7 Ramazan 1429
07 Eylül 2008, Pazar
7 Ramazan 1429
07 Eylül 2008, Pazar
Ayet
Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.
Bakara-184
hadis
Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder.
Taberani

GİrİŞ Yap

Kullanıcı ismi:
Şifreniz:

Beni hatırla

...........................................
Şifrenizi mi unuttunuz
yoksa hâlâ üye değil misiniz? Hemen Üye Olun

Arama


Gelişmiş arama yap

Online Üye

Şuan Forumda: 25 (8 Kayıtlı ve 17 Misafir) bulunmaktadır.

Online   1garibyolcu83, Almula, aşkınsonhecesi, ebrar69, FEDAI, kebirulcady06, Sakallı, siyahsancaktar
Tekil Mesaj gösterimi
Ummu Seleme
GüzellikGöreninGözündedir
 
Ummu Seleme - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 3.194




Teşekkür etti: 6.442
Teşekkür aldı: 2.075 konuda 6.050 kere
kucult  büyük
Cihadı Engelleyen Hususlar

Cihad-Rehavet Uyumsuzluğu

İnsanları cihad vazifesinden alıkoyan, hayata ve hayatın lezzetlerine bağlılıktır. Rahatını terkedemeyen, şahsî hazlarından ve zevklerinden fedakârlıkta bulunmayan bir insandan cihad gibi büyük vazifeler beklenemez. Beklense de beyhûdedir. Zira büyük vazifeleri, ancak maddî-manevî haz ve zevklerinden fedakârlıkta bulunan insanlar yapabileceklerdir. Cennetin kapıları ardına kadar açıldığı, huriler önlerinde teşrifatçılık yapmağa durduğu, gılmanlar “lü’lü-ü mensur” gibi onların geçecekleri yollara saçıldığı zaman dahi, insanlık sevgisiyle, ızdırap içinde yeniden insanların arasına dönmeyi düşünen cihada gönül vermiş, cihad aşığı insanlardır ki, böyle büyük vazifeleri ancak onlar yapacaklardır.

İsterseniz bu meseleyi bir de dünyaya ait yönüyle arzedeyim: Bir mücahid düşünün ki, milletvekilliğine giden merdivenler ayağının dibine kadar getirilmiş veya kendisine başbakanlık teklif edilmiş ya da reis-i cumhur olma teklifini almıştır.. evet, böyle bir durumda dahi bu kudsî vazife ile alâkalı en küçük hizmeti, bütün bu tekliflere tercih edecek insan -ki, bizim de yıllar yılı beklediğimiz, arzuladığımız insan budur- cihad ruhunu ve mücadele aşkını kavramış, hazmetmiş insandır.

Maddî-manevî füyûzat hislerinden fedakârlıkta bulunamayan ve bu mevzuda daha baştan verilmiş herhangi bir kararı olmayan insana gelince, biz ondan hiçbir şey bekleyemeyiz. Beklemek bir yana sahnede görüldüğü andan itibaren başımıza getireceği gâilelerden endişe ederiz. Dünyasını, ukbasını terketmemiş, terkettiği şeyi dahi terketmemiş, ’’aşk-ı mutlak, zevk-i mutlak’’ içine bütün huzûzâtını verdiği mücadelenin içinde görmeyen, zevkini nefs-i sa’y içinde aramayan, Cenab-ı Hakk’a yönelip: ’’Senin yolunda ölmek bile ne tatlı’’ diyemeyen bir insanın mücadele vereceğine, mücadelesinin semeredâr olacağına, onun Müslümanlık hesabına kurtarıcı bir rol oynayacağına inanmıyoruz; inanamayız da. Biz, ancak, kendi şahsını, şahsî hazlarını, zevklerini, hatta yurdunu-yuvasını terketmişlerin; sahabe gibi kapısına kilit vurup evinden ayrılmışların, bedenî ve cismânî zevkleri aşmışların mücadelesine, mücahedesine, kavga ve cihadına inanıyoruz ve beklediklerimizi de Allah’ın inayetinin esbabı saydığımız o insanlardan bekliyoruz.

Bizim bu beklentilerimize mukabil, günümüz insanının, mücadele adına yapacağı şeyler de bu istikamette olmalı; daha doğrusu insanımız, vereceği mücadeleyi bu anlayış içinde vermelidir. Zaten Kur’ân-ı Kerim de bize sürekli bunu talim etmektedir:

“Ey imân edenler! Size ne oldu da “Allah yolunda savaşa çıkın” dendiği zaman yere çakılıp kaldınız? Ahireti bırakıp, dünya hayatına razı mı oldunuz? Oysa dünya hayatının geçimliliği, ahirete nazaran pek az bir şeydir. Eğer (Allah yolunda) seferber olmazsanız, bu takdirde Allah size can yakıcı azab eder ve yerinize başka bir millet getirir. O’na birşey de yapamazsınız. Allah herşeye kâdirdir.” (Tevbe, 9/38-39)

Yani size ne oluyor ki, ‘Allah yolunda seferber olun, kalkın, kendinize gelin, hakkı anlatın, Allah’ın yüce adının, ufkunuzda şehbal açması istikametinde hazlarınızı, hayvânî ve bedenî zevklerinizi terkedin’ çağrısı geldiği zaman, yerinizde çakılıp kalıyor, zevklerinizden kopamıyor ve hayatın huzûzâtı içinde fânî olmuş gibi baygın baygın bakıp duruyorsunuz. Yoksa ahiret varken, ona değil de, karşılığında dünya hayatına mı razı oldunuz? Gönüllerinizi hem de ahirete doğru koşup gittiğiniz hengâmda, size hiçbir faydası olmayan, şartları içinde gençliğinizi, sıhhatinizi koruyamadığınız, servetinizi muhafaza edemediğiniz; her an herşeyin zeval ve ufûliyle ruhunuzda ayrı iniltiler meydana getiren ve sizin de elinizde olmayarak kendisinden uzaklaştığınız dünya hayatına mı kendinizi kaptırdınız? Halbuki ötede, zevâl bilmez nimet ve zevkleriyle, her hafta Rabbin cemâlini müşâhede edeceğiniz ebed diyarı ukba sizi beklemektedir. Hal böyle iken, siz ukbayı terkederek, dünya hayatına mı razı oldunuz?

Rehavetin cihada mani olduğuna işaret eden bir başka ayet ise şöyle;

“(Ey Rasûlüm!) Kolay bir kazanç, normal bir yolculuk olsaydı, sana uyarlardı; fakat çıkılacak yol onlara uzak geldi. Kendilerini helâk ederek, “Gücümüz yetseydi, sizinle beraber çıkardık” diye Allah’a yemin edeceklerdir. Allah, onların yalancı olduğunu elbette biliyor.” (Tevbe, 9/42). Yani eğer davet edildikleri yer, onların maddî menfaatlerine hitap eden bir yer olsaydı ve onlar bu davete icabet etmekle bir kelepire konacaklarını ve bir hil’at giyeceklerini bilselerdi; ayrıca, elde edecekleri neticeye kısa yoldan kavuşma söz konusu olsaydı, hiç tereddüt etmeden hemen senin arkana düşeceklerdi. Halbuki şimdi durum, onların arzu ve heveslerinin tam zıddınadır. Zira davet edildikleri yerde hiçbir maddî menfaat söz konusu değildir. Neticede dünya adına kazanacakları ne bir makam, ne de bir mansıb vardır. Yol ise, çok uzundur. Öyleyse, burada mümin ve münafık tamamen birbirinden ayrılacak ve müminler, hiç tereddüt göstermeden senin ardına düşerken, münafıklar yan çizmenin çarelerini arayacaklardır. Çareyi de hep yalan söylemekte bulacak ve böylece nefislerini helâk etmiş olacaklardır. Çünkü içleriyle, vicdanlarıyla cedelleşeceklerdir. Vicdanları bilmekte ve tasdik etmektedir ki, esasen cihada gitmeye hiçbir manileri yoktur. Mazeret olarak ileri sürdükleri şeyler, sadece kendilerini kandırmak için söylenmiş bahanelerdir. Bunu bildikleri için de vicdanları rahat değildir. Vicdanen rahat olmayan bir insanın helâkı ise çok yakındır.

Evet, Tebük öncesi Medine atmosferini bilmek, meseleyi daha iyi anlama adına çok önemlidir. Onun için kısaca o atmosferden bahsedelim: Müminler henüz bir seferden dönmüşlerdi. Biraz dinlenip toparlanmaya ihtiyaçları vardı. Meyvelerin hasad vakti gelmişti. Hava, alabildiğine sıcaktı. İşte tam bu esnada Allah Rasûlü’nden yeni bir davet vuku buldu. İnananlar sefere çağrılıyordu.

Müminler, her şeyleriyle bu davete icabet ettiler. Hz. Ebû Bekir, bütün mal varlığını ortaya döktü ve Allah Rasûlü’nün huzuruna getirdi. Faruk-u Azam, malının yarısını bu uğurda bezletti. Hz. Osman’ın verdiğinin ise haddi hesabı yoktu. Hz. Ali’ye gelince O, kendi ihlâs anlayışı içinde malının bir kısmını gizli, diğerini de açıktan veriyor ve bu örfaneye böyle iştirak ediyordu. Diğer müminler de kendi durumlarına göre saçıldılar. Herkes, elindeki imkânı son kuruşuna kadar harcama yarışına girdi. Kadınlar da bu yarışa iştirak etmişlerdi. Hz. Âişe validemiz’in hücre-i saadetleri zinet eşyalarıyla dolmuştu. Kimisi boynundaki gerdanı, kimisi kolundaki bileziği, kimisi de kulağındaki küpeyi çıkarıp vermişti.. Rasûlullah’ın davetine müminlerin icabet şekli buydu.

Münafıklara gelince, onlar Allah Rasûlü’ne tâbi olmayı havanın sıcak, yolun uzun olmaması, hasat vaktinin girmemesi... vb gibi şartlara bağlıyorlardı.

İçlerinden bazıları ise çok daha değişik teklifle geliyor ve Allah Rasûlü’nden izin istiyordu. Cedd b. Kays, bunlardandı. Oysa her gün ezan okununca namaz için mescide koşup gelen bir insandı. Fakat bir türlü kendini aşamamış, içine imânı yerleştirememiş, imânını iz’an haline getirememiş fedakârlıklara katlanma kararını verememiş, dolayısıyla varacağına varamamıştı. Yolda kalmış bir insandı. Allah Rasûlü’ne geldi. İki Cihan Serveri, bizzat kendi elleriyle kendi bineğinin tımarını yapıyordu. Kays’ı görünce, “Sen de mi gelmiyorsun?” dedi. Gelmesi beklenmeyen biri değildi. Ama işte gelmiyor, daha doğrusu, gelemiyordu. Allah, ona bu şerefi nasip etmeyecekti. Küstah ve küstah olduğu kadar da sudan bir bahane ile Efendimiz’den izin istedi ve “Benim kadınlara karşı za’fım var. Benî Esfar’ın (Rum) kadınlarını görürsem dayanamaz ve günaha girerim. Beni oraya götürüp de fitneye sokma, bana izin ver” [1] dedi. Kur’ân onun bu tavrını anlatırken şöyle diyordu:

“Onlardan ‘Bana izin ver, beni fitneye düşürme’ diyen vardır. Bilin ki, onlar zaten fitneye düşmüşlerdi. Ve şüphesiz ki cehennem, kâfirleri kuşatmaktadır.” (Tevbe, 9/49)

“Bu sıcakta dışarıya çıkmayın, sefere gitmeyin” (Tevbe, 9/81) diyordu.
Efendimiz’in buna karşı cevabı Kur’ân’ın ifade ettiği:


(Habibim şöyle) de: “Cehennem ateşi daha şiddetlidir” (Tevbe, 9/81) şeklinde olacaktı. Ateşini burada çeken, meşakkatini burada yaşayan, ızdıraplarını burada yudumlayan, orada ateşten emin ve masum olacaktır. Ama bütün zevklerini burada yaşayanlar,

“Dünya hayatında sizin için güzel olan herşeyi harcadınız. Bütün sa’y ve gayretlerinizi mükâfatını dünyada bitirdiniz” (Ahkaf, 46/20) ayetinin tokadını yiyecek ve orada derbeder olacaklardır.
eski 02.09.2006, 21:55 Ummu Seleme isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #1
Ummu Seleme isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
 


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 01:39 .


Page generated in 0,35573 seconds with 14 queries