Zaruret olmaz
Diyarbakır Adliyesinin müfettişlerinden biri bayram günü yörede[Van dolaylarında] kalır. Arvas’a ziyârete giden Müküs Kaymakamı “sen de gel” deyince peşlerine takılır. Ne zaman ki Kırmızı Kö
prüyü geçerler, ortalıkta manevi bir hava dolanır. Halbuki müfettiş yiyip içip piknik yapacaklarını sanmış, hatta heybesine iki şişe “arak” atmıştır. Anlatılmaz bir pişmanlık yaşar ve kabristanın altındaki taşlıkta şişeleri saklar.
Neyse dergâha ulaşır, huzura alınırlar. Müfettiş, Seyyid Fehim hazretlerini görünce bir muhabbet ummanına düşer ki nasıl anlatıla? O da halkaya katılır, kalbini feyz bereket sağanağına açar. Ancak büyük velî, bir ara kulağına eğilir ve “şişe ile tarîkat bir arada olmaz” diye fısıldar.
Müptelalıktan kurtulmak kolay mı? Gidip şişelerden birini kırar ama diğerini “ya krizim tutarsa” diye bir deliğe sokar. Dergaha girer girmez Seyyid Fehim hazretlerinin bakışlarına yakalanır, mübarek “git öbürünü de kır” buyururlar.
-Efendim içmeye istekli değilim, hani zaruret olursa...
Cevap muhteşemdir:
“Haramda zaruret olmaz!”
O saatten sonra alkolden buz gibi soğur, hatta daha evvel niye içtiğine şaşar. Seyyid Fehim hazretlerinden bahis açıldığında
“Çok ülke dolaştım, meşâyıhtan pek çok kimseyle tanıştım ama onun gibi ilim, hilm, letâfet sahibi görmedim” der, “o ne heybet, ne vakar?”