| Super Moderator (Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 15.09.2006
Mesajlar: 1.329
3 Albümü var
Yarışma Puanı: 310 Teşekkür etti: 2.987
Teşekkür aldı: 1.112 konuda 4.086 kere
| Efendimiz'in kainata gelişi ile..:: O nurânî bürhan-ı tevhid,
nasıl ki iki cenâhın icmâ ve tevâtürüyle
teyid ediliyor;
öyle de,
Tevrat ve İncil gibi kütüb-ü semâviyenin
yüzler işârâtı
ve irhâsâtın binler rumuzâtı
ve hâtiflerin meşhur beşârâtı
ve kâhinlerin mütevâtir şehâdâtı
ve Şakk-ı Kamer gibi binler mu'cizâtının delâlâtı
ve Şeriatın hakkâniyeti ile teyid ve tasdik ettikleri gibi,
zâtında gayet kemâldeki ahlâk-ı hamîdesi
ve vazifesinde nihayet hüsnündeki secâyâ-i gâliyesi
ve kemâl-i emniyeti ve
kuvvet-i imânını
ve gayet itminânını
ve nihayet vüsûkunu gösteren fevkalâde takvâsı,
fevkalâde ubûdiyeti,
fevkalâde ciddiyeti,
fevkalâde metâneti;
dâvâsında nihayet derecede sâdık olduğunu güneş gibi âşikâre gösteriyor. Eğer istersen gel,
Asr-ı Saadete,
Cezîretü'l-Araba gideriz.
Hayalen olsun onu vazife başında görüp ziyâret ederiz.
İşte bak:
Hüsn-ü sîret ve cemâl-i sûret ile
mümtaz bir zâtı görüyoruz ki,
elinde mu'ciznümâ bir kitap,
lisânında hakâikâşinâ bir hitâb,
bütün benîâdem'e,
belki cin ve inse ve meleğe,
belki bütün mevcudâta karşı bir hutbe-i ezeliyeyi tebliğ ediyor.
Sırr-ı hilkat-i âlem olan
muammâ-i acîbânesini hall ve şerh edip
ve sırr-ı kâinat olan tılsım-ı muğlâkını
feth ve keşfederek,
bütün mevcudâttan sorulan,
bütün ukûlü hayret içinde meşgul eden
üç müşkül ve müthiş suâl-i azîm olan
"Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?"
suâllerine muknî, makbul cevap verir. Bak,
öyle bir ziyâ-i hakikat neşreder ki,
eğer onun o nurânî daire-i hakikat-i irşâdından
hariç bir sûrette kâinata baksan,
elbette kâinatın şeklini
bir mâtemhâne-i umumi hükmünde
ve mevcudâtı birbirine ecnebî,
belki düşman ve câmidâtı dehşetli cenazeler
ve bütün zevi'l-hayatı zevâl ve firâkın sillesiyle
ağlayan yetimler hükmünde görürsün.
Şimdi bak,
onun neşrettiği nur ile,
mâtemhâne-i umumi,
şevk u cezbe içinde bir zikirhâneye inkılâb etti.
O ecnebî,
düşman mevcudât,
birer dost ve kardeş şekline girdi.
O câmidât-ı meyyite-i sâmite,
birer mûnis memur,
birer musahhar hizmetkâr vaziyetini aldı.
Ve o ağlayıcı ve şekvâ edici,
kimsesiz yetimler,
birer tesbih içinde zâkir
veya vazife paydosundan şâkir sûretine girdi. Hem o nur ile;
kâinattaki harekât, tenevvüât, tebeddülât, tegayyürât, mânâsızlıktan ve abesiyetten
ve tesadüf oyuncaklığından çıkıp,
birer mektubât-ı Rabbâniye,
birer sahife-i âyât-ı tekviniye,
birer merâyâ-i esmâ-i İlâhiye
ve âlem dahi birer kitâb-ı hikmet-i Samedâniye
mertebesine çıktılar.
Hem,
insanı bütün hayvanâtın mâdununa düşüren
hadsiz zaaf ve aczi,
fakr ve ihtiyacâtı
ve bütün hayvanlardan daha bedbaht eden,
vâsıta-i nakl-i hüzün ve elem ve gam olan aklı
o nur ile nurlandığı vakit,
insan bütün hayvanât,
bütün mahlûkat üstüne çıkar.
O nurlanmış acz, fakr,
akılla niyaz ile nâzenin bir sultan
ve fîzâr ile nazdar bir halîfe-i zemin olur.
Demek, o nur olmazsa,
kâinat da, insan da, hattâ herşey dahi hiçe iner.
Evet, elbette böyle bedî bir kâinatta,
böyle bir zât lâzımdır;
yoksa, kâinat ve eflâk olmamalıdır. |