayların sayısı on ikidir.Bunlardan dördü haram aylardır.İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur.Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin.
Tevbe-36
hadis
Recebin 1.gününde oruç tutmak üç senelik, 2.günü oruçlu olmak iki senelik ve yine 3.günü oruçlu bulunmak bir senelik küçük günahlara kefaret olur. Bunlardan sonra her günü bir aylık küçük günahların af ve mağfiretine vesile olur.
Camiu-s sağir

GİrİŞ Yap

Kullanıcı ismi:
Şifreniz:

Beni hatırla

...........................................
Şifrenizi mi unuttunuz
yoksa hâlâ üye değil misiniz? Hemen Üye Olun

Arama


Gelişmiş arama yap
Hak-dilaram Sözlük

Yürek Yangınları

Online Üye

Şuan Forumda: 73 (13 Kayıtlı ve 60 Misafir) bulunmaktadır.

Online  82_yusuf, Almula, azadeyim, bypacoz, hafsa, HamS, HAvF & ReCa, okyanus, siyahsancaktar, su misali, tere root


Admin :: S.Mod :: Mod :: Yazarlar :: İmtiyazlı Üye
eee
Tekil Mesaj gösterimi
Ummu Seleme
GüzellikGöreninGözündedir
(Konuyu Başlatan)
 
Ummu Seleme - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 2.983


2 Albümü var
Yarışma Puanı: 1330
Teşekkür etti: 6.145
Teşekkür aldı: 1.875 konuda 5.290 kere
Ummu Seleme - AİM üzeri Mesaj gönder
Allah Rasulü nasıl yaşarsa sahabe de aynen öyle yaşamaya çalışırdı.

Zira sahabe, öbür tarafta O’nunla beraber olabilmenin, burada O’nu adım adım takip etmekten geçtiğinin şuurundaydı. Hatta onların arasında Sevban gibi öyleleri vardı ki, Allah Rasulü’nden ayrı kalma düşüncesi bile akıllarına geldiğinde, iştahtan kesilir ve rahatsız olurlardı.

Efendimiz bir cihada çıkmış, Sevbân ise bu seferde O’nunla bulunamamıştı. Allah Rasulü döndüğünde herkes gelip kendisini ziyaret ederdi. Bunlar arasında Sevban da vardı. Sararmış, solmuş ve âdeta bir deri bir kemik kalmıştı. Şefkat Peygamberi sordu: “Sevban ne bu halin?” Şöyle cevap verdi: “Ya Rasulallah! Beynimi kemiren bir düşünce var ki, işte o beni bu hallere soktu. Kendi kendime düşündüm. Ben, Allah Rasulü’nden üç günlük ayrı kalmaya dahi tahammül edemiyorum. Ebedî bir alemde bu ayrılığa nasıl güç yetirebilirim? Çünkü O, Allah’ın Rasulü ve makamı da muallâdır. Gireceği cennet de ona göre olacaktır. Halbuki ben sıradan bir insanım. Cennete girmiş dahi olsam, Allah Rasulü’nün gireceği cennete girebilmem mümkün değildir O halde ben O’ndan ebedî ayrı kalacağım. Bunu düşündüm ve bu hale düştüm.”

Allah Rasulü, bu dertli insana, derde derman şu ölümsüz ifadeleriyle karşılık verdi:
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”[12]

Kişiyi sevmek, ona benzemek ve onun hayatını kendine hayat edinmekle olur. Gerçekten de sahabe, bu mevzuda alabildiğince hassastı.

Bir başka misal; bir muharebe gecesinde iki sahabi nöbet bekliyor. Gündüz akşama kadar kılıç sallamış bu insanlar, gece de sabaha kadar nöbet tutacak ve düşmanın muhtemel saldırısını orduya haber vereceklerdi. Biri diğerine, “Sen istirahat et de biraz ben bekleyeyim, sonra da seni kaldırırım” der. İstirahata çekilen çekilir, diğeri de namaza durur. Bir ara düşman vaziyeti anlar ve ayakta namaz kılmakta olan bu sahabiyi ok yağmuruna tutar. Vücudu kan revan içinde kalmıştır; ancak o, namazını bitirinceye kadar dayanır ve namazını bitirdikten sonradır ki, yanındakini kaldırır. Arkadaşı, onun durumunu görünce hayretten dona kalır ve "niçin birinci ok isabet ettiğinde haber vermedin?” der. Cevap şöyledir: “Namaz kılıyor ve Kehf suresini okuyordum. Duyduğum o derin zevki bozmak, bulandırmak istemedim..”[13]

Demek, huzur onu böyle çepeçevre kuşatmıştı. Sanki namazda Kur’ân okurken, Kur’ân bizzat ona nazil oluyor ve sanki Cibril, onun ruhuna Kur’ân solukluyordu da, o da böyle bir vecd içinde iken bağrına saplanan okun acısını dahi duymuyordu. İşte büyük ve küçük cihadı kendinde toplayan insanların durumu ve işte cihad adına hakikatin gerçek yüzü...

Bir gün Hz. Ömer’e kızı Hafsa validemiz; “Babacığım, dıştan ge*len devlet elçileri oluyor ve daima yeni yeni heyetler kabul edip, gö*rüşüyorsun. Üzerindeki elbiseyi yenilesen daha iyi olmaz mı?” der.

Hz. Ömer, kızından bu sözleri duyunca beyninden vurulmuşa döner. Allah Rasulü ve Hz. Ebu Bekr’i kastederek:

“Ben bu iki dosttan nasıl ayrı kalabilirim? Doğrusu, dünyada onlar gibi yaşamalıyım ki, ahirette de onlarla beraber olabileyim”[14] cevabını verir.

Allah Rasulü ve sahabenin yolu budur. Onlar, her zaman Cenab-ı Hakk’la sıkı bir irtibat içinde oldular. Onların zikir ve ibadetleri, o kadar çok ve derince idi ki onları görenler, ibadetten başka hiçbir şeyle meşgul olmadıklarını zannederdi. Halbuki, onların dünyevî yanları da bundan geri değildi.

Âdeta ihlasın özü ve hülasasını temsil ediyor ve yaptıkları her işi Allah rızası hedefli yapıyorlardı. Her işlerinde bir iç derinliği ve murakabe vardı. İşte karşımızda yine bir ihlas abidesi olan Hz. Ömer; hutbe esnasında bir ara, hiç münasebet yokken mevzuu değiştirir: “Ya Ömer! daha dün, baban Hattab’ın develerini güden bir çobandın..”der ve hutbeden iner. Sorarlar: “Durup dururken seni böyle bir şeye sevkeden de neydi?” Cevap verir: “Aklıma halife olduğum geldi...” Başka bir gün, sırtında bir çuval dolaşı*yor*du. Niçin böyle dolaştığını soranlara, yine aynı cevabı vermişti: “İçimde bir gurur hissettim ve onu böyle aşayım dedim..”

Ömer b. Abdülaziz, bir dostuna mektup yazar. Mektup çok edebî yazılmıştır. Kalkar, mektubu yırtar. Sebebini soranlara, “Mek*tu*bu beğendim ve içimde bir gurur hissettim, onun için onu yırttım” der.

Ruhen olgunluğa ermiş, ruhuyla bütünleşmiş ve paklaşmış bütün bu temiz kimselerin cihadı, Allah rızası için olacağından, asla semeresiz de kalmaz. Bu itibarla, kendi iç meselelerini halledememiş riyadan, ucubdan, gurur ve kibirden kurtulamamış, şurada-burada çalım satmak için iş gören insanların cihad adına yaptıkları şeylere gelince, bunlar yapmaktan çok yıkmaktır. Böylelerinin, bir devrede belli bir seviyeye kadar ulaşmaları mümkün olsa da neticeye varmaları -üzerine basa basa ifade ediyorum mümkün değildir.

e) İlahî İnayetin Davetiyesi

Büyük ve küçük cihadı bir arada mütâlâa eden bir hayli ayet ve hadis vardır. Hiç kuşkusuz bu mevzuda en cami surelerden biri “Nasr” suresidir. Bu kısa surede şöyle denmektedir:

Allah’ın yardımı ve zaferi gelip de, insanları bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit, Rabbine hamdederek O’nu tesbih eyle ve O’ndan mağfiret dile, çünkü O tevbeleri fazla fazla kabul edendir.” (Nasr 110/1-3)

Bu surede, Allah’ın yardım ve fethi geldiği zaman insanların fevc fevc, bölük bölük İslâm’a girecekleri müjde veriliyordu. Ve öyle de oldu. Maddî cihad, (cihad-ı asgar), emri bi’l-ma’ruf nehyi ani’l-münker ve Hakk’ın anlatılması sayesinde engeller bertaraf edildi, derken insanlar da İslâm dinine girmeye başladılar.

İşte bu merhalede Cenab-ı Hakk’ın emri şu oluyor:

“Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile.” Çünkü bütün bu olanlar, apaçık Rabbi’nin sana bir ihsanıdır.. ve aynı zamanda bunları yapıp, yaratan da Allah’tır.

Dış düşmanlara karşı kazanılan bu muzafferiyetin yanısıra insan, kendi iç dünyasında nefsine karşı da bir zafer kazanmalıdır ki, cihad tamamlanmış ve iki cihad bütünleşmiş olsun. Bu
“Allah’ı hamdine bürünerek tesbih eylerim. Allah’tan mağfiret diler, O’na tevbe ederim”[15] diyor ve teveccühlerini yeniliyorlardı.
“İki göz vardır ki, cehennem ateşi görmez: Harp meydanları ve cephelerde nöbet tutan askerin gözü ve Allah korkusundan ağlayan göz.”[16]

Sınır boylarında veya harb meydanlarında en tehlikeli anlarda nöbet tutarak uykuyu terkeden insanın cihadı, maddî cihaddır. Bu cihadı yapan insanın gözü cehennem ateşine maruz kalmayacaktır. Bir de manevî ve büyük cihadı yerine getiren göz vardır ki, o da Allah korkusundan ağlayan gözdür. Evet, bu iki göz, cehennemi ve onun azabını görmeyecekleri müjdesinde birbirine denktir.

Memeden çıkan sütün tekrar geriye dönmesi nasıl imkansız ise, Allah korkusundan ağlayan gözün cehenneme girmesi de o kadar ilâhî vaad ve rahmete zıttır. Allah yolunda cihad eden ve üstü-başı toz toprak içinde kalan bir insanın durumu da bundan farklı değildir. Çünkü Allah Rasulü, bu toz ve toprağın cehennem ateşiyle bir araya gelmeyeceği mevzuunda birçok tebşirde bulunmuşlardır.

Allah korkusuyla ürperip ağlayan göze, düşmanın geleceği yerleri gözetleyen, tehlike noktalarında nöbet bekleyen, kendini bu işe adayan, memleketin başına gelecek felaketler karşısında her zaman göğsünü siper eden; insanını gerçek insanlığa yükseltmek için müesseseler kuran, başkalarını yaşatma zevkiyle, şahsî yaşama hazzından uzak kalabilen insanların gözleri, cehennem ateşi görmeyecektir. Bu itibarladır ki, cihadı, şurada-burada diyalektik yapmaktan ibaret görenler, şayet anlattıklarını ne ölçüde tatbik ettiklerini kontrol etmiyorlarsa, sadece ve sadece vakit öldürüyor ve bir de kendilerini aldatıyorlar demektir. İçlerini zapt-u rabt altına alamamış, riyanın burnunu kıramamış, fahirlenmeyi ayaklarının altında ezememiş, başkalarına iş buyurmayı ve gösteriş yapmayı ruhlarından söküp atamamış insanların yaptıkları da yapacakları da huzursuzluk kaynağı olma ve gürültü çıkarmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Öte yandan, meseleyi yalnız manevî cihad şeklinde ele alıp “kendi kavgamı vermeden, başkalarıyla uğraşmam doğru olmaz” diyerek bir köşeye çekilenler, çekilip nefislerine derece kazan*dır*ma*yı her şeyin üstünde görenler ve insanların irşad mücadelesine işti*rak etmeyenler ise en hafif ifadeyle İslâm’ı mistisizme karıştırma hata*sı içindedirler.

Cihad mevzuunu yalnız manevî yönüyle ele alıp “kendi kavgamı vermeden başkaları ile uğraşmam doğru olmaz” diyen*le*rin bazılarında şöyle bir düşünce hakimdir: “Koyunu kendi ayağın*dan, keçiyi de yine kendi ayağından asarlar. Nefsini kurtaramayan, başkasını da kurtaramaz. Öyleyse insan; önce kendini kurtarmaya bakmalıdır!” Oysa böyle düşünen kimseler, her şeyden önce bilme*li*dirler ki, insan, nefsini kurtardığını zannettiği gün, kendini girdap*ların en korkuncuna kaptırmış sayılır. Aslında, kim kendini kurtar*dı*ğını söyleyebilir ki?.. Kur’ân,
“Yakîn sana gelinceye kadar Rabbine kulluk et” (Hicr, 15/99) buyurmaktadır. Yani kimse, perde açılıp da öbür alemden “artık buyur” deninceye kadar, kulluk mânâsına dahil hiçbir amelden uzak kalamaz. Evet insan son nefesine kadar kullukla mükelleftir.

Bu durumda, mükellefiyetleri devam eden bir insanın kendini kurtardığını söylemesi nasıl mümkün olabilir! Öyleyse insanın nefsiyle cedelleşmesi, içindeki fena huylarla yaka-paça olması ve kendini ıslaha çalışması hayatının sonuna kadar devam edecek demektir.

Biz, her zaman havf ve reca ağırlıklı bir hayat yaşamak mecbu**ri*yetindeyiz. Neticeden emin olmak mümince bir düşünce olmadığı gibi, ümitsizlik de, aynı şekilde müminin sıfatı olamaz. Ancak, dünyada hep havf tarafı ağır basmalıdır. Düşünün ki, Hz. Ömer gibi bir insan bile, son anlarını yaşarken kendi hesabındaki endişeleri solukluyordu. Ancak hakkında İbn-i Abbas’ın hüsn-ü şehadette bulunması ve “senin iyi bir insan olduğuna ahirette ben de şahid olurum”[17] demesi, bir mânâda onun bu ürperten endişe*lerini hafifletmişti. Zaten Kur’ân-ı Kerim’de de:

“Rabbinin azametinden korkana, Cenab-ı Hakk iki cennet vaad etmektedir” (Rahman, 55/46) buyurulmuyor mu?
eski 02.09.2006, 17:59 Ummu Seleme isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #4
Ummu Seleme isimli üye'ye teşekkür edenler
 


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 13:13 .