yok, burada kelime kalmadı… nereden bildi? bildi mi? yok canım, nasıl bilebilir ki! ben kendi kendimleyim. o, benim muhasebemi nasıl algılamış olabilir… yoo evet algılamış, hatta kelime kelime çözmüş olmalı ki, tam da tek ayağımı kaldıracağım anda, başka bir anda değil, bana: otur ahi! otur dedi. kafamı yere eğdim, birinci raund kroki durumdayım. oturdum; ama çok beklemedim, çıktım dışarı. bu sefer yanımdakiler yok. kapının hemen yanında duvara yaslanmış haldeyim. sonradan ahbabım, can abim, ruh amcam olacak terzi mehmed, elinde çay tepsisi, yanıma geldi. dik dik yüzüme baktı ve. ‘sen niye geldin buraya? tarikat almadın mı hala? ne bekliyorsun girsene içeri’ haşinliği ile hiç tanımadığı huyunu suyunu bilmediği benim göğsüme bir yumruk vurdu ki sormayın. o yumrukla, kapının yanındayım zaten, dengemi kaybettim ve içeri tabiri caizse ‘ yuvarlandım’ nereye? tam önüne! bana baktı ve ne o? hayırdır? tarikat mı alacaksın? dedi. ben öyle enteresan bir hale büründüm ki, şeytanın isyanı ile teslimin zirvesini aynı anda yaşadım abartısız! elini tuttum. bana, dediklerimi söyle dedi. ya Rabbi! ya Rabbi.. ben pişmanım, ben pişmanım... yaptığım günahlarımdan, yaptığım günahlarımdan... keşke yapmasaydım, keşke yapmasaydım... inşaAllah bir daha yapmam, inşaAllah bir daha yapmam... nakşi, kadiri... (burasını yazma hakkım yok...) ne oldu şimdi ismail? bu neydi? ne yaptın sen? niye yaptın? bu soruların katmerlileri beynimde; böğürtü halinde bir milyon şeytan nasıl olur çılgınlığı ile her hücreme saldırıya geçmiş durumdalar... ama kalbimde de bir ferahlama, bir rehavet... aman sende hali... karşışındayım... düşünemiyorum. düşünmemeyi düşünmek dedikleri bu olsa gerek. zaman akmıyor, mekan yok, ben yokum, ne oldu ne bitti kavrama telaşım yok.. boşluk... bir ses yankılandı: sorusu olan var mı? karşı ses yok! onbeş yirmi dakika belki daha az daha fazla bomboşum, sohbet var mı? konuşuyor mu? dinliyorlar mı? suskunluk mu var, bilmiyorum... tekrar bir ses: sorusu olan var mı? bomboş... ses yok... dışarı çıkın dedi. onlarca insan, daracık koridora nasıl sığacağız sorusu komik bir muziplikle zihnime düştü o an... aslı komedi yaşadıklarımdaydı halbuki... ayağa kalkarken, bana: sen dur! dedi. otur! boşalıyor oda... ayağa kalkanlar geri geri yüzleri ona dönük boşaltıyorlar odayı... ne demek sen dur! ama niye ben duracağım... dur sen... konuşuyorum ben, benimle... ve kimse kalmadı... sadece o ve ben: yaklaş dedi... sokuldum yanına. söyle dedi. ne söylememi istiyorsunuz? söyle sen... aklım keskinleşti, şeytanım zırhını büründü ve: bir şey sordum. (söylemem) sorumu makulce cevapladı. ama o makuliyet beni rahatlattı. oh be! ben yanılmışım demek ki... bu kalplerden geçenlerden zerre haberdar değil! artık kozlar elimde... ikinci sorumu sordum: firaset nedir? dedi ki: firaset, karşındakinin yalan söylemediğini bilmendir... tıpkı biraz önce senin durumun gibi! ismail azizim, birbirimize samimi olalım. bırak şimdi aklını bir tarafa beni dinle... ve konuştu ve ben dinledim.. mahrem olmayan mahrum olur kaidesince söylemeyeceğim ne konuştuğumuzu; ama emin olun bin yıl konuştuk... bin mekan konuştuk... hakikaten konuştuk... ve ben sanki bin yıldır onu seviyormuşum gibi, her itirazımı orada terk ettim... halen de itirazsızım irşadına... mürşidliğine... olamam... kendimi inkar ederim, o anları ve sonrasındaki hususi anlarımızı asla inkar edemem... |