| "BİR KEŞF-İ KADİM OLARAK BÜYÜK DOĞU ve NECİP FAZIL" Şairliği
Üstad’ın ilk şiir denemeleri Heybeli Bahriye mektebinde başlar.[18] O günden itibaren şiirinde sürekli bir değişme ve gelişme vardır. Bu gelişme ilk şiir kitabı Örümcek Ağı’ndan itibaren (1925) Kaldırımlar (1928), Ben ve Ötesi (1932), Sonsuzluk Kervanı (1955) ve şiirinin kemal noktası Çile’de açık bir şekilde gözlemlenmektedir.
Örümcek Ağı, edebiyat çevrelerinde tarifi imkansız bir beğeni ile karşılanır. Öteki dünyayı yaşayan “Kaldırımlar” şairinin şiirleri, içki sofralarında sabahlara kadar tekrar edilir. Necip Fazıl’ın şiiri karşısında hayranlığını gizleyemeyen Ziya Osman Saba: “Necip Fazıl belki Türk edebiyatının en büyük şairi değildir fakat Türk edebiyatının en büyük şiir kitabı Ben ve Ötesi’dir.” demekten kendini alamamıştır.
Üstad’ı “büyük yazarlar” arasında değerlendiren edebiyat çevreleri O’nun Büyük Doğu idealini zarf ve mazrufuyla temsil etmesi karşısında birden ağız değiştirir, şiirin muhtaç olduğu insan ve cemiyet iklimini inşasına tahammül edemezler. Bu yüzden Onu “sâbık şair”, “mistik şair” terkipleriyle anıp, tesirini silmeye çalışırlar. Çünkü onlara göre Peygamber’i (s.a.v.) şiirin kaynağı gören birisi şair olamazdı. Şiir, Allah’ı aramanın değil, O’ndan uzak durmanın vasıtası kabul edilmeliydi.
Aristokrasi, Üstad’ı “bohem” hayatı yaşadığı yıllarda kaleme aldığı şiirleriyle yaşatmak istiyordu. Bu yüzden O’nun bazı şiirlerinde kısmi ya da külli değişiklere gitmesine tahammül edemiyordu. Üstad’ın bu gürüha hitaben söylediği şu ifadeler manidardır: “Mal sahibi bensem, bunları istemediğim, tanımadığım ve çöplüğe attığım bilinsin… Attıklarım, aldıklarımdan çok olan eski şiirlerimi yenileriyle demetledikten ve bu kitapta (Çile) derledikten sonra meydana gelen şu kadar parça şiir, şu ana kadar şairliğimin tam ve eksiksiz kadrosu oluyor. İşte şiir kitabım, bu, hepsi bu kadar; ve kitaba gelinceyedek başka hiçbir şiir, bana, adıma ve ruhuma mal edilemez.”[19]
Üniversitedeki memuriyetini elinden aldıkları gibi şairliği de O’ndan alacaklarını düşünmüşlerdi. Onlara göre fıkra, makale, tiyatro, konferans derken şairliği de kaybetmişti Necip Fazıl. “Bir mısrası, bir millete şeref vermeye yeter” denen şair hafızalardan silinmek isteniyordu. Çünkü O bir mümindi. Müşahhasla mücerret arasındaki farkı göremeyen, bu yüzden sürekli basit müşahhası ulvîleştiren adamlara Üstad, şöyle cevap verecekti: “Nereden biliyorlar çalışmadığımı, nasıl ihtimal veriyorlar şairi kaybetmiş olabileceğime? Ruh nescimi mikroskop altında, muayene ettiler de orada şiir hücrelerinin öldüğünü mü gördüler? Eğer incir ağacı olsaydım, mevsiminde yemişimi veremedim diye beni suçlandırmak, kısırlık töhmeti altında bulundurmak mümkündü. Fakat ben sanatkârım, mevsimlerimi kendim seçerim ve için için oluşlarımı belli etmeyebilirim.”
Üstad’ın şiirini tecrit edenler hedeflerine ulaşamadılar. Edebiyat meclislerinin kabul etmediği şiirler yüz binlerin dillerinde destanlaştı.
Tiyatroculuğu
“Örümcek Ağı” kitabı ile meşhur olan Necip Fazıl zamanla tiyatroya ilgi duyar. Ona göre tiyatro “tezin laf olmaktan çıkıp büyü olduğu yerdir.” Bu büyü insanlarla iç içe olduğundan tesir gücü diğer sanat dallarına nisbetle çok daha etkilidir. Tiyatro “ön tarafı açılır-kapanır bir mikap (küp) içinde hayatı yakalama” mücadelesidir.
Şehir Tiyatroları Genel Müdürü ve baş aktörü Muhsin Ertuğrul’un ısrarları Üstad’ın ilgisini tiyatro izleme düzeyinden tiyatro yazma seviyesine yükseltir. Böylece ilk tiyatro eseri olan Tohum’u kaleme alır. Eserin konusu, milli kurtuluş hareketinin ana üslerinden biri olan Maraş’ta maddeci Batı’ya, maneviyatla karşı koyuşun hikayesidir. Eser, Üstad’ın hakkında “Büyük aktör” hükmünü verdiği Muhsin Ertuğrul tarafından sahneye aktarılır. Münekkitler eseri ve sahneye uyarlanışını takdir ederler. Fakat halk alakasız kalır. Gerekçesi ise Üstad’ın ifadesiyle eserin “mücerret fikirlerle örülü diyalog manzumelerinden ibaret olmasıdır.”
Necip Fazıl yine mücerret fikirlerle örülü ikinci tiyatro eseri olan “Bir Adam Yaratmak”ı kaleme alır. Eser 1937 kışında yine Muhsin Ertuğrul tarafından sahneye taşınır. Bu kez halk tarafından büyük ilgi ile karşılanır. Uzun zaman kapalı gişe oynanır.
Künye, Sabır Taşı, Para, Nam-ı Diğer Parmaksız Salih derken 1949 senesine gelinir ve Üstat tiyatroya bir ara noktası koyar. 1964’de noktayı kaldırır. “Reis Bey”, “Ahşap Konak” ve “Siyah Pelerinli Adam”ı yazar. Noter huzurunda Necip Fazıl ve Şekspir’in tiyatrolarının dışında hiçbir eseri oynamayacağını söyleyen Muhsin Ertuğrul “Reis Bey’i gözyaşları içinde okur fakat oynanmasında görev almaz. Çünkü; şehir ve devlet tiyatroları Üstad’a kapatılmıştır.
Üstad’ın büyük mazlum Sultan Abdulhamid’i müdafaa ettiği tiyatrosu ise siyasi çevrelerde şok etkisi yapar. Ankara’da sahnelenen “Ulu Hakan Abdülhamid Han”ı Meclis teyakkuz halinde takip eder.
Usta aktörlerin ihaneti ve siyasi çevrelerin baskısı neticesinde Üstad’a sanat çevreleri(!)nin kapıları kapanır. Buna karşın ardına kadar milletin vicdanına giden yolun kapıları açılır. Üstat, yeni diyarda yeni oluşun mimarı olur. Şiirleri üç-beş müteşairin değil, bütün Anadolu gençliğinin hafızalarına kaydolur. Şehir Tiyatroları’nda oynanmayan eserleri belki usta rejisörler tarafından sahnelenemez fakat; “Reis Bey”’in “Abdülhamid”in etkisi bütün bir Anadolu’da hissedilir. |