| ONURSAL ÜYE
Üyelik tarihi: 15.09.2006
Mesajlar: 1.692
Teşekkür etti: 3.318
Teşekkür aldı: 1.478 konuda 5.656 kere
|
“Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyene bak!” (Tirmizî, Kıyâmet, 60)
Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-
harâma düşmemek ve ondan tamamen uzaklaşmak gayesiyle, şüpheli şeylerden titizlikle kaçındığı gibi,
ümmetini de bundan sakındırır ve şöyle buyururdu: “Helâl olan şeyler belli, harâm olan şeyler de bellidir.
Bu ikisinin arasında, halkın birçoğunun helâl mi, harâm mı olduğunu bilmediği şüpheli şeyler vardır.
Bunlardan sakınanlar, dinini ve ırzını korumuş olur.
Sakınmayanlar ise zamanla harâma düşerler.
Tıpkı, sürüsünü başkasına ait bir arâzinin etrafında otlatan çoban gibi ki
onun bu arâziye girme tehlikesi vardır.
Dikkat edin! Her padişahın girilmesi yasak bir arâzisi vardır.
Allâh'ın yasak arâzisi de harâm kıldığı şeylerdir.” (Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsâkât, 107) Açık bir hüküm olmaması sebebiyle bazı konuların,
helâl mi yoksa harâm mı olduğu ilk bakışta bilinemeyebilir.
Peygamber Efendimiz, insanların birçoğunun bunları bilemeyebileceğini ifâde etmiştir.
İslâm âlimleri bunları, bilinen benzeri konulara kıyas ederek
açıklığa kavuşturmuşlardır.
Dolayısıyla, durumu böyle şüpheli olanlardan kaçınmak gerekmektedir. Çünkü kaçınılan şey, harâm ise ona bulaşmaktan korunmuş olur.
Helâl ise, takvâ niyetiyle terkedilmiş olur ki bunun bir zararı olmaz.
Şüpheli şeyler bir konuda ya delillerin teâruzuyla
veya âlimlerin ihtilafıyla ortaya çıkar.
Bunlar “mekrûh” veya “mübâh” olan şeylerdir.
Mekrûh, kul ile harâm arasında bulunan bir eşiktir.
Hayâtında mekrûha çokça yer veren kimse,
harâma düşme tehlikesi ile yüz yüzedir.
Mübâh da, kul ile mekrûh arasında yer alan bir eşiktir ki
buna çokça yer veren de mekrûha düşer.
Dolayısıyla helal bile olsa,
kişiyi mekrûha veya harâma düşüreceğinden
korkulan işleri yapmaktan kaçınmak gerekir.
Mekruhu işleme alışkanlığı kişiyi,
aynı cinsteki harâm olan veya bir şüphe bulunan yasağı işlemeye sev keder. Bu ise, verâ nurunu eksilterek kalbin kararmasına sebep olur.
Nitekim hadîs-i şerîfte: “...Kim şüpheli olduğunu sezdiği bir şeyi terkederse, harâmlığı belli olan şeyi daha çok terk eder. Kim de şüphelendiği şeyi yapmada cü'retkâr olursa, harâmlığı açık olan şeye düşmesi daha kolaydır.” buyrulmuştur. (Buhârî, Buyû, 2)
Müslümanın bozulmamış selim vicdânı iyilikle kötülüğü,
şüpheli olan şeyle şüpheli olmayanı ayırabilecek bir özelliğe sâhiptir.
Mü'min, içinde çınlayan bu ilâhî sese kulak vermelidir.
Bu gerçeğe işaret eden şu hâdise ne kadar mühimdir: Vâbisa bin Ma'bed -radıyallâhü anh- diyor ki, birgün Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-' in huzûruna varmıştım. Bana:
“– İyiliğin ne olduğunu sormaya mı geldin?” buyurdu.
– Evet, dedim. O zaman şunları söyledi:
“– Kalbine danış. İyilik, kalbin uygun gördüğü ve yapılmasını tasdik ettiği şeydir. Günâh ise içini tırmalayan ve başkaları sana «Yap!» diye fetvâlar verseler bile, içinde şüphe ve tereddüt uyandıran şeydir.” (İbn-i Hanbel, IV, 227-228; Dârimî, Büyû, 2)
Yapılan bir iş gönülde huzûrsuzluk doğuruyor
ve o işin başkaları tarafından duyulması istenmiyorsa ,
o hareket mutlaka şüphelidir, çirkindir ve yapılmaması gerekir.
yapılan bir hareketin günâh olup olmadığı husûsunda şüpheye düşmek bile,
o hareketi terk etmek için yeterli bir sebeptir.
Bu ölçüden hareketle mü'min, herhangi bir işi yapmaktan dolayı
gönlünde bir rahatsızlık hissediyor,
içini bir şüphe ve tedirginlik kemirip duruyorsa,
derhal o işten vazgeçmelidir.
Şüpheli şeylerden sakınmanın insan mâneviyâtına tesîrini ortaya koyan şu hadîs-i şerîf ne kadar mühimdir: “Bir kul günâha girerim korkusuyla, yapılması sakıncalı olmayan bâzı şeylerden bile uzak durmadıkça, müttakîler derecesine çıkamaz.” (Tirmizî, Kıyâmet, 19)
Bir Müslümanın hedefi, muttakî olabilmektir.
Yani, Allâh'a derin bir saygı duyan ve O'nun rızasını kaybetmekten sakınan kimseler s eviyesine ulaşmak ve dünyâya vedâ edip giderken de
Allâh Teâlâ'nın rızâsını kazanmış olabilmektir.
Bu hedefe varabilmek için,
acaba bilerek veya bilmeyerek bir günâh işler de,
Allâh katındaki değerimi kaybeder miyim diye dikkatli ve titiz davranması gerekir.
Efendimiz'in buyurduğu gibi, yapılması ilk planda sakıncalı görünmeyen bâzı davranışlardan bile,
günâha girme endişesiyle uzak durmalıdır.
Bu konularda en büyük hassâsiyeti gösterenlerden biri Hz. Ebûbekir idi.
Hz. Âişe şöyle anlatıyor: “Ebûbekir es-Sıddîk'ın bir kölesi vardı. Bu köle kazancının belli bir kısmını Ebûbekir'e verir, o da bundan yerdi. Yine bir gün, köle kazandığı bir şeyi getirdi, Ebûbekir de onu yemeğe başladı. Köle Ebûbekir'e:
– Yediğin şeyin ne olduğunu biliyor musun? diye sordu. Ebûbekir:
– Söyle bakalım, neymiş? diye açıklamasını istedi. Köle şunları söyledi:
– Falcılıktan anlamadığım halde, câhiliye devrinde falcılık yaparak birini aldatmıştım. Bugün onunla karşılaştık. Adam o yaptığım işe karşılık, işte bu yediğin şeyi verdi.
Bunun üzerine Ebûbekir, parmağını ağzına götürerek yediklerinin hepsini dışarı çıkardı. (Buhârî, Menâkıbü'l-Ensâr, 26)
Bir mü'min harâmlardan şiddetle sakınır.
Kendisinin ve ailesinin midesine harâm lokma koymanın büyük bir günâh olduğunu bilir.
Hatta bununla da yetinmeyip Hz. Ebûbekir'in yaptığı gibi,
harâm olması ihtimâli bulunan şeylerden uzak durur.
Zîrâ o iyi bilir ki, harâm bir gıdanın sağladığı kuvvetle yapılan ibâdetler ve duâlar kabul edilmez.
Hulefâ-i Râşidîn'in adaletiyle mâruf sîması Hz. Ömer -radıyallâhü anh-'ın şu tavrı da bu konuya güzel bir örnektir.
O , ilk hicret eden sahâbîlere dörder bin, oğlu Abdullâh'a da üç bin beş yüz dirhem maaş bağlamıştı. Hz. Ömer'e:
– Oğlun da ilk hicret edenlerden biridir. Onun hakkını niçin kıstın? diye sordular. Hz. Ömer şunları söyledi:
– Oğlum babasıyla birlikte hicret etti. Bu sebeple yalnız başına hicret edenlerle bir tutulamaz. (Buhârî, Menâkıbü'l-Ensâr, 45)
Burada İslâm'ın âdil halifesi Hz. Ömer'in,
devlet malını dağıtırken ne kadar titiz davrandığı görülmektedir.
İlk muhâcirlerden olmasına rağmen,
on bir yaşında anne ve babasıyla birlikte hicret ettiği için
kendi oğluna beş yüz dirhem daha az para veriyordu.
Normalde diğerleri ile oğlunu eşit tutması gerekirdi.
Çünkü onlar içinde de anne babasıyla birlikte hicret edenler vardı.
Fakat o böyle yapmadı, şüpheli şeylerden uzak durma
veya helâl olanların bir kısmından vaz geçme kâidesine uyarak,
oğluna az verdi.
Şüpheli şeyler husûsundaki bu hassâsiyet,
çağlar boyu Allâh dostları vasıtasıyla süregelmiştir.
Bu mümtaz şahsiyetler, geriden gelenlere çok güzel hakkaniyet hâtıraları bırakmışlardır.
Bir kimsenin temiz gönüllü, ihlâs sâhibi ve ehl-i istikâmet olduğunu anlamak için, onun yaptığı ibâdetlerinden ziyade kalbîseviyesine,
muâmelâttaki harâm helâl titizliğine ve şüpheli şeylerden uzak durma gayretine bakılmalıdır.
-iktibas- |