| GüzellikGöreninGözündedir (Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 2.985
2 Albümü var
Yarışma Puanı: 1330 Teşekkür etti: 6.146
Teşekkür aldı: 1.877 konuda 5.312 kere
| Evet, Kur’ân, bütün müminleri cihada çağırmaktadır. Bu çağrıya icabet edip etmememize göre ya kazanacak veya (Allah korusun) kaybedenlerden olacağız. Ya, münafıklar gibi, ’’bu rahat hayatın zevklerini terketmek bize ağır geliyor’’ diyecek, ya sahabenin yaptığını yapacak ve varımızı, yoğumuzu, herşeyimizi ortaya dökmek suretiyle seferber olacağız.
Rahat ve rehaveti terk adına Allah Rasulü ve Sahabesinden örnekler:
Allah Rasûlü, hem dünyaya hükmedip hem de ukbayı kazanabilmek için yurdunu, yuvasını, yerin göbeği olan Kâbe’yi; doğup büyüdüğü, dağında taşında feyz-i akdesle burun buruna ve dudak dudağa geldiği Mekke’yi; semavilerle muttasıl öpüşüp duran Hira dağını terk ediyor ve böylece bize, büyük bir dâvâ uğruna herşeyin nasıl feda edilmesi gerektiği dersini veriyordu.
Kavmi kendisini Mekke’den çıkardığı zaman O, terkedeceklerini arkada bırakmış olma ruh haleti içinde değil, aksine, herşeyi ilerde ve önünde bulacağı neşvesi, ümidi ve recâsı içindeydi.
Düşman adım adım takip ediyor ve O’nu ateşten bir çember halinde sarıyordu. Sevr mağarasına kadar böyle gelinmişti. Büyük dâvânın ebedî yolcusu, Medine-i Münevvere’ye gidecek, sitesini kuracak ve oradan başlayarak insanlığa hükmedecekti.. Bunun için, her an ayrı bir ölümün kucağında geziyor, her gedikte ve her açıkta âdeta ölüme selam çakıyordu. Fakat bütün bunlar, O’nun içinde zerre kadar endişe meydana getiremiyordu. Gizlendiği mağaranın hemen girişinde düşmanların ayakları görülürken, Hz. Ebû Bekir Efendimiz, içeri bakıp, kendilerini görecekler diye Rasûlullah adına endişeleniyor, ancak, yine Hz. Ebû Bekir’in ifadesiyle “O öyle bir sekine sergiliyordu ki, sanki en emin dostlarının arasında oturuyor gibiydi.” Hem endişe edecek ne vardı ki? Eğer Allah, O’nu bu dünyadan alacak idiyse, ağır bir yükün altından alacak ve rahat bir âleme gönderecekti. Niye endişe etsindi ki? Her şeyiyle zâil bir dünyadan kurtulacak ve her şeyiyle bâki bir âleme intikâl edecek değil miydi? Niye endişe edecekti ki? Her an her halini gören, her haline nigehbân olan Allah, O’nunla beraber değil miydi? Ebû Bekir’in endişesine karşı, مَا ظَنُّكَ بِاِثْنَينِ اللهُ ثَالِثُهُمَا “Dostum, o iki kişi hakkında zannın nedir ki, onların üçüncüsü Allah’tır!” yani, “Sen, Muhammed ve Ebû Bekir’i yalnız mı zannediyorsun? Onlarla beraber bir de Allah var” diyordu ve hiç mi hiç endişelenmiyordu. O kadar ki, bütün dünya kendisine düşmanlık yapsa yine gam yemeyecek ve tasaya kapılmayacaktı. O kadar ki, herkes kendisini terketseydi, hatta Hz. Ebû Bekir bile ayrılıp gitseydi, yine de, Allah’a dayanmışlığın güveniyle kalbi itmi’nan içinde bulunuyordu. Ve Allah, bizim göremeyeceğimiz askerlerle O’nu te’yid buyuruyordu.[2]
Allah Rasûlü’nü o esnada te’yid eden askerlerin keyfiyetini elbetteki bilemeyiz. Ancak, bildiğimiz bir gerçek var ki, o da Allah Rasûlü’nün, Allah’ın askerleriyle defalarca te’yid olunduğuydu.[3] Bedir, bu te’yidin destanlaştığı vakalardan sadece biridir. Bedir’e katılan sahabeye nasıl “Ashab-ı Bedir” denmişse onlara da “Bedir Melekleri” denmiştir.[4]
Sahabe, Bedir’deki harika tablolardan birini şöyle anlatır: Önümdeki düşmanı kovalıyor, fakat bir türlü yetişemiyordum. Derken bir kamçı sesi duydum; ardından bir atın âdeta mahmuzlandığını görüyor gibi oldum. O anda bütün âfâkı birden bire lâhûtî bir ses doldurdu. Ses: أقْدِمْ حَيزُوم diyordu. Biraz gidince, kovaladığım adamın kamçılanmış olarak yerde yattığını gördüm. Hadise, Rasûl-i Ekrem’e nakledilince buyurdular ki, “Hayzum” Cibril’in atıdır. Kamçıyı vuran da O idi.[5] Cibril, o gün başına Zübeyr b. Avvam’ın sarığı cinsinden sarı bir sarık sarmış, sağa sola koşturuyordu.[6] Uhud’da Rasûl-i Ekrem, Mus’ab’ını tâ sabahtan kaybetmişti, fakat, akşama kadar önünde savaşan bir Mus’ab vardı. Güneş gurub edip, kefere çekilmeye başlamıştı ki Allah Rasûlü, “Mus’ab beriye gel” dedi. Ancak, Mus’ab zannettiği, bir melekti ve dönüp, “Ben Mus’ab değilim ya Rasûlallah!” dedi.[7] Anlaşılıyordu ki, Allah (c.c) O’nu melekleriyle te’yid ediyordu. Evet Allah, Habibini hiçbir zaman terketmemişti.[8]
Huneyn’de melekler imdada yetişmiş ve o en sıkışık anda Allah (c.c), İki Cihan Serveri’ni te’yidsiz bırakmamıştı...[9] Cihadı terkedenler ekseriyetle hayat endişesiyle terkederler oysa ki, rehberimiz, biricik muktedamız iki cihanın İftihar Tablosu Hz. Muhammed (s.a.v)’in terk edilmediği, bırakılmadığı gibi bu yolda yürüyenler de yalnız bırakılmayacak ve kat’iyen terkedil*me*yeceklerdir.
Gerçekten Allah’a teslim olan bir insan, bütün dünya aleyhinde olsa bile, en küçük bir endişe ve paniğe kapılmaz. Zira o hep şuna inanır: “Ben, Allah’a imân etmişim. Allah, benimle beraberdir. Ne tasaya, ne de gevşekliğe lüzum yoktur. Mutlak güçlü ve mülkün yegane sahibi olan Allah, arkamda zahir olduğu müddetçe hiçbir şey beni korkutamaz.”
Hz. Musa’nın arkasındakilerin düştüğü gibi bir tereddüde düşmemek lazımdır. Onlar, böyle bir seferberliğe çağrıldığı zaman, anlamsız bir endişe içinde peygamberine isyan etmiş ve Allah’a karşı itimatsızlık göstermişti. Ne var ki, endişelenip geri durması, korktuğunu başına getirmekten başka bir işe yaramamıştı.. maksadının aksiyle tokat yemiş ve kırk sene Tih sahrasında şaşkın ve baygın dolaşmaya mahkûm edilmişti.[10]
Bizler de, üç asırlık şaşkınlık, baygınlık ve derbederliğimizin sona ermesini arzu ediyorsak, Hakikat-ı Ahmediye’nin terbiyesi altında kendi hüviyet ve şahsiyetimize dönüp, İslâm’la bütün*leşmeye çalışmalıyız.. çalışmalıyız ki, Allah (c.c) da bizi kork*tuğumuz ve endişe ettiğimiz herşeyden emin kılsın. Evet, maddî menfaatlara fazla bel bağlamadığımız ve gönül kaptır*madığımız, dünya karşısında serfüru etmediğimiz, aksine dünyanın getireceği maddî-mânevî hazlara ve zevklere sırtımızı döndüğümüz zaman, Allah da bizi aziz edecektir.
İnsan vardır dünya zevk ve nimetleri için ahiretini feda eder; insan da vardır, dünyasını hep ahireti için kullanır. İşte mümin, bu ikinci tip insandır; o, dünyada Allah’ın kendisine verdiği herşeyi ahiret binasını kurma yolunda kullanır.
Mümin, dini için yaşayan insandır. Eğer din payidar olacaksa (--) bu takdirde onun için yaşamanın bir mânâsı vardır. Aksi halde, yaşanan hayat, omuz*larda ağır bir yüktür. Mümin, dinin payidar olmadığı bir hayat şeklini sevemez ve “böyle hayata bin nefrin” der. Gerçek müminin dilinde ve heyecanlarında “Kur’ân, yeryüzünde cemaatsiz kal*dıktan sonra cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Yirmibeş (şimdi altmış) milyon milletimin imânını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım”[11] sözleri yankılanır. Bu, kendini aşmış olmanın ifadesidir. Zaten kendini ve hazlarını aşmış insanın aşmayacağı hiçbir şey yoktur.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İbn Hişâm, Sîre, 4/159
[2] Buhârî, Tefsiru Sûre, (9) 9; Müsned, 1/4
[3] Tevbe, 9/26, Müslim, Cihâd ve Siyer, 58
[4] Buhârî, Fedâilü Ashabi’n-Nebî, 11
[5] Müslim, Cihâd ve Siyer, 58; İbn Kesîr, Tefsîr, 3/560-561
[6] Heysemî, Mecmeu’z-Zevaid 6/83
[7] İbn Sa’d, Tabakat, 3/121
[8] Bkz. Duhâ, 93/3
[9] Bkz. Tevbe, 9/26
[10] Bkz. Maide, 5/26
[11] Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s. 554 |