11 Şevval 1429
11 Ekim 2008, Cumartesi
11 Şevval 1429
11 Ekim 2008, Cumartesi
Ayet
Muhakkak O (kur’ân), arşın sâhibi (Allah katında) yüksek mevkiye sâhip, çok şerefli, güçlü bir elçinin (Cebrâil’in, Allah’tan) getirdiği sözdür.
(Tekvir 19-20 )
hadis
Resullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın.
(Buhari, Edeb 12)

GİrİŞ Yap

Kullanıcı ismi:
Şifreniz:

Beni hatırla

...........................................
Şifrenizi mi unuttunuz
yoksa hâlâ üye değil misiniz? Hemen Üye Olun

Arama


Gelişmiş arama yap

Online Üye

Şuan Forumda: 36 (15 Kayıtlı ve 21 Misafir) bulunmaktadır.

Online   Almula, Ayşe Reşad, barika, DeRCan, DuaLar, Sedem, turab, uşaklı, yolcu, _eslem_ Dagistan, Hak-dilaram, kapına_geldim
Tekil Mesaj gösterimi
Ummu Seleme
GüzellikGöreninGözündedir
(Konuyu Başlatan)
 
Ummu Seleme - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 3.624




Teşekkür etti: 8.168
Teşekkür aldı: 2.541 konuda 7.533 kere
kucult  büyük
a) Akabeyi Aşanlardan...

Rasûl-i Ekrem (s.a.v), topyekün cihan karşısında öyle bir cemaat*le kavga veriyordu ki, o cemaatin her ferdi, hayatın hangi kesiminde kendisine ne düştüğünü çok iyi biliyordu. Uhud, bu şuurun çeşit çeşit tablolarla ebedileştiği bir yerdir. O gün orada kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar herkes, kendine düşeni samimiyetle yerine getirdi ve o makûs talih, ancak bu şekilde tekrar müslümanların lehine döndü. Hz. Enes (r.a) anlatıyor: “Gözüme çok sık ilişenlerden ikisi, annem Ümmü Süleym ve Ezvâc-ı Tahi*rat’tan Hz. Âişe idi. Medine’ye koşuyor, mataraları doldurup geliyor ve şehid namzetlerine su dağıtıyorlardı. Bütün gün böyle gidip geldiler. Boş kaldıkları anda da hemen mataraları bir yana koyup yaralılarla ilgileniyorlardı.”

Bu hengamede yaşlı bir kadın, elinden tuttuğu çocuğunu Efendimiz (s.a.v)’e getirdi. Bu kadın, savaşmak veya yaralılara hizmet etmek bir yana, elden ayaktan düşmüş denebilecek derecede yaşlıydı. Şu kadar ki, üzerine düşenin idraki ve şuuru içindeydi. Yapabileceğini yapmak ve Uhud’da hissesine düşeni en iyi şekilde eda etmek istiyordu. Bu çocuk ve annesinin, hakka hizmet aşkını tablolaştırdıkları şu manzara, ne kadar da görülmeye değerdi! Çocuğun omuzundaki kılıç neredeyse yerlerde sürü*nü*yor*du; mânevî hazla kanatlanıp uçan ruhunun aksine, bu küçük be*de*nin o kılıcı taşıyacak hali de yoktu. Yaşlı kadın, huzur-u Rasulul*lah’a geldi ve şöyle dedi: “Ya Rasulallah! Verecek bir şeyim, bir iş yapacak hal ve takatim yoktur. Lakin, bu, benim çocuğumdur. Onu size armağan ediyorum. Önünüzde savaşsın ve sizi müdafaa etsin.” Allah Rasulü, ışıl ışıl yanan gözleri yüzüne çevrilmiş emir bekleyen çocuğa baktı. Çocuk, âteşîn gözleriyle âdeta, “Ferman buyur ya Rasulallah! İzin ver, uğruna öleyim” diyordu. Bir şeyi bu kadar candan ve yürekten isteyenin, kim olursa olsun red cevabıyla karşılaşması mümkün değildir. Onun için, Allah Rasulü bu yavrunun isteğini kabul etti ve onu İslâm askerleri arasına aldı. Çocuk, boyundan büyük kılıçla düşman saflarına daldı. Sanki birden büyümüş ve civanmert bir delikanlı olmuştu. Ne var ki, Uhud’un yükü çok ağırdı. Onu ancak Hamzalar, İbn-i Cahşlar, Mus’ablar omuzlayabilirlerdi. Fakat işte, çocuk da bir tarafından bu yükün altına girmişti. Gel gör ki, bu narin bünye bu ağır yüke daha fazla dayanamadı ve aldığı kılıç darbeleriyle yere düşüverdi.

Biraz sonra, “Allah’a giden yolda meleklerle yarışacak”, bu gül yüzlü yavruyu kucaklayıp huzura getirdiler. Kalbi, bir güvercin kalbi heyecanıyla çarpıyordu. Beyaz kuğular gibi nazenin boynunu germişti, ama yüzünü çepeçevre sevinç ve mutluluk sarmıştı. Gözlerinin içi gülüyordu. Çünkü, şehadetin füsun-u nevmi (tatlı uykusu) ile, Uhud’un âteşîn ravzasından çıkacak ve az sonra cennet yamaçlarında dolaşmaya başlayacaktı. Gözlerini çocuğun gülümseyen bakışlarına dikmiş olan Allah Rasulü, “Yavrucuğum, acı duyuyor musun?” diye sordu. Çocuk, Allah Rasulü’nü mahzun etmemek için güçlükle “Hayır Ya Rasulallah” diye inledi. Uhud’un üzerine akşam hüznü inerken güneş, sanki bu çocuğun çehresinde yeniden doğmaya hazırlanıyordu.[5]

Ümmü Ümare anlatıyor: “Uhud’a gittim. Elimde sargı bezleri vardı. Yaklaştığımda Rasûl-i Ekrem’in etrafının dağılmış olduğunu gördüm. Yaralı Mus’ab, o haliyle sağa sola koşuyordu. Yaklaşık on kişilik bir grup saldırınca, Rasul-i Ekrem, “Bunlara kim karşı koyacak?” dedi. Meydanda kimse kalmamıştı. Herkes, biçilmiş başaklardan dökülen taneler gibi bir tarafa dökülmüş, yıkılıp kalmıştı. İş başa düşmüştü. Elimdeki sargı bezlerini attım ve bir kılıçla onlara karşı çıktım. Karşımdaki İbn-i Kamie idi; Rasûl-i Ekrem’in üzerine gelirken, gayz içinde şunları söylüyordu: “Bana Muhammed’i gösterin. Eğer O kurtulursa, ben kurtulamadım demektir.” Bu “Ya O beni öldürecek, ya ben O’nu öldüreceğim” demekti. İbn-i Kamie demir zırhlar içindeydi. Benim zırhım da yoktu ama, ona elimdeki kılıçla karşı çıktım. Bana öyle kılıç darbeleri indirdi ki, sırtımda bir el girecek kadar derin yaralar açılmıştı. Ve o gün, akşama kadar bana savaşmak düşmüştü.”[6]

Savaş akşama kadar devam etmişti.. ve tabiî Medine’nin de içten korunması gerekiyordu. Peygamberin halası, büyük kadın Hz. Safiyye o esnada Medine’deydi. Efendimiz’in yaralandığını duyunca Uhud’a koştu. Ümm-ü Ümare gibi o da, felaketin üstüne üstüne gidiyordu. Yerden kaptığı bir mızrakla kâfirlerin üzerine öylesine saldırdı ki, Rasûl-i Ekrem dayanamayarak Safiyye’nin oğluna,

“Ananın önüne geç. O kadındır” demek zorunda kaldı. O bu sırada kâfirleri önüne kattığı gibi sürükleyip götürüyordu.[7]

İş başa düşünce, kadın da vazife yapıyordu. Evet, dahilden ve hariçten gelen felâketler karşısında mümin, cihada koşacak; aile*si*ne, dinine, vatanına, milletine karşı vazife ve sorumluluğunu yerine getirecektir. Kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, ihtiyarıyla topye*kün ve haya*tın her safhasında kavga verilecek ve himmetler, hayatın sadece bir-iki noktasına hasredilmeyecektir. Aksi halde mağlubiyet mu*hakkak ve mukadder olur. Mümin, hayatı bir bütün olarak ku*cak*lamak zorundadır; ve cihadda böyle şümullü bir mânâ vardır.

b) Aziz Yaşamak İçin..

Aziz olarak yaşamanın yolu, yerinde ölmesini bilmekten geçer. Evet yerinde, korumakla mükellef olduğumuz mukaddeslerin uğrunda ölebilsek veya kendimizi ölüme hazırlayabilsek, daha dünyada iken sürekli ebedî varoluşun neşvesini yudumlayacak ve ahirette de tasavvurlarımızı aşan mazhariyetlere ulaşacağız. Rasûl-i Ekrem, bu mevzuda aşkımızı coşturup gönüllerimize güç verecek şu sözleriyle nazarlarımızı bu noktaya çeker ve buyurur ki:
“Ümmetime meşakkat vermek istemeseydim hiçbir seriyyenin ardında kalmazdım. Ne kadar arzu ederdim, Allah yolunda öldürüleyim sonra diriltileyim, sonra tekrar öldürüleyim, tekrar diriltileyim, tekrar öldürüleyim..” [8]

Allah yolunda mücadele ve müca*he*de, uğrunda ölme ne kadar şerefli ve ne kadar mukaddes bir vazife ki, Mefhar-i Mevcudat Efendimiz (s.a.v), başı evc-i kemâlâta ulaştığı bir dönemde peygamberlik dâvâ ve misyonunun yanında, harb seriyyelerinin arkasına takılmayı arzu etmekte.. ve savaşma-ölme veya öldürme, sonra yine ölme ve dirilme.. ve bu işe birkaç defa mazhar olma temennisinde bulunmaktadır.

Bu mazhariyet aklı başında olan herkesin talep etmesi gereken bir mazhariyettir. Zira cihadsız geçen hayat, boşa geçmiş demektir. Efendimiz’in bu husustaki her ifadesi, cidden dikkat çekicidir.. İşte bir-iki misal:

“Bir kimse, hayatında hiç cihad yapmadan, bu mevzuda hiç bir cehd göstermeden ölürse, bir nifak şubesi içinde ölmüş olur.” [9] Yani bu insan münafıklık zemininde ruhunu teslim etmiş demektir. Bir başka rivayette de şöyle buyurulmaktadır“Bir kimse, hayatında cihad eseri olmadan Allah’ın huzuruna çıkarsa, kendinde ciddi bir boşluk olduğu halde, Allah’la karşılaşmış demektir.” [10]

Yani, böyle bir kimse, Mahkeme-i Kübra’ya kendisini utandıracak ve yüzünü kızartacak bir eksikle, bir gedikle gelmiştir.

Sağımızda, solumuzda dünya kadar doğranan, tecavüze uğrayan, inim inim inleyenler var. Mazlumun imdadına koşmak bize bir vazife olduğu gibi, zalimin zulmünü defetmek de bir vazifedir. Yoksa, öyle acı bir derdest oluşla huzur-u Rabbü’l-alemin’e gideriz ki, bu, dünyada gözümüzün önünde çekenlerin çektiklerini unutturacak şekilde ürpertici olur. Rabbin huzuruna böyle bir perişaniyetle çıkmak, böyle haşr u neşr olmak ne büyük talihsizliktir!..

Bir başka hadislerinde Efendimiz (s.a.v) güzide arkadaşları sahabeye istikbalde vaki olacak ve her mümini ürpertiye sevkedecek bazı hadiseleri haber vermekte ve her haber verdiği hadisenin sonunda sahabe dehşete kapılarak: “Bu da olacak mı ya Rasulallah?” diye sormakta, Efendimiz de: “Daha dehşetlisi de olacak” cevabıyla bir başka hadiseyi haber vermektedir. Ebu Ya’lâ ve İbn-i Ebi’d-Dünya’nın rivayet ettiği bu hadis, mealen şöyledir: Allah Rasulü buyurur:

“Nasıl olacak o gün ki, kadınlar baş kaldır*mış, gençleriniz fısk u fücura daldığında kötülükler yayılmış ve cihad terkedilmiştir?”

Tabii sahabe, bu söz karşısında dehşete kapılmıştır. Zira onla*rın havsalası böyle bir tabloyu alamazdı. Evet onlar, bir tek mümi*nin bulunduğu yerde dahi böyle bir manzara ile karşılaşılacağına ihtimal veremezlerdi. Onun için de yine, soracaklardı:

“Bu da olacak mı ya Rasulallah?”

Allah Rasulü (s.a.v) “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, daha şiddetlisi olacak” ve konuşma bundan sonra şöyle devam eder:

- Bundan daha şiddetlisi nedir ya Rasulallah?

- Bütün kötülükleri iyi ve bütün iyilikleri kötü gördüğünüz gün, bir bilseniz haliniz nasıl olacak?

Yani; zinanın tervic edildiği, şehir içi ve şehir dışı eşkıyanın teşvik gördüğü, imân ve Kur’ân’ın aşağılandığı ve müminlerin takibe tâbi tutulduğu, çirkinin güzel, güzelin çirkin gösterildiği, bütün münkerâtın devletten beraat aldığı, bunun yanında ma’ruf ve ilâhî emirlerin ayıp bir iş gibi gizli gizli yapıldığı günler de gelecek ve işte o zaman haliniz nice olacak?

- Bu da olacak mı ya Rasulallah?

- Evet, daha şiddetlisi olacak.

- Bundan daha şiddetlisi nedir ey Allah’ın Rasulü?

- Nasıl olacak o gün ki, münkerâtı emreder, ma’ruftan da men’edersiniz? (Yani çocuğunuzu namazdan alıkoyduğunuz, onu başıboş bıraktığınız ve ona halinizle, dilinizle ve davranışlarınızla kötülüğü emrettiğiniz zaman haliniz nice olacak bir bilseniz? Ve daha dehşet vericisi, neslinize Allah’ı unutturduğunuz, ilim irfan adına konuşurken hep küfür konuştuğunuz, Peygamber (s.a.v)’in nam-ı celilini onların gönüllerinden sildiğiniz gün haliniz nasıl olacak? Sanki Allah Rasulü (s.a.v) ümmetinin başına gelecekleri bir bir görmüş bulunduğumuz asrı ve içinde yaşadığımız cemiyeti bizzat müşahede etmiş gibidir.)

- Bu da olacak mı ya Rasulallah?

- Evet, daha şiddetlisi de olacak!.. (Allah Rasulü, sözünün burasında Cenab-ı Hakk’tan nakille, kasemle teyid edilen şu sözü söyler): “Celalime yemin olsun ki, bu duruma gelmiş bir cemiyetin içine çağlayanlar gibi fitneler salıvereceğim...”[11]
eski 03.09.2006, 18:13 Ummu Seleme isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #4
 


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 00:35 .