11 Cemaziye'l-Evvel 1429
16 Mayıs 2008, Cuma
11 Cemaziye'l-Evvel 1429
16 Mayıs 2008, Cuma
Ayet
Kadınlar,oğullar,yük yük altın ve gümüş,salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi.Bunlar dünya hayatının geçimliğidir.Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.
Âl-i İmrân-14
hadis
Akrabaların gösterdiği yakınlığa karşılık veren kimse,tam anlamıyla akrabalık haklarını gözetiyor sayılmaz.Akrabalık haklarını tam anlamıyla gözeten kimse;yakınları akrabalık bağlarını ondan kestikleri halde,o onlardan alaka ve yardımını kesmeyen kimsedir.
Muslim

GİrİŞ Yap

Kullanıcı ismi:
Şifreniz:



...........................................
Şifrenizi mi unuttunuz
yoksa hâlâ üye değil misiniz? Hemen Üye Olun

Arama


Gelişmiş arama yap
Hak-dilaram Sözlük

Yürek Yangınları

Anket

hangi mevsimi seviyorsunuz????
ilkbahar: 48,18%
yaz: 16,36%
sonbahar: 25,45%
kış: 10,00%
Katılımcı sayısı: 110. Sizin bu Ankette oy kullanma yetkiniz bulunmuyor

Online Üye

Şuan Forumda: 30 (4 Kayıtlı ve 26 Misafir) bulunmaktadır.

Online  DeRCan, hiranur, optika kapına_geldim


Admin :: S.Mod :: Mod :: Yazarlar :: İmtiyazlı Üye

Üye Albümlerinden

Üye albümlerinden en son eklenen resimler:

MUTASYON
mutasyon isimli üyenin, MUTASYON Albümünden

MUTASYON
mutasyon isimli üyenin, MUTASYON Albümünden

MUTASYON
mutasyon isimli üyenin, MUTASYON Albümünden

MUTASYON
mutasyon isimli üyenin, MUTASYON Albümünden

MUTASYON
mutasyon isimli üyenin, MUTASYON Albümünden

MUTASYON
mutasyon isimli üyenin, MUTASYON Albümünden

MUTASYON
mutasyon isimli üyenin, MUTASYON Albümünden

MUTASYON
mutasyon isimli üyenin, MUTASYON Albümünden

İncİler Maİl Grubu


Tekil Mesaj gösterimi
mesutizm
Moderator
 
mesutizm - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 25.11.2007
Nerden: İzmir - Kahramanmaraş - Ş.Urfa :)
Mesajlar: 2.632


Yarışma Puanı: 1290
Teşekkür etti: 4.590
Teşekkür aldı: 2.363 konuda 7.310 kere
mesutizm - MSN üzeri Mesaj gönder mesutizm - YAHOO üzeri Mesaj gönder mesutizm isimli Üyeye Skype üzeri Mesaj gönder
Açık Büfe Bir Din

Açık Büfe Bir Din

Modern zamanlarda dinin, insan ve toplum hayatından çıkarılmasıyla birlikte, insanlığın daha özgür ve daha mutlu olacağına inanılmıştı. Ancak bu durum, zamanla maddi anlamda tatmin olan, fakat hala aradığı mutluluğu bulamayan insanları tekrar manevi bir arayışa sevk etmiştir. Bu savruluş içerisinde kıvranan insanlığın dine dönüşünde, ya da din anlayışında öncekiler kadar itaatkar olmaktan daha ziyade, seçmeci, faydacı ve pragmatist bir anlayış hâkim olmuştur. Özellikle Batıda Katolik dogmalarına ve Kilise baskısına karşı olan çevrelerde gelişen bu anlayış, ya Hıristiyan Protestanlığı ve bu mezhep içerisinde sayısız fraksiyonlar şeklinde ortaya çıkmaya başlamış, ya da dinden bağımsız ama kutsal, kutsal, fakat vahiyden bağımsız yarı dini içerikli gruplar şeklinde tezahür etmiştir. Bu ikinci grubun özelliği batıya dışarıdan özellikle uzak doğudan gelen Hint menşeli dini akımlar olmasıydı. (Bu arada batıdaki İslami oluşumlar konumuz dışında olduğu için bunlara değinmiyoruz)

İşte bu gün Avrupa ve Amerika ülkelerinde “Yeni Çağ Dini Hareketleri” olarak bilinen gruplar içerisinde Budizm ve Hint menşeli dinlerin önemli bir etkisi bulunmaktadır. Bunlar arasında son dönemlerde ülkemizde de yayılmaya başlayan Reiki(evrensel yaşam enerjisi), Sahaja Yoga, Transandantal Meditasyon, Spritüalistler (Ruhçular), Dünya Kardeşlik Birliği Mevlana Yüce Vakfı gibi birçok grup sayılabilir. Bunlar daha çok kurs, seminer, toplantı, internet ortamı ve reklam yoluyla taraftar toplamaya çalışmaktadırlar. Ayrıca Batı dillerinden tercüme edilen eserler Dharma, Akasha, Samsara, Okyanus, Ruh Madde Yayınları gibi bazı yayınevlerince basılmaktadır. Aralarında bir takım farklar olsa da bunların birçok ortak noktası bulunmaktadır.

Her şeyden önce bunların çoğu Budist ve Hint menşeli dinlerin Avrupa’daki Hümanizm dalgasının rengine bürünerek bize akseden yeni formlarıdır. Dolayısıyla özü itibariyle din menşeli hareketlerdir. Grup üyeleri ısrarla kendilerini dini bir grup ya da “dinci” olarak tanımlamaktan kaçınmaktadırlar. Çünkü ülkemizde yüksek gelir seviyesine sahip olan ve “sosyete” diye tabir edilen çevrelerde bu oluşumlara oldukça fazla rağbet edilmektedir. (Yoga seansları, aerobik ve jimnastik hareketler, bazı terapi seansları vb.)

Söz konusu grup üyeleri ya oluşacak tepkilerden çekindikleri için ısrarla dini bir grup olmadıklarını vurgulama gereği duymaktadırlar ya da hakikaten bazıları bunların dini bir hareket olmadıklarına inandıkları için bunu söylemektedirler. Mesela ülkemizdeki bir Türk Budist rahibi Budizm için “Dinle bir ilgisi yok. Bu tamamen Anadolu sufiliği ile örtüşmektedir” demektedir.

Bu hareketlerin doğru ve yanlışları, bunları doğuran ihtiyaçlar, ülke insanı için zararları gibi konuları bir tarafa bırakarak (işin bu yönünü önemsiz bulduğumuz için değil, öncelikle doğru bir bilgilendirmeye ihtiyaç olduğu için) bunların öncelikle birer dini hareket olduklarını ve dinden bağımsız olmadığını vurgulamak istiyoruz.

Özellikle bunlar içerisinde misyoner karakterli bir din olarak bilinen Budizm bütün dünyada ve giderek de ülkemizde yaygınlık kazanmaya başlayan bir harekettir. Bu gün, evrensel yaşam enerjisi anlamına gelen “Reiki” anlayışının Dinler tarihçileri tarafından Budizm kaynaklı olduğu ifade edilmektedir. Zaten hareketin kurucusu da (Mikaomi Usui) Budizm’e mensup bir aileden gelmektedir. Sözü edilen enerji, fiziki olmaktan çok dünyanın dışındaki yüce katlardan gelen kutsal ama yaratıcıdan bağımsız bir enerjidir. Müritleri yoluyla “el verme yöntemi” ile bu enerji transferi yapılır ve şifa verici yönü vardır. “Reiki” den yola çıkarak yukarıda bahsettiğimiz diğer din menşeli hareketleri bir tarafa bırakıp gerçekte bu harekete kaynaklık eden Budizm’i ve Budizm’deki tanrı anlayışını kısaca özetlemek sanırız meselenin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.

Budizm’in kurucusu olarak kabul edilen BUDA’nın asıl adı “aydınlanan, uyanan, ilhama kavuşan” anlamına gelen “Siddhartha Gotama”dır. Buda tahminen M.Ö. 563’de Hindistan’da Benares şehrinin 160 km kuzeyindeki Kapilavastu köyünde doğmuş ve 80 yıl yaşamıştır.

Buda’nın yaratıcı Tanrı hakkında ne söylediği açık değildir. Bu nedenle de Budizm’in bir din ya da bir felsefi sistem olup olmadığı bir tartışma konusudur. Bazıları her ne kadar net bir Tanrı anlayışı olmasa da bir kurucusunun, kutsal metinlerinin, kendine has inanç esaslarının, belli bir cemaatinin ve mabetlerinin olması sebebiyle onun bir din olduğunu ya da olabileceğini iddia etmişlerdir. Buna mukabil bazıları da Buda’nın anlattıklarında yaratıcı bir tanrı fikrine yer vermediği için onu ateizmle bir tutmuşlar, dolayısıyla Tanrısız bir din olamayacağı için Budizm’in de bir din olmadığını söylemişlerdir. Budizm, Hint felsefesine dayanan görüşleri nedeniyle günümüzde materyalist düşünürlerin ve batılı mistiklerin ilgi odağı haline gelmiştir.

Buda öldüğünde geriye yazılı bir şey bırakmaz. Ancak ölümünden sonra onun vaazları öğrencileri aracılığıyla şifahi olarak nakledilir. Pali dilindeki bu ilk sözler ancak M.Ö. I. yy.’da yazıya geçirilir.. Buda’dan 400 yıl sonra kaleme alınan bu metinlerde de yaratıcı Tanrı hakkında bir bilgiye rastlanmaz. Ancak bununla birlikte kaynaklarda Buda’nın Tanrıyı reddettiğine dair bir bilgi de yoktur. Buda, Hinduizmdeki çok tanrılı anlayışlara, kast sistemine ve Brahmanların (Hint din adamlarının) aşırı şekilci din anlayışlarına karşı çıkmıştır. Bu nedenle Buda’nın yaratıcı tanrı konusunda sessiz ve ilgisiz kalmasının, muhtemelen Hinduizmin tanrı anlayışlarına bir tepki olabileceği de söylenmektedir.

Budizm’e göre hayat acı ve ızdıraplardan ibarettir, bunun kaynağı insanın arzu ve istekleridir. Bunun için Budanın öğretilerinden hareketle insanın “Nirvanaya” ulaşması ve kurtuluşa ermesi esastır. Sönmek, yok olmak anlamına gelen Nirvana, doğum ve ölüm çemberinden (Tenasüh) kurtularak tekrar dünyaya gelmemeyi ve böylece gerçek saadete ulaşmayı hedefleyen bir anlayıştır. Nirvana, varlık ve yokluğun dışında tam bir saadet ve mutluluk hali olarak görülür. Bu nedenle Budizm Tanrıyla ve alemin yaratılışıyla ilgilenmemektedir. Buda, insanların bu tür şeylerle ilgilenmesini ve bu konularda soru sormasını kurtuluşu geciktirici bir durum olarak değerlendirmektedir. Ona göre bu durum, savaşta bir ok yarası alan insanın, kendisini tedaviye gelen sağlıkçılara okun nereden, kim tarafından, nasıl atıldığı türünden sorular sorarak onların tedaviye başlamasını zorlaştırmasına benzetmektedir. Budistler kâinatı kimin yarattığı konusunun kendilerine bir fayda getirmeyeceğine inanırlar. Onlara göre Nirvana’ya ulaşmış olan ruh Hint Brahman dinlerinde kâinatı yarattığına inanılan yaratıcı Brahma’dan daha üstündür. Buda, Hiduizmdeki bu vb. şekildeki tanrı inançlarına karşı çıkmıştır. Budizm’de Nirvanaya ulaşmış ruhun dünyaya yönelik aktif bir faaliyeti yoktur. Onlara göre dünya, tanrının dünyası değildir. Dünya bizim hırsımızdan ortaya çıkmıştır. Bu sebeple dünyevi olan her şeyi reddetmek onların temel prensibidir. Ezeli ve ebedi, selamet ve kurtuluş olan Nirvana’nın hakikati anlaşılamaz, ama ona inanılır.

Budizm’de yaratıcı bir tanrı fikri olamasa da Nirvanayla bağlantılı olarak bir uluhiyet fikrinin var olduğu söylenir. Bu yönüyle çok tanrıcılığa müsamahalıdır. Her bir kaynak, ağaç, nehir, hayvan vb. kendisinde bir uluhiyet saklar. Bunların insanları bir takım kötülüklerden ve afetlerden koruduklarına ve ruhsal varlıkların mevcudiyetine inanılır. Bunun için koruyucu ve yardım edici olduklarına inandıkları şeylere dua edilir. Biraz çelişki gibi olsa da Budist ilahiyatçılar Tanrılara dua edilmesine de karşı çıkmazlar ve bunları halkın ihtiyacı olarak görürler.

Hinduizm sonraları “Mahayana” ve “Hinayana” diye iki büyük mezhebe ayrılmıştır. “Mahayana” büyük vasıta, büyük araç anlamına gelir. Ferdi kurtuluştan ziyade toplumsal kurtuluşu hedefleyen ve miladi I. yy.’da ortaya çıkan bir mezheptir. Yayıldığı bölgelerdeki dini anlayışlardan çok etkilenen ve en yaygın olan mezheptir. Bu mezhebin karşısında küçük vasıta anlamına gelen “Hinayana” mezhebi vardır. Kendileri asıl Budaya ve ilkelerine bağlı kaldıklarını iddia ederler ve ferdi kurtuluşu esas alarak dine sonradan giren unsurları tahrif olarak görürler ve reddederler.

Buda’nın tanrı konusundaki bu ilgisizliğine rağmen sonraki yüzyıllarda özellikle Budizmin “Mahayana” mezhebi Buda’nın kendisini Tanrı konumuna yükseltmiş, heykelleri yapılmış, paraların üstüne resmi konulmuştur. Böylece Buda, bir zamanlar kendisinin şiddetle karşı çıktığı Hindu Brahman anlayışlarındaki Rama ve Krişna’nın insan suretine bürünmüş tanrı oldukları (Tanrının insan şekline girmesi = Hulul = avatara) inancı, benzer şekilde Budanın müritleri tarafından kabul edilmiş ve Buda Tanrının hululü olarak algılanmıştır. Bu ekolün yaygın olduğu yerlerde (Japonyadaki Zen Budizmi ile Tibetteki Lamaizm vb.) çeşitli tanrı tasavvurları ortaya çıkmıştır. Çoğunlukla bu tasavvurlar Buda’nın tanrılığı üzerine odaklanmış ve o Tanrı hatta tanrıların üstündeki tanrı olarak görülmüştür.

Hristiyanlıkta Hz. İsa’da olduğu gibi Budizim’de de Buda’nın ilgi odağı haline gelmesi ve dinde belirleyici olması onun zamanla tanrılaştırılmasına yol açmıştır. Öyleki Buda kendisi bütün putların kırılmasını emretmiş olmasına rağmen sonraları kendisinin heykelleri yapılmış ve tanrılaştırılarak tazimde bulunulmuştur. Sonuçta Budizmde bir eksiklik gibi görülen yaratıcı inancı, bir nevi Buda’nın tanrılaştırılmasıyla giderilmeye çalışılmıştır. Budizm’i bu şekilde bir yaratıcı ezeli ve ebedi tanrı olduğu anlayışına iten şey çevrelerindeki diğer dinlerden etkilenmiş olmalarıdır. Nitekim İslam dininin Asya’da yayılmasının bir sonucu olarak Budizim’de de İslam’daki gibi bir yaratıcı tanrı olduğu fikrini göstermek üzere Budsitler arasında Tanrı inancına yer verildiği görülmektedir. Aynı şekilde yirminci yüzyılda Avrupa’daki Budistler şifa verici Hz. İsa figürüyle Hıristiyanlıktan da etkilenmişlerdir. Buda’nın öğretilerine daha sıkı bağlı olduğunu iddia eden “Hinayana” (Theravada = büyüklerin yolu) mezhebi ise Tanrı fikrine hiç ilgi göstermemiştir.

Görüldüğü gibi dış etkilere çok açık olduğu için bu gün yeknesak ve tek bir Budizm anlayışından bahsetmek pek mümkün görünmemektedir. Budizm bu gün Çin- Tayland-Seyland-Burma-Japonya –Tibet- Hindistan gibi değişik ülkelerde 400 milyona yakın mensubu bulunan ve misyoner karakteri taşıyan bir din ya da felsefi bir akımdır. Bu gün materyalist anlayıştan bıkan günümüz insanına Yoga, Meditasyon gibi değişik mistik ve bir bakıma ruhani eğitimi karakterli metotlarıyla cazip hale gelmektedir.

Sonuç olarak günümüzde dine getirilen yeni tanımlamalar ve ona biçilen roller, insanları seçmeci, ihtiyaç duyduğu kadarı ile yetinilecek ve günlük ihtiyaca cevap verecek kadarı ile bir nevi “açık büfe bir din” anlayışına sevk etmiş bulunmaktadır. Bu ise, özünden koparılarak, yaratılanla yaratan arasındaki hiyerarşik ilişkinin tahrif edilmesine neden olmuştur. Her türlü tahrif girişimlerine karşı korunaklı, sahih, özgün ve vahye dayalı dini metinleri ile çağımız insanına aradığı gerçek ve güvenilir bir din sunma iddiasında olan İslam, bu gün gerek tahrif edilmiş dinlerin ve gerekse diğer irili ufaklı din görünümlü anlayışların tek alternatifi olarak karşımızda durmaktadır. Yeter ki onu günümüz toplumuna anlayacağı bir dil ve üslupla ulaştırmasını bilelim.

Kaynaklar: Günay Tümer – Abdurrahman, Küçük, Dinler Tarihi, Ankara, 1997; Ekrem Sarıkçıoğlu, Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi, Isparta,1999; Ali İhsan Yitik, “Hint Menşeli Dinlerin Türkiye’deki Faaliyetleri”, Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetleri, İSAV, İst. 2005; Kürşat Demirci, Budizm, DİA.
Salih İNCİ
__________________
"Kalpler ancak Allah'ın zikri ile tatmin olur."
----------------------------------------
http://mesutizm.blogcu.com
eski 29.11.2007, 10:14 mesutizm isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla   #1
mesutizm isimli üye'ye teşekkür eden 5 üye:
 


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 08:39 .