7 Ramazan 1429
07 Eylül 2008, Pazar
7 Ramazan 1429
07 Eylül 2008, Pazar
Ayet
Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.
Bakara-184
hadis
Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder.
Taberani

GİrİŞ Yap

Kullanıcı ismi:
Şifreniz:

Beni hatırla

...........................................
Şifrenizi mi unuttunuz
yoksa hâlâ üye değil misiniz? Hemen Üye Olun

Arama


Gelişmiş arama yap

Online Üye

Şuan Forumda: 6 (0 Kayıtlı ve 6 Misafir) bulunmaktadır.

Online  
Tekil Mesaj gösterimi
Ummu Seleme
GüzellikGöreninGözündedir
(Konuyu Başlatan)
 
Ummu Seleme - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 3.194




Teşekkür etti: 6.442
Teşekkür aldı: 2.076 konuda 6.051 kere
kucult  büyük
Cihad Yıkılışları Önlemenin Çaresidir


Mümin, ancak içte ve dışta vereceği bu mukaddes kavgayla aziz olacaktır. Ama o, kendisine terettüp eden vazifeyi yapmayıp, yaşama ve hayattan kâm alma sevdasına düştüğü, şahsî zevklerine takılıp kaldığı zaman ise, onuru ve izzeti de gidecek, dolayısıyla da sefil ve perişan olacaktır. Rasûl-i Ekrem (s.a.v):

“Cihadı terkettiğinizde, Allah üzerinize öyle bir mezellet verir ki, dininize tekrar dönene kadar o mezelletten kurtulamazsınız’’ [1] buyurmaktadır. Bu itibarla denebilir ki, izzetli yaşamak, ancak cihad adına bir kısım meşakkatlere katlanmakla mümkündür. Millet, bu meşakkatlere topluca göğüs gerdiği sürece aziz olarak yaşamaya hak kazanacaktır. Ve tabiî fertler tek tek kendi hayatlarını yaşamak için cihadı terk ederlerse, o zaman da Allah’ın umûmî azabı gelir ve masumu mütecâviziyle, mazlumu da zâlimiyle beraber derbeder eder. Öyleyse umûmî bir belâya maruz kalmamak için topluca cihada sarılmak şarttır.

Burada Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v)’in bir sözüyle meselenin özüyle alâkalı bir hususu arzetmek istiyorum. Kâinatın Efendisi (s.a.v) şöyle buyururlar:

“İyne alışverişi yaptığınız (sanayii terkle) sığırların kuyruğuna yapışıp, ziraata hasr-ı himmet ettiğiniz ve cihadı bıraktığınız zaman Allah, size, altından kalkamayacağınız öyle bir mezellet verir ki, yeniden dininize döneceğiniz ana kadar o mezelletten kurtulamazsınız.’’ [2]

İyne alışverişi yapmak, iki şekilde tefsir edilmiştir. Birincisi, birinden veresiye mal satın alıp, daha sonra aynı adama bu malı daha ucuza ve peşin olarak satmaktır. Bu alışverişten gaye şudur: Kişinin paraya ihtiyacı vardır ve doğrudan para alıp fazlasıyla ödemek faiz olacağından, iyne yapan böyle bir yola tevessül etmektedir. Bunu şöyle bir misalle biraz daha açabiliriz: Birinin diyelim ki 800.000 liraya ihtiyacı vardır; başkasına ait bir malı veresiye bir milyon liraya satın alır. Sonra da aynı malı aynı adama 800.000 liraya peşin olarak satar. Dıştan normal bir alış-veriş gibi görünen böyle bir muamelenin faizden farkı yoktur ve kat’iyen caiz değildir.

İyne alışverişi yapmanın fukahanın çoğunluğu tarafından kabul edilen ikinci tefsiri ise şudur: İyne, bir vade farkı uygulamasıdır. Meselâ, borçlu gelir ve bu ay ödemesi gereken borcunu ödeyemeyeceğini söyler. Hemen borcuna tehir süresi ve borç miktarı hesap edilerek fiyat artırılır. İşte Allah Rasûlü, bu hadîs ile iki yorumuyla birlikte ticarî ahlâksızlığa parmak basmakta ve bu ahlâksızlık sizi esaret altına aldığı zaman mezelleti bekleyin, buyurmaktadır.

Hadiste anlatılan ikinci hususa gelince;

“Sığırların kuyruğuna tutunup da ziraata hasr-ı himmet ettiğiniz zaman” ifadesinde tenkidi yapılan husus elbette ki ziraat değildi. Zira Efendimiz:

“Kıyametin kopması esnasında sizden birinizin elinde fidesi olsa, kıyamet kopmadan önce onu dikmeye gücü yeterse, diksin” [3] buyurmuştur. Ayrıca, مَنْ أحْيَا أرْضاً ميتَةً فَهِيَ لَهُ “ölü araziyi kim ihya ederse, o yer onundur” [4] fehvasınca ölü toprağa İslâm’ın tahammülü yoktur. O mutlaka ihya edilmelidir. Burada tenkid edi*len husus, dengesizliktir; çünkü, iktisâdî hayatın can damarı olan üretim, sadece ziraata hasredilir, ticaret ve sanayi ihmale uğrarsa, o takdirde üretimde bir dengesizlik söz konusudur. Buna karşılık sade*ce ticarete veya sadece sanayie yönelik kalkınma hamleleri de, aynı şekilde bir dengesizliğin ifadesidir. O halde esas olan, her saha*ya gereken değeri vermek ve böylece gereken üretim dengesini sağlamaktır.

Ziraat, köylerde olur; bu yüzden insanların kendilerini bütünüyle ziraate vermeleri şehirleşmenin tamamen durması de*mek*tir. Şehirleşmenin durması ise sanayi ve ticaretin ölmesi mânâ*sı*na gelir. Bunun aksi yani, herkesin köyde tarlasını bırakıp da büyük kentlere akın etmesi bir başka arızanın doğmasına yol açar ki, günümüzdeki şekliyle kentlerin hızla büyümesi, büyüme hızı oranında yeni yeni problemler doğması yeraltı ve yerüstü hizmetlerinin akamete uğraması ve işsizliğin had safhaya yüksel*me*si bunlardan sadece birkaçı...

Kalkınma dengeli olmaz ve iktisâdî hayatın bir bölümü dışa ba**ğımlı kalmaya devam ederse, her zaman hasımlarımız tara*fın*dan bir darbeye maruz kalabileceğimiz kaçınılmaz olur. Dışa ba*ğım*lı sanayi kuruluşları, dışa bağımlı ticaret emtiası kadar, dışa bağım*lı ziraat ürünleri de, her zaman iktisadî hayat için bir tehdit un*su*rudur. Öyleyse asıl olan, bütün sahalarda dengeyi ko*ru*ya*bi*l*mektir.

Efendimiz devrinde hızlı kentleşme problemi olmadığından ik*ti*sâdî dengesizlik, hadiste ziraata hasr-ı hayat etme şeklinde ifade bu*yurulmuştur. Günümüzde ise, hızlı kentleşme, beraberinde getir*di**ği sıkıntılarla yeni bir dengesizlik alâmetidir. Bu problemin çö*zümü için düşünülen veya düşünülebilecek olan köye dönüş veya köye yerleşme meselesi, ciddî olarak ele alınması gereken husus*lardan biridir ki, hadisten bu mânâyı anlamak da müm*kündür.

Diğer taraftan, medeniyetten sonra bedeviyete rücû veya be*de*viyette ısrar edip durma da, hadiste tenkid edilen husus*lardandır. Bunların hepsi, topluma mezellet ve meskenet getirir.

Hadiste anlatılan üçüncü husus: وََتَرَكْتُمُ الْجِهَادَ

“Cihadı terk ettiğiniz zaman’’ yani rahata daldığınız, kendi işlerinize kapanıp onlarda boğulduğunuz zaman sizin için başınızın ucunda bir mezellet hazır demektir. Evet havanız maddeten karardığı gibi, manevî havanız da kararmış, ruh semânızın yıldızları dökülmüş; ayınız, güneşiniz küsuf ve hüsufa uğramış demektir. Sizin yeryü*zünde yaşamanız şeriat-ı fıtriyeye göre artık caiz değildir.

Yeniden dine dönünceye kadar, siz ısrarla isteseniz de, dua dua yalvarsanız da, maruz kaldığınız o mezelleti Allah başınızdan atmayacaktır.

Böyleleri için dine dönüş nasıl olacaktır? Şu anda üzerimizde ve omuzlarımızda asırların getirip biriktirdiği dünya kadar haklar var. Bırakın başka hakları, bu dönemde nefsimize karşı eda edilmesi gereken hakları bile eda edememişizdir. Ayrıca yine bu devrede, ailemizin, milletimizin, neslimizin bizden beklediği şeyleri de yerine getirememişizdir. Evet cılız omuzlarımıza, incecik belimize üst üste bir sürü vebal yüklenmiştir. Yirminci asrın idrak sahibi müslümanı, bu veballer altında iki büklümdür ve bu mesele hafif değil, aksine çok çetindir. Çünkü üç asırlık yıkılışın feryadını sînelerimize doldurmakla karşı karşıyayız. La akal, çeyrek asır inlemeden, sancı ve ızdırap çekmeden bu feryadın dinmesi de mümkün değildir. Bu duruma gelmemizin tek sorumlusu da, yine kendimiziz. O halde kurtuluş yine bizimle olacaktır. Dişimizi sıkacak, kendi meşalemizi kendimiz tutuşturacak, Allah’ın inayetine yönelecek ve bu yönelmeyi hem sözle, hem de fiille gerçek*leş*ti*re*ce*ğiz. Bunu yapabildiğimiz ölçüde Rahmet’in kapıları açılacak ve Rahmet eli, içinde bulunduğumuz durumdan bizi çekip alacak ve inşaallah kurtuluş sahillerine ulaştıracaktır.
eski 03.09.2006, 18:12 Ummu Seleme isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #3
 


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 07:47 .


Page generated in 0,22234 seconds with 13 queries