Bayrak
6 Recep 1429
09 Temmuz 2008, Çarşamba
6 Recep 1429
09 Temmuz 2008, Çarşamba
Ayet
Ey iman edenler! Allah’tan korkun, herkes yarına ne hazırladığına baksın.
Haşir-18
hadis
Allah’ım! Recep ve Şâbânı hakkımızda mübarek kıl, bizi Ramazan’a kavuştur.
Müsned

GİrİŞ Yap

Kullanıcı ismi:
Şifreniz:

Beni hatırla

...........................................
Şifrenizi mi unuttunuz
yoksa hâlâ üye değil misiniz? Hemen Üye Olun

Arama


Gelişmiş arama yap
Hak-dilaram Sözlük

Yürek Yangınları

Online Üye

Şuan Forumda: 52 (10 Kayıtlı ve 42 Misafir) bulunmaktadır.

Online  adımmaviş, DuaLar, hafsa, Sakallı, sen@, su misali iklimya, mesutizm


Admin :: S.Mod :: Mod :: Yazarlar :: İmtiyazlı Üye
eee
Tekil Mesaj gösterimi
leys
Super Moderator
(Konuyu Başlatan)
 
leys - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 15.09.2006
Mesajlar: 1.329


3 Albümü var
Yarışma Puanı: 310
Teşekkür etti: 2.987
Teşekkür aldı: 1.112 konuda 4.086 kere
Blog-Yazıları: 2
leys - MSN üzeri Mesaj gönder
F. Gülen Hocaefendi, bu konuda şunlara dikkat çeker:

Hakikat-ı Muhammediye (sallallâhu aleyhi ve sellem)
hem hayatın hayatı,
hem kâinatın hayatı,
hem İsm-i A'zam'ın tecelli-i a'zamının mazharı
ve bütün zîruhların nuru
ve kâinatın çekirdek-i aslîsi
ve gaye-i hilkati
ve meyve-i ekmeli olmasından,
o hitap doğrudan doğruya O’na bakar.

Sonra hayata ve şuura ve ubudiyete O’nun hesabına nazar eder.

Efendimiz’in temsil ettiği bir Hakikat-ı Ahmediye var,
bir de Hakikat-ı Muhammediye var.
Dünyayı teşriflerinden önce O,
Hakikat-ı Ahmediyesi ile vardır
ve Kâ’be hakikatı ile tev’emdir.

Bu sebeple O,
İncil’de Ahmed ismiyle anılmıştır;
Kur’an’da da geçtiği üzere, Hz. İsa (as) O’nu,
Ahmed ismiyle müjdelemiştir.
O, dünyayı teşrifleri ve risaletleriyle birlikte Hakikat-ı Muhammediye’yi temsil etmiştir.

Vefatından sonra da, yine Hakikat-ı Ahmediye’nin tecellisi söz konusudur.

Meselenin bir diğer yönü de şudur:

Hz. Peygamber'in (sav) risâlet ve nübüvveti temelde,
diğer bütün peygamberlerden önce idi.

Nitekim O, bir hadislerinde: "Allah'ın ilk yarattığı şey, benim nûrumdur" buyurmaktadır.

Diğer bir hadislerinde de; "Hz. Adem henüz çamur ve balçık arasında debelenirken, Ben peygamber idim" ferman etmektedir.

Demek ki, O'nun peygamber olarak planlanması, herkesten önceydi.
Bu mesele, tasavvufçularca "hakikat-ı Ahmediyye" ünvanıyla ele alınmış ve uzun uzun üzerinde durulmuştur.

Onların bu mevzudaki mülahazalarında, hakikat-ı Ahmediyye, aynı zamanda kainatın da hakikatı olarak işlenmiştir ki, bununla da, Hz. Peygamber'in (sav) büyüklüğü ve en büyük risâlete mazhariyeti anlatılmak istenmiştir.

Necip Fazıl, O’nu ifade için
“O ki, o yüzden varız” derdi.
Bu yaklaşım, hadis kriterleri açısından tenkid edilse de,
mânâsı doğru olan
“Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım” hadis-i kudsîsinden mülhemdir.
Evet Allah, kâinatı O’nun için yaratmıştır.
Kâinat, Allah’ı anlatan bir kitapsa -ki, öyledir- bu kitabın tercümanı Hz. Muhammed (s.a.s)’dir.
O olmasaydı, kâinat kitabı okunamayan,
anlaşılamayan bir sır olarak kalacaktı.
Dolayısıyla onun içinde yaşayacak ama,
onunla Allah’ı tanıyamayacak
ve O’na ulaşamayacaktık.
Oysa ki, Allah, Kur’ân-ı Kerim’de beyan ettiği üzere,
varlığı, kendisine ibadet etsinler,
İbn Abbas’ın tefsirine göre de, kendisini tanısınlar diye yaratmıştır.

Bu itibarla denebilir ki,
Hz. Muhammed olmasaydı,
varlık bilinmeyecek
ve dolayısıyla Allah da tanınmayacaktı.
Öyle ise O’na varlığın ille-i gaiyesi,
yani,
yaratılış sebebi denebilir.

O’nu, kendinden önce gelen her peygamber,
misyonu ölçüsünde ve çerçevesinde anlatmış
ve haber vermiştir.
Meselâ,
Endülüslü büyük alim Kadı Iyaz’ın
Şifa-i Şerif’inde geçtiği üzere,
Hz. Âdem, kendisine yasaklanan meyveden yedikten sonra
Cenâb-ı Allah’a O’nu şefaatçi ederek yalvarmış;
“Muhammed hürmetine beni affet!” demiştir.
Cenâb-ı Allah’ın,
“Sen Muhammed’i nereden biliyorsun?”
sorusuna karşılık da,
“Ben, Cennet’in kapısında ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün rasûlüllah’ yazısını gördüm.
İsmi, Senin İsm-i Şerifi’nin yanında anılan biri,
Sen’in yanında en kıymetli olmalıdır”
şeklinde cevap vermiştir.
En son Hz. İsa da O’ndan çok bahsetmiş, İncillerin eldeki nüshalarında
“Size daha çok söyleyeceklerim var;
fakat, şimdi siz bunları kaldıramazsınız.
Ben gideyim, ta ki, dünyanın Efendisi, gerçeğin ruhu,
hakkı bâtıldan ayıran Zât gelsin ve size bütün hakikatleri anlatsın”
(Yuhanna, Bab 16/12-14) demiştir.

Hz. İsa, O’nu Ahmed olarak haber vermiştir.
İlâhî bir tevafuktur ki,
dedesi Abdülmüttalib,
“Gökte ve yerdekiler O’nu övsün”
diyerek, O’na Muhammed ismini koymuştur.

İmam-ı Rabbanî gibi büyük zatlar, önemle Hakikat-ı Ahmediye
ve Hakikat-ı Muhammediye üzerinde dururlar.
O, yeryüzüne gelmeden önce
“Hakikat-ı Ahmediye”nin sahibiydi.
Dolayısıyla Hz. İsa, O’nu Ahmed ismiyle müjdelemiştir.
Dünyadaki misyonu itibarıyla de
O “Hakikat-ı Muhammediye”yi temsil etmiştir.
Nebiler Serveri bu temsil sonunda Hakikat-ı Ahmediye’ye bi’l-fiil ulaşarak
veya Hakikat-ı Ahmediye’yi bilfiil gerçekleştirerek,
yine “Hz. Ahmed” ünvanıyla işaret buyurulan
varlığın ruhu olma âlemine dönmüştür.

O, en çok eza ve cefaya maruz bırakıldığı bir zamanda
Mirac’la şereflendirilmişti.
Bu, kâinat içinden kâinat ötesine yolculukla,
kendisine rehberlik eden Cibril’i bile
bir noktadan sonra geride bırakmış,
yoluna devam etmişti de,
kendisine “Top senin, çevkan senin bu gece” denmişti.

Mahzen-i Esrâr sahibi Nizamî’nin engin ve renkli ifadeleri içinde,
“Yıldızlar, yolunda kaldırım taşları gibi dizilmiş,
melekler kendisine teşrifatçılık yapmış,
yarım ay atının ayakları altında bir nal gibi kalmış,
Güneş O’nun ışık kaynağına sığınmıştı.”


O, Kur’ân’da ifade buyurulan
“Kâbe kavseyni ev ednâ”nın mânâsına göre,
imkânla vücub arası bir noktaya gelmişti.

Bu şu demekti:
Bir kere O da,
bir insandı ve yerdi, içerdi, uyurdu, sokaklarda dolaşırdı.
Fakat, Buseyrî’nin ifadesiyle,
“bir beşerdi, ama herhangi bir beşer gibi değildi;
taşlar arasında bir yakut gibiydi.”

Bunu avâmî bir benzetmeyle şöyle izah edebiliriz:

Meselâ;
Selimiye’nin önünden geçen herkes,
kendince, bir şeyler hisseder:
İyi ve zevk-i selim sahibi bir mimar,
ondaki sanat karşısında zevkten zevke girer.
Bir çoban da kendine göre onun karşısında bir şeyler hisseder.
Bir diğer misal verecek olursak,
mesela;
iyi gelişmiş damak zevki olanlar,
yemekleri çok iyi ayırırlar
ve onlar sıradan insanlardan farklıdırlar.
Bunun gibi, onun her şeyi hissedişi bir başka idi.
Dış görünümü ve yapısıyla bizim gibi bir beşer görünümündeydi ama bambaşka buudlarda yaşıyordu.

Namaza durunca bazen,
O’nun önünde cennet temessül eder,
ona doğru adım attığı olurdu.
Bazen de,
bir başka şeyin temessülü karşısında geri çekilirdi.

İşte, Mirac’la beşeriyetin en son sınırına varmıştı ki;

ondan sonra sonsuzluk başlıyordu.
Hiç bir şekilde Allah olunamayacağına göre,
şüphesiz o Allah değildi ve olamazdı da.
Bu yüzden, O’nun ulaştığı makama
“imkânla-vücub” arası mânâsına
“Kâb-ı kavseyni ev ednâ” dendi.

O makamdaki, durumu itibarıyla kelamcılar,
hadisçiler başka türlü değerlendirmelerde bulunsalar da,
sufîler,
O’nun Mirac’da zaman, mekân hususiyet ve kayıtlarından, müberra olarak Allah’ı gördüğünü söylerler.
İşte bu makamda iken bile O,
yeryüzüne aramıza geri dönmek istemiş ve dönmüştü.

Büyük velilerden Abdü’l-Kuddüs:

“Eğer ben, o makama varıp,
orada kalmak ile geriye dönmek arasında muhayyer bırakılsa idim, vallahi dönmez, orada kalırdım”
der.

Ama O,
geri gelmiş ve kendilerinden eza-cefa gördüğü insanların arasına inerek, onları da, bizi de, kaybettiğimiz cennete taşımıştı.
Hiç olmazsa hepimizi o duyguya uyarmıştı.
Mevlâna’nın ifadesiyle, bir ayağı hakikatte, diğer ayağı da 72 milletin arasında, ömrünün bakiyesini, halkın içinde Hak’la beraber sürdürmüştü.
eski 16.03.2007, 13:05 leys isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #5
leys isimli üye'ye teşekkür eden 3 üye:
 


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 11:08 .