15 Şevval 1429
15 Ekim 2008, Çarşamba
15 Şevval 1429
15 Ekim 2008, Çarşamba
Ayet
Muhakkak O (kur’ân), arşın sâhibi (Allah katında) yüksek mevkiye sâhip, çok şerefli, güçlü bir elçinin (Cebrâil’in, Allah’tan) getirdiği sözdür.
(Tekvir 19-20 )
hadis
Resullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın.
(Buhari, Edeb 12)

GİrİŞ Yap

Kullanıcı ismi:
Şifreniz:

Beni hatırla

...........................................
Şifrenizi mi unuttunuz
yoksa hâlâ üye değil misiniz? Hemen Üye Olun

Arama


Gelişmiş arama yap

Online Üye

Şuan Forumda: 53 (18 Kayıtlı ve 35 Misafir) bulunmaktadır.

Online   BERİRE, beyza, devr-i alem, Dilnihad, huzurislam26, KalbiDostum, karduası, kedi, lale, mdmd, Sakallı, siyahsancaktar, TeK_ÇaReM Dagistan, Hak-dilaram, kapına_geldim, kebirulcady06
Tekil Mesaj gösterimi
Ummu Seleme
GüzellikGöreninGözündedir
(Konuyu Başlatan)
 
Ummu Seleme - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 3.624




Teşekkür etti: 8.168
Teşekkür aldı: 2.542 konuda 7.565 kere
kucult  büyük
Ancak onun yer yüzünde muvazene unsuru olabilmesi de bu işi en kudsî, en büyük vazife bilmesine bağlıdır. İşte böyle bir vazifeyi üzerine alan bir millet bulunmadığı takdirde, yeryüzünde muvazeneden bahsetmek de mümkün değildir. Ne acıdır ki, 2-3 asırdan beri müminler, başkalarının muvazenesinin piyonları haline gelmiş ve bir türlü muvazenedeki gerçek yerlerini yakala*ya*ma*mışlardır. Müminin camisi, uyuşukların, miskinlerin yeri olmuş, tekkesi, zaviyesi aşktan mahrum insanların yatıp kalktıkları izbeler haline gelmiş, medresesi, skolastik Batı kültürünün tedris edildiği yer durumuna düşmüş ve müminler, bu halleriyle meselelerini, eski çağların dehlizlerinde anlatan insanlar durumuna düşmüş.. ve tabiî, devrini idraktan mahrum insanlar olarak da dünya muva*ze*ne*sinde ortaya herhangi bir ağırlık koyamamışlardır. Modern teknik ve teknolojide asrın önüne geçemedikten aşk-vecd içinde Sahabe seviyesinde bir hayat yaşamadıktan, Allah’la irtibat açısın*dan tabiinin ibadet ü taatı ölçüsünde bir kulluk sergileyemedikten sonra, Müslümanlık adına yapılacak pek bir şey olmaz zanne*di*yo*rum. Zira, asrını yaşamayan, problem ve dertlerine, kendi asrına göre mualece ve müdahalede bulunamayan insanın, Müslümanlık adı*na bir iş yapması da asla söz konusu değildir.

İslâmî onur ve gurur taşıyan her fert ve millet, mutlaka kendini cihad vazifesiyle vazifeli olarak görmelidir. Zaten kendinde böyle bir mesuliyet hissetmeyen fert ve milletlerin, İslâmî onur ve gurur*dan nasipleri olduğu da söylenemez.

Cihad, öyle bir vazife ve mükellefiyettir ki, bir cemaatin mutlaka kendisini bu işe vakfetmesi ve “ribat” yapması gerek*mek*te*dir. Böylece, iç ve dış düşmanlardan gelebilecek maddî-manevî her türlü saldırı önlenecek ve bu uyûn-u sahire (uyanık gözler) vasıtasıyla bütün bir millet, her türlü felâket ve helâketten kurtulmuş olacaktır. Bu gayret içinde olan insanların saniyeleri seneler, seneleri ise asırlar kadar bereketli sayılır. Onlar daha dün*ya*da iken ebediyeti yakalamış talihlilerdir. Hayatlarını vakıf haline getirmeleri sebebiyle de, yiyip içmeleri, yatıp uyumaları hep ibadet olarak kabul görecektir.

Bilindiği üzere hüsün-kubuh bahsinde hüsün, “hüsün liaynihi” ve “hüsün ligayrihi” olmak üzere ikiye ayrılır.

Bizzat güzel olanlara “hüsün liaynihi,” doğrudan doğruya güzel olmadığı halde, neticesi itibariyle güzel olanlara da “hüsün ligayrihi” denir. Cihad bunlardan “hüsün ligayrihi” kısmına dahildir. Bunun mânâsı şudur: Cihad, insanların öldürülmesi, beldelerin harab edilmesi itibariyle, doğrudan doğruya güzel değildir. Zira, o tahrip ve öldürme gibi güzel olmayan fiillere sebeptir. Cihadı güzelleştiren, vasıta olduğu şeylerdir. Mesela; Cihad i’lâ-yı kelimetullaha vesile olması; müminin yeryüzü muvazenesinde hakim hale gelmesi; Müslümanlığa ve Müslümanlara tecavüz edenlere karşı sindirici ve caydırıcı bir yanının bulunması; güçsüz ve mazlum insanların koruyuculuğunu derpiş etmesi açısından güzeldir. Binaenaleyh, denebilir ki, cihadın güzelliği "İ’lâ-yı kelimetullah" şartına bağlanmıştır. Evet, mümin cihad edecek; ata, uçağa binecek, tank ve uçaksavar kullanacak; ama bütün bunları, Allah’ın yüce adını yükseltmek gayesiyle yapacaktır.. evet işte müminin memur olduğu cihad budur.

Mücadele Allah için değil de hamiyet, kan, ırk veya başka “izm”lerin uğruna olursa buna cihad denmez. Allah Rasulü Buharî ve Müslim’de rivayet edilen:
“Kim Allah’ın yüce adını yükseltmek uğrunda savaşırsa, işte o Allah yolundadır” [6] hadis-i şerifleri ile cihadı gayet net olarak ortaya koymuşlardır ki; bunun mefhum-u muhalifi şudur: Bir kimsenin mücadelesi, Allah’ın yüce adını âfâk-ı âlemde bir bayrak gibi dalgalandırma yolunda değilse, o mücadele, Allah yolunda cihad değildir ve dolayısıyla da onda güzellik yoktur.

Evet, cihad, i’lâ-yı kelimetullah adına yapılır.. ve mücahid, Rabbinin yüce adını yüceltmek ve yeryüzünde karanlık bir nokta bırakmamak için cihad eder. Dağlar, vadiler aşar, ormanları geçer ve önüne okyanuslar çıktığı zaman da Ukbe b. Nafi gibi “Rabbim, eğer bu deniz önüme çıkmasaydı, Senin adını deniz aşırı ülkelere de götürecektim”[7] der inler. Onu tek başına bir adaya da koysalar, ihtimal başka buudlara ulaşmaya yollar arar, arar ve orada da cinlere ve ervah-ı habiseye Rabbinin adını duyurmak için çırpınır durur. Sanki böyleleri için Allah Rasulü (s.a.v),


“Cihad, kıyamete kadar devam edecektir” [8] buyurmuş gibidir.

Mekke’nin fethini müteakip birisi gelir ve “Ya Rasulallah! Ben hicret etmek istiyorum” der. Allah Rasulü (s.a.v);

“Fetihten sonra artık hicret yoktur; ancak cihad ve niyet vardır” [9] cevabını verir.

Mekke’nin fethine kadar hicretin bir mânâsı vardı. Ve hicret, o devrede aynı cihad demekti. Fetihten sonra ise hicret, cihadın önemli bir buudu haline geldi. Yani artık hicret, hicret olarak cihad değildir; değildir ama, yine de bir mânâda o hep vardır ve cihad ile gerçekleşecektir. Cihad için ise her zaman başka yere hicret şart değildir. Herkes, kendi bulunduğu yerde de cihad edebilir. Bu da bir bakıma, herkesin kendi çevresini gül bahçesine çevirip gül yetiştirmesi veya kendi dağlarını bağ haline getirmesi mücadelesi demektir. İş gelir başka yerlere göç etmeye dayanırsa elbette o da yapılacaktır.




[1] Bkz. Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 6/69; Yusuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 2/93-94
[2] İbn Kesîr, Tefsîr, 3/555
[3] İbn Hişâm, Sîre, 2/266-267
[4] İbn Kesîr, 3/565; Taberî, Câmiu’l-Beyân, 9/197-205
[5] Bkz. Âl-i İmrân, 104
[6] Buhârî, İlim, 45; Cihâd 15; Müslim, İmâre,149-151; Ebû Dâvûd, Cihâd, 26
[7] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, 4/106
[8] Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 5/106
[9] Buhârî, Cihâd, 27; Müslim, İmâre, 85; Ebû Dâvûd, Cihâd, 2
eski 09.09.2006, 20:06 Ummu Seleme isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #2
Ummu Seleme isimli üye'ye teşekkür edenler
 


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 22:46 .