7 Ramazan 1429
07 Eylül 2008, Pazar
7 Ramazan 1429
07 Eylül 2008, Pazar
Ayet
Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.
Bakara-184
hadis
Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder.
Taberani

GİrİŞ Yap

Kullanıcı ismi:
Şifreniz:

Beni hatırla

...........................................
Şifrenizi mi unuttunuz
yoksa hâlâ üye değil misiniz? Hemen Üye Olun

Arama


Gelişmiş arama yap

Online Üye

Şuan Forumda: 18 (4 Kayıtlı ve 14 Misafir) bulunmaktadır.

Online   nur talebesi, rüya, tÜrkÜ, uşaklı
Tekil Mesaj gösterimi
Ebu-zer
Tecrübeli Üye
 
Ebu-zer - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21.09.2007
Nerden: Almanya
Mesajlar: 183




Teşekkür etti: 870
Teşekkür aldı: 163 konuda 603 kere
kucult  büyük
Idee Allah'a Yaklaşmak İstiyor musun?

Allaha Yaklaşmak İçin Nasihatler

Seyyid Muhammed bin Alevi Maliki (K.S.)


Öncelikle Allahu Teâlâ'ya sizlere ve bizlere vermiş olduğu tüm zahirî ve batınî nimetler için hamd-ü senâlar olsun. Meclisimize şu dua ile başlıyoruz: "Allah (C.C.), sizleri ve bizleri rızasına muvaffak olanlardan eylesin. Bizleri, zuhur etmiş veya edecek her türlü fitneden muhafaza eylesin. Sizleri ve bizleri Kur'an ehlinden eylesin. Kur'an-ı Kerîm'i kalplerimizin nûru eylesin. Onu kalbimizde, evimizde ve kabrimizde bizlere yoldaş eylesin".

Genel meseller üzerinde konuşmadan önce, biraz evvel bir kardeşimizin okumuş olduğu ayet-i kerimeler hakkında birkaç şey beyan etmek istiyorum. Allahu Teala, ayetinde şöyle buyuruyor: "Andolsun size kendinizden biri olan öyle bir Peygamber gelmiştir ki; sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. Çünkü O size çok düşkün ve mü'minlere karşı çok şefkatli (Raûf) ve çok merhametlidir (Rahim)" (Tevbe Suresi 128. Ayet).
Ayette geçen "sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir" ifadesi: Yani sizden birinizin evladı sözünüzü dinlemeyip, bu suretle yanlış yollara gittiğinde siz nasıl üzülürseniz, bu durum sizi ne kadar incitirse, ümmeti ile Peygamber Efendimizin (S.A.V.) durumu da böyledir. Ümmetinin ona tabi olmaması da onu son derece üzer.
"O size çok düşkün" kısmının manası ise, Allahın rızasına muhalif işler yapmamamız, günah işlemememiz ve cehenneme gitmememiz konusunda Peygamber Efendimizin (S.A.V.) son derece hırslı olmasıdır.

Bu ayeti kerime Peygamber Efendimizin (S.A.V.) faziletine işaret etmektedir. Burada O'na verilen en büyük faziletlerden biri de, ayetteki "mü'minlere karşı çok şefkatli (Raûf) ve çok merhametlidir (Rahim)" kavlinde belirtildiği üzere, Allahu Teâlâ'nın kendi güzel isimlerinden olan Raûf ve Rahîm isimlerinin Peygamber Efendimiz için kullanılmış olmasıdır. Hâlbuki esasta bu isimler Allahu Teala'nın esmâ-ül hüsnâsındandır ve bu iki ismin Allah için kullanıldığı pek çok ayeti kerime vardır. Nitekim bunlardan birisi de her gün okuduğumuz besmeledir. Görüldüğü üzere Allahu Teâlâ kendi güzel isimlerinden ikisini Habîbi Kibriyâ olan Peygamber Efendimize (S.A.V.) bahşetmiştir. Bu büyük nimet için Rabbimize hamd-ü senâlar olun. Çünkü Peygamber Efendimiz'e verilmiş olan bütün nimetler ve faziletler, ümmetini de şereflendirmektedir. O'nun faziletleri, aynı zamanda ümmetinin de fazileti sayılır. O'nun izzeti, ümmetinin izzetidir, O'nun şerefi ümmetinin şerefidir, O'na verilen büyük makam aynı zamanda ümmetine de verilmiş gibidir. Demek ki, ayet-i kerimede belirtildiği üzere, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bizleri Allahu Teâla'nın emirlerine muhalif amelleri işlerken günah içinde gördüğü zaman bunlar için üzülür. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz (S.A.V.) hayatta iken bizim için sürekli dua eder ve şöyle derdi: "Ey Allahım. Benim kavmimi (ümmetimi) affeyle, çünkü onlar bilmiyorlar".

Bizler burada, öncelikle Allahu Teâlanın rızası için ve İslam rabıtası (bağı) ile bir araya geldik. Asıl rabıta İslam'dır, diğer rabıtalar ise bundan sonra gelirler. Bunlar ise Allahı zikir, Peygamber Efendimiz'e salat ve selam getirmek, istiğfar ve Kur'an rabıtalarıdır. Ben buradaki genç ve yaşı küçük olan çocuklarımızdan bir şey yapmalarını özellikle istiyorum. Gün içerisinde Kur'an okumak için mutlaka bir miktar vakit ayırsınlar. Herkesin günde yirmi dört saati var. Bu sürenin en azından beş dakikasını Kur'an okumaya tahsis edelim. Kur'an'ı alalım, ilk sayfasını açalım ve bir sayfa okuyup kapatalım. Ertesi gün de kaldığımız yerden bir sayfa devam edelim. Sonra aynı şekilde diğer günlerde de böyle yapalım. Her gün sadece beş dakika… Bunu yaparken bir hoca veya üstad ile birlikte okumanızı da kastetmiyorum. Tek başınıza okuyun, bu sizinle Allah arasında olsun. Allah, sizin böyle yapmanızdan son derece memnun ve razı olur inşaallah. Allah sanki bizlere der ki; "Ben kullarıma bir kitap, bir mektup gönderdim". Nitekim Kur'an Allah'tan bize gelmiş bir mektup gibidir. Buna işaret eden ayetler vardır. Mesela pek çok ayette Allah "Ey iman edenler!", "Ey insanlar!"… gibi hitaplarda bulunur. Bu hitaplar bize yapılmaktadır. İşte rabbimizden bizlere böyle bir kitap ve mektup gelmiş; ama biz onu okumayıp duvarlarda asılı olarak tozlanmaya terk ediyoruz. Belki bazılarımız onu sadece yılda bir kere Ramazan ayında açıp okuyor. Bazılarımız Ramazan'da bile açıp okumuyor muhtemelen. Hatta bazılarımız onu sadece hürmet için evinde bulunduruyor ve öpüp başına koyuyor. Birisi hasta olduğunda veya başına bir musibet geldiğinde ise, hemen ona koşup etrafında dolanmaya başlıyoruz. Şifa için Kur'an'dan bazı ayetleri yazdırıp muska olarak üzerimizde taşıyoruz… Tabi biz bunların yanlış olduğunu ve yapılmamasını kastetmiyoruz. Ancak Kur'anı asıl kullanılması ve faydalanılması gereken yerlerde terk edip de sadece bu durumlarda kullanmamızın yanlış olduğunu vurguluyoruz. Kur'an her zaman tek ve bütün olarak ele alınmalıdır.

Bunun gibi insanlardan pek çoğu nefsini perişan eder, gafleti ve şehveti ile, namazdan niyazdan ve Allah'tan uzak yaşar. Üstelik bu yaşantısını da daha doğru kabul eder. Allahu Teala, bazen kullarına küçük bir iğne batırarak ibret verir. O zaman o kul belki kendine gelip bir silkelenir ve kalkıp der ki; "Allahım ben uyuyormuşum, ben gerçekleri anlamıyormuşum…". İşte o zaman kişi kendine gelmeye başlar. Eğer bu iğneden kendine gelmezse onun durumunu ancak Allah bilir. Belki de onu daha kötü bir duruma düşürecek büyük bir bela gelebilir. Ancak o zaman da büyük bir pişmanlık ve üzüntü duyar.

Bu sebeple ben her güç ve kuvvetli kişiye diyorum ki: "Allah'tan kork!". Her zengin kişiye diyorum ki: "Allah'tan kork!". Her sıhhatli kişiye diyorum ki: "Allah'tan kork!". Her genç kişiye diyorum ki: "Allah'tan kork!"… Çünkü Allah dilerse bunların hepsini bir anda alıp götürür. Allah malı alır, sıhhat ve afiyeti alır. Bugün genç olanlar bir de bakarsınız ki yaşlı oluvermişler. Eğer, o genç olanlar, sıhhatli ve zengin olanlar, karşılarına çıkan fırsatları değerlendirmezlerse, ellerinde olan mallar da bir gün gider, sıhhat de gençlik de… Mühim olan kişinin bu nimetler içindeyken Rabbine kendi rızası ve rağbeti ile yönelmesidir. Hayvanlar gibi ancak vurarak doğru yola gidenlerden olmamasıdır. Çünkü bu vurma sadece sopa ile yapılmaz. En şiddetli sopa kişinin sıhhatinin elinden alınmasıdır. Allahu Teâla'nın kendisine verdiği nimetleri geri almasıdır. Mal nimetini, çocuk nimetini, sıhhat nimetini, zenginlik ve makam mansıp nimetini… Dünyada nice büyük insanlar vardı ki, bir gün gelip aşağılara düşeceğini hesap etmiyordu. Nice krallar, padişahlar sultanlar vardı ki, sanki dünyanın hepsi kendilerinin sanıyorlardı. Ellerinde kuvvet ve saltanat vardı, malları ve şöhretleri vardı. Etraflarında onları koruyan nice muhafızları, askerleri, orduları ve nice büyük sur ve kaleleri vardı. Bakmışsınız ki o ellerinde bulunan nimetler bir anda yerle bir olmuş, onları terk etmiştir. İşte o zaman büyük bir pişmanlık ve üzüntü duyarlar; ama bu nimetler ellerinden gittikten sonra bu pişmanlık ne fayda verir? Gideni geri getirir mi? Düştükten sonra pişmanlık neye yarar?

O halde insan, elinde bulunan güç ve kuvvetle gurur duymayacak. Elindeki nimetlere güvenmeyecek. İnsan bilecek ki, Allahu Teâlâ'nın bu nimetleri vermeye gücü yettiği gibi almaya da gücü yeter. Bizim rızamız olsa da olmasa da alabilir. Bu sebeple bize düşen vazife; Allaha yönelmemiz, elimizdeki fırsatları değerlendirmemiz ve vaktimizi iyi değerlendirmemizdir. İşte o zaman tüm vaktimiz hayırlarla dolu olur inşallah.

Sözümün sonunda sizlere birkaç şey tavsiye etmek istiyorum. Her şeyden evvel feraize (farzlara) dikkat etmeliyiz. En mühim şey budur. Namaz, namaz, namaz… Ve yine namaz. Kıyamet günü kul Allah'ın huzuruna çıkartıldığı zaman, ona ilk sual edilecek şey namazıdır. Oruçtan, zekattan ve hacdan evvel namaz sorulacaktır. Eğer kişinin namaz ibadeti tam ve güzel olarak görülürse, el hamdülillah o zaman diğer amellerin sorgusuna geçilir. Eğer namazını zayi ettiği görülürse, o kendi ameliyle baş başa bırakılır. O yüzden namazlarınıza çok dikkat edin. Çünkü namaz her Müslüman için gerekli olan bir vazifedir. Öyleyse, yaşı küçük olanlar veya gençler, "benim önümde daha uzun yıllar var, benim ibadet etmek için henüz yaşım küçük…" demesinler. Bunların hepsi şeytanın vesveselerindendir. Böyle diyen bir kişi, kendisinin o yaşlara kadar yaşayacağınız nereden biliyor ki? Ya da o yaşlara ulaşsa bile kendisini bu ibadetleri yapmaya güç yetirebileceğinden emin mi? Gençlik zamanlarındaki sıhhatinin kendisinde kalacağını mı düşünüyor? Böyle haraket eden ve namazını zayi eden kişiye, kıyamet gününde namaz gelir ve der ki: "Beni zayi ettiğin gibi Allah da seni zayi etsin". O halde Ey Allah'ın Kulları! Namazlarınıza dikkat edin.

Kişinin namazı kılması ile birlikte namazla ilgili başka sorumlulukları da vardır. Bir baba sabah kalkıp ta sabah namazını kılarsa, öğlen ikindi ve diğer namazlarını kılarsa bu gerçekten çok büyük bir nimet ve güzelliktir. Ama bu yetmez, babanın kendi eşinden de namaz kılmasını istemesi lazım. Aynı şekilde çocuklarına da "namazını kıldın mı?" diye ayrı ayrı sorması lazım. Çocukların yaşı 8 veya 9 olduktan sonra bu şekilde yapıp onları namaza alıştırması lazım. Aynı askeriyede olduğu gibi bir disiplin vermelidir. Öyle ki çocuklar namaz alışkanlığı ile yetişip büyüsünler. Aynı şekilde kızlarına da bu şekilde davranmalıdır.

Kıyamet günü geldiğinde Allahu Teala, kişinin oğluna kızına ve eşine hitap eder ve der ki: "Dünyada iken neden namaz kılmadın, neden abdest alıp yüzünü kıbleye dönmedin?". O zaman onlar cevap olarak "ben yorgundum, uyuyordum veya ben tembeldim…" demeyecekler. Hayır, bilakis onlar, "babam bana namazı emretmedi, bunları bana anlatıp beni namaza yönlendirmedi…" diyecekler. Aynı şekilde kişinin eşi de diyecek ki "Ya Rabbi, ben bilmiyordum, ben bunlardan habersizdim, eşim ise bana hiçbir şey anlatmadı… ". Bu sebeple Allahu Teala Kur'anı Kerim'de şöyle buyuruyor: "Ailene namazı emret! Ve bu işte sabırlı ol". Peki bu ayette sabır neden emrediliyor? Çünkü aile fertleri bu nasihate, bu teşvike derhal uymayabilirler, söz dinlemeyebilirler. O halde bu emir, iyilik ve güzellikle, kuvvet uygulamadan, sabırla ve sürekli yapılmalı. Zaman kuvvet zamanı değil, iyilik ve şefkat zamanıdır.

Bu söylediklerimiz farzlardan namazla ilgili olan mevzulardı. Farzlardan sonra, sünnet ve nafile ibadetler gelir. Sabah namazının sünneti, öğlen, ikindi, akşam ve yatsının sünneti… Tabi bu ibadetler kişinin vakit durumuna göre yapılmalıdır. Vakti varsa yapmasında büyük fayda vardır.

Üçüncü olarak ise, istiğfar ve Peygamber Efendimize (S.A.V.) salat ve selam getirmek ve tehlil (Lâ ilahe illallah) okumak gelir. Hepsinden azar azar...

Son olarak söyleyeceğim şey ise gece (teheccüd) namazıdır. İki rekât dahi olsa kılmak lazımdır. Nitekim hadis-i şerifte geldiği üzere; "Geceleyin iki rekât namaz kılmak, dünya ve içindeki her şeyden hayırlıdır".

Bir kadın geceleyin kalkar ve güzel bir şekilde abdest alır ve kocasını da namaza çağırırsa, ya da kocası kalkar da eşini namaza davet ederse, onları kendilerinden başka kimse görmediği halde Allah onların haline muttalidir ve O meleklerine der ki: "Bakın şu benim salih kuluma! Bu adam salih bir insan. Namaza kalktı, namaz kıldı ve hanımını da namaza çağırdı". Aynı şekilde kadın için de şöyle söyler: "Bakın şu benim Saliha kuluma! Namaza kalktı, namaz kıldı ve kocasını da namaza çağırdı". Allah, kullarının bu halinden hoşnut olur ve sevinir. Tabi bizlere düşen çağırmak, davet etmektir, karşımızdaki icabet etse de etmese de buna devam etmek lazım. Eğer icabet edilmezse, işi Allah'a bırakmak lazım. Bu şekilde bir erkek namaz kılıyor da hanımı kılmıyorsa, o zaman koca için en güzel davranış şekli gece ellerini semaya kaldırıp dua etmesidir. Demelidir ki; "Yâ Rabbi, bu benim eşim ve namaz kılmıyor. Sen onu ıslah eyle Yâ Rabbi…". İşte o zaman onun duası semaya bir füze gibi çıkar. Aynı şekilde kadın namaz kılıyor da kocası kılmıyorsa o da ellerini kaldırıp dua etmelidir. Demelidir ki: "Allahım, şu benim kocam namaz kılmıyor, (hatta Allah korusun) içki içiyor, bana eziyet ediyor, başka hanımlarla beraber geziyor… Sen onu ıslah eyle Yâ Rabbi.". Bu dua, çok büyük bir duadır ve süratle Allaha ulaşır.

Bundan sonra da Kur'an okumak... Biraz evvel dediğimiz gibi, günde en az beş dakika. Sonra salât ve selam getirmek, sonra tehlil getirmek. Bundan sonra inşallah umulur ki bütün bu yapılan ibadetlerin bereketiyle Allahu Teala sağlık ve sıhhatimizi, evladımızı, evimizi, rızkımızı da muhafaza altına alır.
Bi sırri'l Fâtiha.
eski 30.11.2007, 02:37 Ebu-zer isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #1
Ebu-zer isimli üye'ye teşekkür eden 5 üye:
 


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 09:27 .


Page generated in 0,40545 seconds with 14 queries