| Hademe (Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 5.435
Teşekkür etti: 10.812
Teşekkür aldı: 4.690 konuda 23.186 kere
|
Milli Gazete - 6 Şubat 2003
Başlangıçta Hamidullah'ın tenkide uğrayan görüşleri konusunu bu köşede detaylı olarak ele almayı tasarlamıştım. Ancak bu köşeyi aylarca işgal edeceği anlaşılan bu meseleyi, müstakil bir makale halinde işlemenin daha uygun olacağı kanaatiyle bu seriye, "tekfir" konusunda Ehl-i Sünnet ulemanın koyduğu ölçüleri zikrederek son vereceğim.
Bugüne kadar –sadece Hamidullah, Mevdudi vb. kimseler konusunda değil– bütün yazdıklarımda "ilkeler"i ön plana alan bir tavır izlemeye çalıştım. Bu gayretim bundan sonra da devam edecek. Tarihinin en müşevveş bilinç durumunu yaşayan bizler, modern zamanların Müslümanları, birçok meselede "ölçünün tayininde" veya en azından "okunması"nda sıkıntılar yaşıyoruz. Burada bunun sebeplerine ayrıntılı olarak dalmak niyetinde değilim. Hiç olmazsa "ölçü"nün ne olduğu konusunda görüş birliği içinde olanların birbirlerini ithamdan uzak durmalarını bekliyor insan. Bunun ne kadar "elzem" bir hassasiyet olduğunu, bu yazılara tepki olarak aldığım mesajlarda bir kere daha derinden hissettim...
Bu yazı serisinin ilkinde de belirttiğim gibi, bu konuda sözü uzatmamın sebebi, itikadî meselelerin hassasiyetidir. Ehl-i Sünnet'i bu noktada diğer fırkalardan ayıran tavrı –temel bir gösterge olarak– tebarüz ettirmemiz gerekiyor. Aşağıda vereceğim nakiller, bu husustaki tavrımızın netleşmesi bakımından büyük önem taşıyor:
İmam el-Gazzâlî, el-İktisâd fi'l-İ'tikâd adlı eserinin sonunda (155 vd.) itikadî fırkalardan hangilerinin tekfir edilmesi gerektiğini ve hangilerinin tekfir edilmesinin uygun olmadığını açıklarken şöyle der:
"Dördüncü Grup: Felsefeciler dışında kalan Mu'tezile, Müşebbihe ve diğer bütün fırkalar. Bunlar, tasdik ehlidirler ve herhangi bir maslahat sebebiyle olsun olmasın, yalanı (nasslarla bildirilen hususları tekzip etmeyi) caiz görmez, yalan (tekzib) maslahatı uğruna (nassların) ta'lili ile iştigal etmezler. Yaptıkları tevilden ibarettir; ancak tevillerinde hatalıdırlar.
Durumları içtihad sahasına girer.
Haklarında hüküm verme durumunda olan kişinin, tekfir edilmemelerine bir yol bulabildiği sürece onları tekfirden sakınmaya meyletmesi uygundur.
Zira "Lâ ilâhe illallâh" sözünü açıkça söyleyen ve kıbleye yönelen musalli kimselerin kan ve mallarını mübah görmek hatadır.
Bin kâfirin hayatta kalmasıyla sonuçlanacak bir hata, bir müslümanın hacamat şişesini dolduracak kadar kanının akıtılmasına müncer olan hatadan daha ehvendir.
(...) Bize göre, tevilde yapılan hatanın tekfiri gerektirdiği sabit değildir. Böyle bir hatanın tekfir gerektirdiği konusunda delil gösterilmesi şarttır. (Buna mukabil) tasdik ehlinin kanının korunmuşluğu ise "Lâ ilâhe illallâh" demesiyle kesin bir şekilde sabittir. Bu delil, ancak "kesin" bir (muarız) delil ile geçersiz kılınabilir.
Bu söylediklerimiz, tekfirde aşırı gidenin aşırılığının bürhan (kesin delil)'dan kaynaklanmadığı konusuna dikkat çekmek için yeterlidir. Zira bürhan ya bir asıl veya bir asla dayanan kıyas olabilir.
Burada (bir kimsenin tekfiri için gerekli olan) asıl, nassların açık bir şekilde yalanlanmasıdır. Nassları yalanlamayan kimse(nin yaptığı) ise "yalanlama" anlamına kesinlikle girmez. Bu itibarla, şahadet kelimesini söyleyen kimse, umumî ismet (kanının ve malının korunmuşluğu) zırhı altında kalmaya devam eder.
"Beşinci Grup: (Nassları) açık bir şekilde tekzib etmeyen, ancak Hz. Peygamber (s.a.v)'den tevatüren malum olan Şer'î asıllardan birisini inkâr edenlerdir.
Bir kimsenin, "Beş vakit namaz farz değildir" demesi, kendisine Kur'an ve hadisler okunduğu zaman, "Bunun Hz. Peygamber (s.a.v)'den sadır olup olmadığını bilmiyorum; belki de hata ve tahriftir" demesi, keza bir kimsenin, "Ben Hacc'ın farziyetini itiraf ediyorum; fakat Mekke'nin ve Kâbe'nin nerede olduğunu ve insanların namazda yöneldikleri ve haccettikleri beldenin, Hz. Peygamber (s.a.v)'in haccettiği ve Kur'an'ın tavsif buyurduğu belde olup olmadığını bilmiyorum" demesi böyledir. Bu kimsenin de küfrüne hükmedilmesi gerekir. Çünkü o, (aslında nassları) tekzip etmekte, ancak bunu açıkça söylemekten kaçınmaktadır. Yoksa mütevatir tariklerle sabit olan hususların anlaşılmasında avam ve havass müşterektir.
"Bu kimsenin söylediğinin batıllığı, Mu'tezile mezhebinin batıllığı gibi değildir. Zira Mu'tezile'nin kabul etmediği mütevatir hususların idraki, araştırma ve basiret ehli kimselere mahsustur. Şu kadar var ki, söz konusu şahıs eğer yeni Müslüman olmuş ve bu sebeple bu (kabul etmediği) hususlar onun nezdinde henüz tevatüren sabit olmamış ise, kendisine, bu konulardaki tevatür, nazarında sübut bulana kadar mühlet verilir. Biz böyle kişiyi, tevatürle malum olan bir hususu inkâr ettiği gerekçesiyle tekfir etmeyiz.
"Eğer bir kimse, Hz. Peygamber (s.a.v)'in gazvelerinden birisini veya Hz. Ömer (r.a)'in kızı Hz. Hafsa (r.anha) ile evlendiğini, yahut Hz. Ebu Bekr (r.a)'in varlığını ve hilafetini inkâr ederse, bu sebeple tekfir edilmesi gerekmez. Çünkü bu, Din'in asıllarından olup, tasdik edilmesi gereken herhangi bir aslı tekzip değildir. Ancak hacc, namaz ve İslam'ın (diğer) rükünleri böyle değildir. (...)
"Altıncı Grup: (Nassları) açıkça tekzip etmeyen ve Din'in asıllarıyla ilgili tevatüren malum olan bir hususu yalanlamayan, ancak sıhhati sadece İcma ile bilinen bir hususu inkâr edenler. (...)
Ben bu konuda hemen hüküm verilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Zira İcma'ın hüccet olduğu konusunda birçok problem mevcuttur ve bunlar, neredeyse İcma ile sabit olan hususları inkâr eden kişiye özür teşkil edebilecek durumdadır. Ancak bu kapı bir kere açılacak olursa, birçok çirkin durumlara yol açar.
Mesela bir kimse, "Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v)'den sonra bir resul gönderilmesi caizdir" diyecek olursa, bu kimsenin tekfirinde tevakkuf etmek normal karşılanamaz. Böyle bir hususun imkânsızlığının dayanağı, araştırıldığında kaçınılmaz olarak İcma'dan istinat bulacaktır. Zira akıl, Hz. Peygamber (s.a.v)'den sonra bir resulün gönderilmesini imkânsız bulmaz. Hz. Peygamber (s.a.v)'den nakledilen, "Benden sonra nebi yoktur" sözü ve Yüce Allah'ın Hz. Peygamber (s.a.v) hakkında "Nebilerin sonuncusu" buyurmuş olması, bu görüş sahibini tevilden aciz bırakmaz. Bu gibi ayet ve hadisler karşısında o kişi şöyle diyecektir: "Bu ayetteki "nebiler" ifadesinden kasıt, resuller içinde ulul azm olanlardır." Buna karşı, "Buradaki "nebiler" kelimesi umum ifade eder" denirse, o da "umum ifadenin tahsisi"ni gündeme getirir. Keza bu kimse, Hz. Peygamber (s.a.v)'in "Benden sonra nebi yoktur" sözü ile kastedilenin de "resuller" olmadığını, "nebi" ile "resul" arasında fark olduğunu söyleyecek, "nebi"nin mertebe olarak "resul"den daha yüksek olduğunu söyleyecek ve buna benzer hezeyanlar ileri sürecektir..."
ebubekir sifil |