teşekkür ederim leys,
yazınızda vurgulanan bir husus da hassaten bizim kalbimizden geçmişti, bunu belirtmek lazım diye.
diyorsunuz ya:
'Çünkü sui zannımız, bizim yanlış algılamamızdan ve iletişim kopukluğundan meydana gelmiş olabilir. Muhatabla iletişim kurmamız bizi büyük bir yanlışlıktan kurtarabilir.'
kaçamadığımız bir menfi haslet bu. birisi hakkında bir değerlendirme yapılacaksa bizim o üstün zekamız, hadiseleri gayet teferruatlı analiz eden arifane yanımız, yanılmaz benliğimiz öyle usturuplu tanımlar ki-haşa- vahiyle gelse bu kadar olurdu duygusuna bile kapılırız!
x ne düşünmüştü de yapmıştı veya x'in derdi neydi, hangi ortamda, ne şartlar altında, hangi duyguyla, ne maksatla, nasıl, neden niçin paradigması tarafımızca tespit edilir ve hüküm şipşak verilir ve artık o yanılmazlığın hükmü tahtına oturuverir.
biz buna yarı tanrıcılık hevesi diyelim de vehamet net anlaşılsın...
basit adalet bile neden niçine kıymet verirken, bizim nedenini niçinini kendimizin tayin ettiği yanılmaz hükmümüz artık önyargı faslından çıkmış olup, 'kat'a ve asla yanılmaz yargı' oluvermiştir.
belki çok açık, 'neden' diye sorulsaydı, cevabı 'haa! öyle mi ya' ile bizde mahcubiyete sebep olacak nice hadisatı, kendi bütünselliğimize zarar vermememiz adına ne kadar iğrenç bir şekilde başkasının kuyruğu yapıveririz!
bir de biri hakkında başka birinin tespitleri ile o birine ait yargılarda bulunanlar olur ki, bu bambaşka bir komedi...
tanımak mı istiyorsun?
git tanı...
oku tanı...
al tanı...
onu onda/onunla tanı...
dıdısının dıdısının dıdısından değil... |