13 Şevval 1429
13 Ekim 2008, Pazartesi
13 Şevval 1429
13 Ekim 2008, Pazartesi
Ayet
Muhakkak O (kur’ân), arşın sâhibi (Allah katında) yüksek mevkiye sâhip, çok şerefli, güçlü bir elçinin (Cebrâil’in, Allah’tan) getirdiği sözdür.
(Tekvir 19-20 )
hadis
Resullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın.
(Buhari, Edeb 12)

GİrİŞ Yap

Kullanıcı ismi:
Şifreniz:

Beni hatırla

...........................................
Şifrenizi mi unuttunuz
yoksa hâlâ üye değil misiniz? Hemen Üye Olun

Arama


Gelişmiş arama yap

Online Üye

Şuan Forumda: 49 (8 Kayıtlı ve 41 Misafir) bulunmaktadır.

Online   Elem-Tuana, muhakematçı, okyanus, turab, yüsra06 mesutizm
Tekil Mesaj gösterimi
Ebu-zer
Tecrübeli Üye
(Konuyu Başlatan)
 
Ebu-zer - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21.09.2007
Nerden: Almanya
Mesajlar: 183




Teşekkür etti: 870
Teşekkür aldı: 164 konuda 634 kere
kucult  büyük
"BİR KEŞF-İ KADİM OLARAK BÜYÜK DOĞU ve NECİP FAZIL"

Aksiyonu

Necip Fazıl, “Ulu Hocaların” yapamadığını yapıyordu. Kalemiyle, kürsüsüyle, “İşte iz, geliniz!” diyordu. Dergi sayfalarında bayraklaşan “Büyük Doğu” 1960’lı yıllardan sonra meydanlarda da dalgalanmaya başladı.

Üstat, Edirne’den Kars’a kadar gidilmedik yer bırakmadı. “Kim var diye seslenilince sağına ve soluna bakınmadan fert fert ben varım.” cevabını verici bir gençliği yetiştirmek için yollara düştü. Kahvehaneler, konferans salonları, meydanlar hiçbir beşeri otoriteden çekinmeksizin İslam’ı anlatan Abdulhakim Arvasi’nin müridini dinliyordu. Ajanların kimi simitçi, kimi su satıcısı kılığında izleyiciler arasında konuşmalarını dinliyor gerekli yerlere rapor ediyorlardı. Fakat O “Beni Allah tutmuş kim eder azat” diyerek korkuya meydan okuyordu.

Anadolu semalarında “Allah-u Ekber” seslerine ambargo uygulandığı, müezzinlere cebren “Tanrı uludur.” dedirtildiği o yıllara bizzat tanıklık eden simalardan Prof Dr. Recep Doksat Üstad’ın aksiyonunun ne derece bir önemi haiz olduğunu tayin ve tesbit ederken şöyle demektedir: “Gençtim, daha hamdım ve her yerde O’nun aleyhinde konuşmayı adeta alışkanlık haline getirmiştim. Henüz İslam’ın gıybet yasağını da müdrik değildim. Kendimi onu sevmemeye, beğenmemeye zorlamışım meğer!..

Bir gece, rüyada, bir vahadayım… Etraf kum, çöl… Birkaç ağaç ve halka olup bağdaş kurmuş beyaz maşlahlı, nur yüzlü şahıslar… Ortada bir ateş yanmakta… Ben, halkanın dış kenarına yakınım ve ayaktayım, o halkaya mensup olma şerefinden mahrumiyetin idraki içindeyim, fakat; halkanın dışındakilerle konuşacak kadar da yakınım onlara. Kırklarmış onlar! Tüylerim ürperiyor. Birde fark ediyorum ki halkanın ön sırasında, Necip Fazıl da oturmakta. Hayret ve biraz da haddini bilmez bir hiddetle en yakınımdakine soruyorum: “Bunun aranızda işi ne?” Muhatabım, elini dudaklarına götürüp “sus” diyor ve ilave ediyor: “Onun misyonu/aksiyonu var!”[20]

Üstad’ın misyonu, 40 yıllık mücadele hayatının son 30 yılında kendisiyle beraber olan şeker hastalığına, zindanlara, baskılara ve engellemelere aldırmadan İslam davası için gösterdiği fedakarlıkta ve neticesinde yetişen gençlikte açıkça görülmektedir.

Necip Fazıl’ın aksiyonun kıymetini takdir edebilmek için o günkü cemiyetin fotoğrafını ve Üstad’ın o fotoğrafta yaptığı değişiklikleri yakından tanımak gerekir. Bu noktada Üstad şöyle demektedir. “Biz mücadeleye başladığımızda önümüzde buzdan küfür dağları vardı. Onları hoh hohlarımızla erittik.” “Serseri kuşlar gibi dolaşırken Anadolu bozkırlarına bıraktığımız tohumlar görüyorum ki bugün gür ormanlıklar haline geldi.”
eski 01.12.2007, 02:20 Ebu-zer isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #5
Ebu-zer isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
 


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 17:53 .