| Muhammed Emin Er Hocaefendinin Beduizzaman ile görüsmesi... BEDİUZZEMAN SAİD NURSİ HAZRETLERİYLE GÖRÜŞME
Sadrettin hocadan Üstad’la ilgili malumat isteyince bana anlatmaya başladı: “Ben Isparta’ya üstadın ziyaretine gittim. Fakat gayem ondan icazet almaktı. Kendisine dedim ki sizden icazet almak istiyorum. kabul etmedi. Yanında bir ders okuyayım dedim. Onu da kabul etmedi. Ben okuyayım sen dinle dedim. Onu da kabul etmedi. Beni kendine talebe kabul et. Dedim” “Ettim” dedi. Elhamdülillah buna sevindim. Bu konuşma ayakta oldu. Bana otur teklifinde bulunmadı. Bu konuşmadan sonra Diyarbakır’a döndüm. Müftü Halil efendi ile görüştüm. kendisine üstadı methu sena ederken müftü, “üstad Kadı Beydâvi kadar değildir” dedi. Ben de kendisine sen git Kadı Beydavi’yi Alem-i Berzah’tan getir. Benim üstadı getirmen icap etmiyor. Ben onun talebesiyim. Eğer “Min’en-nâsi men âmene billâhi vel yevmi’l-âhiri” ayeti hakkında Beydavi’nin zikrettiği nüktelerden daha ziyade nükteler etmezsem bil ki Beydâvi daha alimdir. senin dilinle kalbin bir değildir dedim. Yani münafıksın demek istedim” Konuşması bitince Üstadın kitaplarını nereden bulabileceğimi Sadrettin hocaya sordum. “Elazığ da emekli binbaşı Hulusi Bey var. Onun yanına gidersen o sana bulur” dedi.
Daha sonra Hulusi Bey’e mektup gönderip Bediüzzaman’ın kitaplarından istedim. Risale-i Nurla ilgilendiğimden dolayı beni tebrik etti. “Sana yakın iki adres gönderiyorum. Kitapları oradan sor diye cevap yazdı. Adreslerin birisi Bitlisli manifaturacı Yusuf efendinin, diğeri ise emekli yüzbaşı Mehmet Kayalarındı. Her iki adresten de sordum kitapları elde edemedim. Mehmet Kayalar benden adres istedi. “Kitapları Urfa’dan getirtir sana gönderirim” dedi. Bir müddet bekledim kitaplar gelmedi. Şimdiki Malatya müftüsü olan Feyyaz efendi o zaman yanımda Muhtasar’ul- Meani kitabını okuyordu. Memleketi olan Kulp’e ziyarete her gittiğinde Mehmet Kayaların sohbetinde bulunur dönüşte bana onu methu sena ederdi. Nihayet bir gün onunla beraber Diyarbakır’a gittiğimde ben de Mehmet Kayalara uğradım. Mehmet Kayalar beni görünce cemaatine önüne vererek dedi ki: Çok mahcup oldum. Daha önce bu zata bazı kitapları getirteceğime dair söz vermiştim, şimdiye kadar getirtemedim. El yazması Sikke-i Tasdiki Gaybiyye ile beşinci şua isimli kitapları bana hediye etti. Hacı Muzaffer Bey de Mektubatı emaneten verdi. Geri köye döndüm.
Bu kitapları mütalaaya başladım. Kalbime geldi ki bu zata muasırız! Sora onu niye ziyaret etmedim diye üzülür, müteessir olurum. Onu, ziyaret etmeye karar verdim. Mehmet Kayalara dedim üstadım ziyaretine gitmek istiyorum. Oradaki cemaatle iştişare etti gitsin mi? diye sordu. Gitse daha iyi olur dediler. Mehmet Bey de “Peygamberi gören sahibi oldu, Görmeyen tabiin oldu. Görenle görmeyen bir olmaz. Yarın sana bir mektup vereyim üstada ver. Diyarbakır’dan ayrılmak istiyorum üstada bu maruzatımı da söyle” dedi. Sabahleyin Mehmet Beyle görüştüm. Bana bu gece üstad’dan mektup geldiğini, ziyaretçi kabul etmediğini, ziyaretçi gelmemesini yazdığını söyledi. Sonra karar verdik ki bizim gitmemle ilgili kararımız mektup gelmeden evvel olduğu için gitmen emrine muhalefet olmaz.
Trene bindim Isparta’ya gittim. Nur Boya isimli bir mağazaya gittim. Sahibi üstadın talebelerindendi. Üstadın ziyaretine geldim ded. “Üstad dün Eğridir’e gitti. Eğridir’de çakmakçı Ali Cengiz’e misafir olur” dedi. Otobüse binip Eğridir’e Ali Cengiz’in evine gittim. dedi ki “dün gece burada idi. Bugün onu motorla Barla’ya yolcu ettik gitti. Onu yolcu ederken bir ara abdest alıp başımda şapka ile 2 rekat namaz kıldım. Üstad bana: “Ali sen bizden dolayı işinden geri kaldın. Onun eksikliğine varsa ödeyeyim. Fakat şapka ile namaz kıldın oradaki manevi zararı ise ödeyemem” dedi. Ben de kendisine, dedim bu miktar bir tenefüs gibidir. Maddi bir ziyanım olmadı. 7,5 lira motor parasını kendisi verip motora bindi. Otururken “oh güzel. Bunun Amerika’ya kadar gitsen aciz olmam” dedi. Sonra motor hareket etti. Biz de evlerimize döndük.
Akşam yemeğinden Ali Cengiz sonra bana “bir dua okumaz mısın?” dedi. Bizde yemekten sonra dua okumak adet değil. Üstad yemekten sonra dua etti mi? Dedim. “O bize misafir olur fakat bizimle sofraya oturup yemek yemez. Gece beraberinde ne varsa ondan yer” dedi. Ev sahibinin 10-15 kişi kadar oturmaya gelen komşuları arkadaşları vardı. Beraberce sohbet ediyorduk. Ali Bey hizmet ile meşgul iken orda bulunan kişiler Ali hakkında şöyle haber verdiler: “Ali daha evvel içki içerdi. Namaz kılmazdı. Risale-i Nur talebesi olduktan sonra içkiyi terketti ve namaza başladı. Osmanlıca yazıyı öğrendi. Risaleleri yazmaya başladı. Hatta üstat bile kendisine misafir oluyor. Geçen gece müftüden bahsedilirken bazıları dediler ki müftü Alinin dostudur. Üstad da dedi ki: “Ali müftünün dostudur. Ali benim dostumdur. Benim dostumun dostu dostumdur.” Daha sonra bazı şeylerden bahsedilirken üstat: “Ben hakkımı herkese helal ediyorum. Hatta bana zehir içirenlere dahi! Fakat iman şartı ile” dedi. Sohbet bitince herkes dağıldı.
Sabahleyin Ali torba içinde bir francalı ekmek getirdi. “Üstadın yanına gittiğinde ona verirsin. Ali gönderdi dersin. Çünkü o lokantaya gitmez. Kimsenin ekmeğini de yemez. Sana ekmeğin parasını verirse al” dedi. Benimle beraber motora kadar geldi. 7,5 lira motor parasını verdik. Motora bindim ayrıldım. Barlaya yaklaşılınca bir kalabalık su kenarında motoru bekler gördüm. Motor kıyıya yanaşıp indiğimizde o kalabalıktan birisi ban “nerelisin?” dedi. Diyarbakırlıyım dedim. “Nereye gidiyorsun?” dedi. Barlaya gidiyorum dedim. “Barlaya niçin gidiyorsun?” dedi. İşim var dedim. “Ben biliyorum. Sen o zatın ziyaretine gidiyorsun. O ziyaretçi kabul etmiyor. Çok üzmeyin onu” dedi. Meğer benimle konuşan belediye başkanı imiş. Sonra dedi ki “o bugün kara yolu ile Isparta’ya gitti”. Beraberimdeki arkadaşlar “kulak asma dediler.” O belediye başkanının yalan söylediğini itham ettiler. Kalabalıktaki çavuş rütbeli şahıs ta gitti deyince o zaman arkadaşlarımda da gittiği kanaatı hasıl oldu. Bana: “Bu gece bize misafir ol. Nahiye müdürü Isparta’ya gitmiş. Yarın dönecek. Onun geleceği araba ile seni Isparta’ya göndeririz” dediler. Bunlar ticaretle uğraşan ve benimle Eğridir’den motorla Barla’ya gelen bir grup yol arkadaşım idiler. Ben dedim, daha erken gitmek istiyorum. Motorla geri döndüm. Arkadaşlar motorcuya: “Bundan dönüş parası alma” dediler. Dönüşte motora binenlerden beyaz sakallı kısa boylu biri benimle konuşmaya başladı: “Ben bu nahiyenin imamıyım dedi. Bazen Üstadla berabar bağa giderdik. Bazen bir iki habbe üzüm koparırdı. bunları yiyeceğim bedeli ne kadarsa vereceğim” derdi. Para yerine küçük risaleler verirdi. Hediye kabul etmiyordu. Eğer etseydi bu Barla nahiyesi tümüyle şimdi kendisinin olurdu. Bazen yabana giderdik. Bazen otlara çok dikkatli nazar ederdi. Gözlerinden yaşların aktığını görürdüm. Bu zat memleketimize gelmeden evvel geliratımız bize kifayet etmiyordu. Bu mübarek takriben elli beş seneden beri memleketimize ayak basmıştır. O zamandan beri geliratımız bize kafi geliyor hatta artıyor dışarıya da veriyoruz. Mübarek ilim doludur.”
Eğridir’e dönünce ben tekrar Ali’nin evine gittim. Üstadın Isparta’ya gittiğini söyledim. Verdiği ekmeği kendisine iade ettim. Günlerden de Pazar günü idi. Ali çarşıya gitti geldi. Isparta’ya bir otobüsün gitmekte olduğunu söyledi. hemen o otobüsle Isparta’ya gittim. Doğruca Nur Boya mağazasına gittim. Oraya üstadın hizmetinde bulunan Ceylan isimli bir şahıs geldi. Ona üstadın ziyaretine geldiğimi söyledim. Gitti geri geldi. Elinde bir mendil içinde bir şeyler vardı. “Uzaktan beni takip et. Çünkü tarassut var seni görürlerse tutuklarlar” dedi. Elindeki mendil işaret oldu. O mendile bakar onu kaybetmeden takip ettim. Sokakları döneceği zaman bana bakardı kendisini görebileceğim mesafede ve konumda ise sokağı dönerdi. Bir müddet böyle gittik. Nihayet bir kapıdan içeri girdi. O istikamete doğru gittim. Baktım kapıyı tam kapatmamış yarı açık bırakmış. O zaman şapka Kanunu sıkı bir şekilde uygulamada olduğu için başımda şapka vardı. Onu çıkarıp tekke giydim. İçeri girdim. Sekiz-dokuz basamak yukarı çıktık. Merdiven başında sağlı sollu iki oda vardı. Ceylan isimli şahıs sağdaki odaya girdi. Oradan Zübeyir çıktı. Meğer ki sol taraftaki oda üstadın kaldığı oda imiş. Zübeyir’le beraber üstadın odasına girdik. (Soldaki oda) bir duvarlara, bir yere bir de üstada nazar ettim. Duvarlarda asılı, yerde serili bir şey görmedim. Sadece tahtadan ibaret, üzerinde yatak serili üstadın oturduğu bir sedir vardı. Yorganı göğsüne doğru çekmişti. Her iki kolunda dirseklere kadar sıvamıştı. Yorganın dışında idi. Başında bir külah, renkli bir kefiyede aşağıdan yukarıya doğru kıvrılmış durumdaydı. Sakalı makine ile tıraşlı gibiydi. Bıyıkları yanaklarına kadar uzundu. Saçları külah altından dört parmak kadar çıkmıştı. Cüssesi iri, parmakları uzun fakat zayıftı. Heybetli bir sesle bana: “Nerelisi” dedi. Bana bir çok kişileri sordu. Onu da bilmiyorum dedim. “Mehmet Kayaları tanır mısın? dedi” Tanırım dedim. “Niçin geldi?” dedi. Ziyaretinize geldim hem de bazı sorulacak sorularım var dedim. “Sorulara cevap vermek vaktim yok. Rahatsızım. Risale-i Nur’a baksaydınız belki de cevabını bulurdu” dedi. Daha sonra Zübeyir’e “bir minder getir” dedi. Getirince baş ucuna sermesini işaret etti. Zübeyir minderi serdi. Bana “otur “ dedi. Zübeyir’e “sen de otur. İşitemediğim olursa anlatırsın” dedi. Sonra bana: “Soruların nedir?” dedi. Dedim ki: Bizim memlekete imamlık yapanlara halk zekât veriyor. Bunda şüpheliyim. Zekatla mı imamlık yapalım yoksa maaşla-ücretle para mukabili mi imamlık yapalım. Veya başka bir iş mi yapalım? “Ücrette minnet vardır. Zekâtta ise minnet yoktur. Zekatta zenginler vekil gibi, müstehaklar ise iyal gibidir. Minnet edecek durum yoktur. Yalnız pazarlık yapmayın gönül de onlara bağlı olmasın. Mal Allah’ındır. Onların eli üzerinde gönderiliyor. Talebelere ders verin. Başka sorun var mı?” dedi. Vardır dedim. Şu soruyu sordum. Şeyh Seydâ bana tarikatta hilafet verdi. Ben kendimi ehil göremiyorum. Eğer bunda mesuliyet varsa özür göstereyim. Kabul etmeyeyim dedim. “Şeyhin Kimdir? Kim sana halifelik verdi?” dedi. Şeyh Seydâ dedim. “Şeyh Seydâ Kimin oğludur?” Şeyh Ömeri Zengani’nin oğludur dedim. “Aslen nereden gelmedir?” dedi. Aslan Bağdat’tan gelmedirler dedim. “Aşirine ne diyorlar?” dedi. Araplar aşiri diyorlar dedim. “Şeyh Seydâ kimin halifesidir?” dedi. Sayısı şeyh Mehmet Nuri’nin halifesidir dedim. “Şeyh Mehmet Nuri Kimin halifesidir?” dedi. Şeyh Ömeri Zengani’nin dedim. “Cizre şimdi Türkiye’de mi? Suriye’de mi?” dedi. Türkiye’dedir dedim. Şeyh Seydâ İrşada çıkıyor mu?” dedi. Çıkıyor dedim. “Hükümetle alakası nasıldır?” dedi. Seviliyor dedim. “Risale-i Nurla alakası var mıdır?” dedi. Türkçe bilmez fakat üstadın Arapça risalelerinin tümü yanında mevcuttur dedim. Bunun üzerine “Ehli tarikat daha ziyade imanla alakadardırlar. Ben Şeyh Seydâ ile iki cihetle alakadarım. Hem selâm ederim hem de tebrik ederim. Sana vermiş olduğu vazifeyi yap. Fakat hediye kabul etme. Hediye hilafı şeriat değildir. Fakat ihlas yoktur. İktisad edin. Başka sorun var mı?” dedi. Ulumu Arabiyi bitirdim. İcazet aldım. Bundan sonra ne yapalım dedim. “Ben seni has talebelerimden kabul ettim. Ders verin. Risale-i Nuru okutun. Risale-i Nur bana hacet bırakmamış. On beş gün seni misafir etmek isterdim. Fakat üzerimizde tarassutlar var. Bilseler ki şarktan bir alim gelmiş, inceden inceye tahkikata başlarlar. Ben zaten ziyaretçi kabul etmiyorum. Geçenlerde Menderes Vali ile berabziyaretime gelmek istediler ben kabul etmedim. Biz hastayız, yatakta yatıyoruz. onlar bizden korkuyorlar. Mehmet Kayalara söyle Diyarbakır’dan gitmesin. Diyarbakır merkezdir. Çok şa’şaa etmesin. Sen hemen bugün dön. Paran yoksa sana para vereyim. Soran olursa ziyarete geldim deme. Ticarete geldim de” dedi. Elini öptüm. O da benim elimi öptü. Ağlayarak ayrıldım. Dışarıda saate baktım 45 dakika konuşmamız olmuş. Dönüş için istasyona gittim. Tren hazırdı hemen bindim. Gece gündüz gelerek Diyarbakır’a yetiştim. Üstadın “şa’şaa etmesin. Diyarbakır’da kalsın” talimatını Mehmet Kayalar’a bildirdim. Mehmet Kayalar bana: “Konya’da indin mi?” dedi. Hayır dedim. “Üstad’dan mektup geldi. Senden bahsediyor. Onun için Konya’da indiğini zannettim” dedi. Ben, mektubun önce nasıl geldiğine hayret ettim. Akıl erdiremedim.
Merhum üstadın selam ve tebrikini mektupla şeyh Şeyda’ya bildirdim. Bilahire de kendim gittim. Şeyh Seydâ o iki kelimeye çok manalar verdi. Daha başka ihtimaller de vardır dedi. (Selam ve tebrik kelimelerine) O esnada bazıları: “Şeyhim Risale-i Nur’u okumak faydalı mıdır?” diye sordular. Şeyh efendi: “Evet faydalıdır. Hakikattırlar” dedi. “onların toplantılarına, medreselerine gidebilir miyiz?” diye sordular. Şeyh: “Evet” dedi. “Manin olmazsa ben de oturur dinlerim” dedi. “Ziyaretine de gidebilir miyiz?” dediler. “Evet gidebilirsiniz. Mania olmazsa ben de gider ziyaret eder dua talep ederdim” dedi. Dediler ki: “Talebeleri onun için mehdi diyorlar. Mehdi midir?” “Hadislerin zahirine göre Mehdi-i muntazar değildir. Fakat selefi salihin ulemaları gibi bir alimdir. Cenabı Hak asrımızda onu göndermiştir. Bazı firavunların Musa’sıdır. Biz de sizin gibi imanlılara Mus gibiyiz. (Mus = Ustura saç traş eder temizler) Biz namaz kılmayanlara namaz kılın, içki içenlere içmeyin deriz. Muhataplarımız mümindirler. bizim vazifemiz böyledir. Onun vazifesi ise öyledir. Herkes vazifesini yapmış oluyor” dedi.
Bilahare merhum üstad vefat ettiği zaman Urfa’ya ben de gittim. Fakat cenazeye yetişemedim. kendisiyle gelen talebeleri ile görüştüm dediler ki: “Üstad bir gün bize “arabayı kontrol edin. Uzak yola gidebilir mi?” bakın dedi. Kontrol ettik. Kaç gün sonra birlikte arabaya bindik. Nereye gideceğini anlayamamıştık. Her zaman arabaya binip yola giderken bize yavaş sürün, yavaş sürün derdi. Bu defa ne kadar hızlı sürdüysek daha çok hızlı sürün diyordu. Uçar gibi gidiyorduk. Urfa’ya gideceğimizi sonradan yolda öğrendik. Arkamızda Emniyet Said-i Nursi gitmiş diye alarma geçti. Telefonlar yağdırıldı. Fakat Urfa’ya gelinceye kadar bizi bulamadılar. Üstad hasta idi. Lakin namazlarını oturarak değil hep ayakta kılıyordu. Urfa’ya ulaştığımızda önce İbrahim Halil Dergahına gitti. Oradan koltuğuna girerek otele gittik.”
Ben daha sonra geniş bilgi almak için Üstadın kaldığı otele gittim. Otel sahibi şunları anlattı: “Bir ihtiyarı iki kişi koluna girmiş buraya getirdiler. Kim olduğunu bilmiyordum. Daha sonra üstad olduğunu anladık. Bir çorba içmeyi arzu etti. Ben gittim evde çorba yaptırıp getirdim. Kaşıkla ağzına vermek istedim, ağzını sıkıca kapattı. Gözleriyle bana baktı. Kendisinden korktum. Kendisine ben dostum, dostum! Dedim. Tebessüm etti. Ağzını açtı. Çorbayı verdim içti. Anladım ki beni zehirlerler diye endişesi varmış demek. Onu geri göndermek için Ankara’dan emir geldi. Fakat doktorlar ki geri dönmeye iktidarı yoktur, diye Rapor verdiler. Gece saatlerinde yanına vardık baktık ki vefat etmiş!” Başka birisi de şunları anlattı: “Bazı arkadaşlarımız üstadın yattığı karyolayı satın almak istediler. Otelci vermedi. Hava çok yumuşak ve yağmurlu idi. Harran Ovasının çok yağmura ihtiyacı vardı. Mübarek buraya gelince yağmur yağmaya başladı. O esnada da Urfa bazı kuşlarla dolmuştu. Bu kuşlar evvelden yoktu. O anda türediler.”
Orada Şeyh Seydâ ile ilgili çeşitli havadisler işittik. Birincisi Şeyh Seydâ’nın kaçırıldığı şeklinde idi. İkinci havadis de Şeyh Seydâ’nın kaybolduğu yolunda idi. Üçüncüsü ise Şeyh Seydâ’nın tutuklanıp Ankara’ya götürüldüğü söylentisi idi. Ben Urfa’dan eve döndüm. Dediler ki Hac köyünden Hacı Hasan Şeyh Seydâ’nın ziyaretinden gelmiş durumu o bilir! Hacı Hasan geldi ondan durumunu sorduk. Şunları anlattı: “Bazı arkadaşlarla beraber Şeyhin ziyaretine gitmiştik. O anda bir araba dolusu yüksek rütbeli askerlerde şeyhin yanına geldiler. Daha sonra Cizre’ye gittiler. Şeyh Efendi bana “hazır ol gideceğiz” dedi. Ben hazırım dedim. Az zaman sonra tekrar etti. Ben yine hazırım dedim. Üçüncü kez tekrar edince, arkadaşlarım da vardır dedim. “Onlar da gelsin İbrik alın löküs alın kamyona binin bizi takip edin” dedi. Biraz sonra Cizre’ye giden askeri araba geri geldi. Şeyh Seydâ bu askeri aracın şoför mahalline bindi. Bize “Hiçbir yerde durmadan bizi takip edin” dedi. Askeri araç hareket etti biz de takip ettik. Midyat’a varınca Şeyhin içinde bulunduğu aracı kaybettik. Serdef köyü yönüne bir arabanın gittiği haberini aldık. Şeyh Halil adında Şeyh Seydâ’nın o köyde bir halifesi vardı. Biz o köye gittik. Şeyh efendiyi o halifenin evinde gördük. Etraftan çok ziyaretçiler geldiler. Şeyh Seydâ: “Onların ziyaretini Allah kabul etsin. Ben ziyaretçi kabul etmiyorum” dedi. Bunun üzerine Ziyaretçiler şeyhi ziyaret edemeden geri döndüler. Ertesi gün Estel’e döndük. (kazaya) Kaza insanlarla dolmuş. Şeyhi ziyaret etmek istiyorlardı. Ziyaretçi kabul etmedi şeyh efendi. Bunun üzerine halk dedi ki: “Araçtan dışarı çıksın onu uzaktan da görelim kafidir.” Şeyh efendi: “O zaman ama olanların kalbi kırılır” dedi. Kaymakam “Polisler tedbir alsın. Bir kapıdan girip öbür kapıdan çıkış olmak üzere ziyaret etsinler” dedi. Şeyh efendi kabul etti. Ziyaret bitince Askeri araçtaki binbaşı: “Şeyh efendi nereye gitmek istiyorsun götüreyim” dedi. Şeyh “Eve dönmek istiyorum dedi. Bunun üzerine Şeyhin evinin bulunduğu Serdehli köyüne döndük. Köyde dediler ki Bediüzzaman vefat etmiş! Vefat haberi gelmiş! Şeyh de “Biliyorum” diye Cevap verdi onlara. Bunu nereden öğrendiği, kimin ona bu vefat haberini verdiği hususunda hayret içende kaldık. Bir müddet sonra ben kendim Cizre’ye şeyh efendini ziyaretine gittim. Şeyh Seydâ’dan daha yaşlı Seyit Ali isminde bir zatla bu konuyu konuşurken (Bu zat seyyid olduğu için şeyhin yanında makbul biri idi) dedi ki: “Şeyh efendi o seferden geldikten sonra yanına gittim. Elini öptüm. Şeyhim dedim senin bu seferin her zamanki seferlerine uygun olmadı. Kimseye haber vermeden gittin ve çabuk döndün.” Dedi ki: “Bediüzzaman’ın ruhunu mevtalar içinde gördüm. Vefat ettiğini anladım. Kendimi tutamadım. Onun için böyle bir dolaşıp döndüm.” Demek ki bu hadise de beyan ediyor ki birbirleriyle ruhi bir irtibatları alakaları vardı. Merhum üstadın “alakadarız” sözünün tasdiki oluyor. Üstadın Urfa’da defnedilen cesedi vefatından kısa bir zaman sonra devletçe Urfadan başka; bilinmeyen bir yere nakledildi. Bu nakil konusunda üstadın kardeşi Abdulmecit şunları anlattı:
“Ben Konya’da İmam Hatip Lisesinde öğretmendim. Bir gece bazı askeri yetkililer gelip, üstadın kardeşi olmam hasebiyle na’şının Urfa’dan başak bir yere nakline muvafakat etmemi istediler. Ben razı olmadım. Fakat bu hususta hazırlanmış bir yazıyı bana zorla imzalattılar. Beni de alıp uçakla Urfa’ya götürdüler. Üstadın Kabrini eştiler. Henüz cesedine, kefenine bir şey olmamıştı. Yüzü güler vaziyette idi. Çıkarıp uçağa koydular. Beni de aralarına aldılar. Uçak havalandı. Afyonda indik. Orada bir arabaya bindirdiler. Araba Isparta içinden geçti. Daha ilerde bir Kabristana vardık. Orada askerler vardı. Hazırlanmış bir kabir de vardı. Üstadın cesedini o kabre koydular. Oradaki askerlerden sordum. burası neresidir? Birisi: “Şehitler tepesi” dedi. Daha ziyade konuşmak istedim. Elini ağzına koyarak bana konuşmamayı işaret etti. Beni ayni gecede getirip Konya’ya bıraktılar. Bu hadise hep gece cereyan etti. Daha sonra bazı devletler ne sebeple naşın nakli yapıldı diye sorduklarında “kardeşinin arzusu ile” dediler. |