| Matüridiye Göre Hidayete Engel Olan Beşerî Engeller GİRİŞ:
Hidâyet olgusu, erken devirlerden başlamak üzere, kulların fiilleri bağlamında kader problemi ekseninde kelâm ilminin ilgi alanına girmiştir[1]. Hemen hemen bütün kelâm ekolleri, hidâyetin İlâhî kaynaklı olduğunu kabul etmekle birlikte, mahiyeti ve hidâyete ulaşma noktasında kulların rolleri konusunda farklı görüşlere sahip olmuşlardır[2]. Öte yandan hidâyetin oluşumunda İlâhî ve beşerî faktörler, kelâm bilginlerini meşgul ederken, hidâyete engel olan beşerî zaaflar da konu bağlamında ele alınmıştır[3].
Problem, Kur'an verileri çerçevesinde ve Mâtüridî’nin hidayet kavramıyla ilgili yorumları doğrultusunda ele alınmıştır. Müellif konuyu sistematik bir yapıda işlememiştir. Ancak “hidayet engelleri” etrafında oluşan etkenler, eserlerde farklı platformlarda değinilmiştir. Bu makalede, söz konusu mesele ile ilgili bilgilerin derlemesine gayret gösterilmiştir. Bu nedenle çalışmanın sistematik yapısı, Mâtüridî’nin verileri doğrultusunda, makale yazarı tarafından şekillendirilmiştir.
Kur'an Terminolojisinde Hidâyet Kavramı:
Doğru yola gitmek ve göstermek, bir amaca ulaşacak yolu belirtmek, bir gaye için kılavuzluk etmek anlamlarında olan hidâyet terimi, Kur'an-ı Kerim’de çeşitli isim ve fiil sığaları şeklinde 300’den fazla bulunmaktadır. Öncelikle ALLAH kaynaklı olarak kabul edilen hidâyet, başta Kur'an olmak üzere kutsal kitaplar[4] ve melekler gibi başka vasıtalara da izafe edilmiştir[5]. Bazı hadislerde ise Hz. Peygamber ve insanlar, hidâyet aracısı olarak zikredilmiştir[6].
Kur'an’daki hidayet bağlantılı terimlere dikkat edildiğinde, bu eylemin bizzat kişinin iradesiyle gerçekleştiği görülmektedir[7]. Nitekim Râğıb el-Isfahânî’nin hidâyet terimi tanımında yer alan, “ilk bakışta farkedilmeyen yollarla bütün yaratıklara ve özellikle ilâhî emirlere muhatap olan insana yol gösterme” tarzındaki ifadeler, hidâyette bireysel irade ve gayretin önemini vurgulamaktadır[8].
Hidayetin ALLAH’ın yaratması sonucu olduğunu kabul eden Mâtüridî’ye göre kul, iradesi doğrultusunda ona ulaşır veya vazgeçer. Buna göre küfrü tercih eden kimseyi ALLAH hidayete ulaştırmaz. Böyle bir kişinin hidayete erişmesinde peygamberin de bir fonksiyonu olamaz[9]. Mâtüridî bu görüşüyle, cebir anlayışı karşıtı bir vurguda bulunmaktadır. Zira o “hür irade” prensibine büyük önem vermektedir. Buna göre ALLAH’ın müdahale etmemesi, bireysel özgürlüğün bir sonucudur. Nitekim müellifin inanç konularına yaklaşımı, vahiy, akıl olgu bütünlüğü içerisinde olduğundan, konuyla ilgili tespitlerinde onun kader anlayışıyla ilgili önemli alt yapısı bulunmaktadır[10]. Nitekim Mâtüridî’nin konuyla ilgili olarak “ALLAH onların zulüm ve küfrü ihtiyar ettiklerini ve de tövbe etmeyeceklerini bilince, onları hidayete erdirmemiştir” şeklindeki ifadesi[11], konumuza açıklık getirmektedir. Zira Mâtüridî’ye göre nurun zıddı olup, aynı zamanda karanlık anlamında olan zulüm, şirk ve küfrün bir meyvesidir[12].
Kur'an verileri çerçevesinde hidâyet dört ana boyutta tahakkuk ettiği anlaşılmaktadır:
1-Her mükellefe lütfedilen akıl ve idrak yetenekleriyle hayatını sürdürmeyi sağlayan zorunlu bilgiler.
2-Vahiy ve peygamber yoluyla yapılan davet ve onlar tarafından hakikatlerin beyanı[13].
3-Hidâyete yönelen kimselere ALLAH’ın lütfettiği tevfik.
4-Hidayete hak kazananları ahirette cennetle ödüllendirme[14].
Bu tür sıralama, birbirinin neticesi olarak kabul edilmiştir. Ancak bazı durumlarda bir önceki hidâyet gerçekleşmişken, bir sonraki devreye girmeyebilir. Tamamen ilâhî iradeye yönelik hidâyet aşamaları içerisinde insanla direkt bağlantılı olanı, ikinci merhaledeki “çağrıda bulunmak ve tanıtmak”tır[15].
Mâtüridî’ye göre iman ve hidayete ulaşmanın bazı öncülleri vardır. Bu öncüllerin ardından hidayet ve iman, özgür iradesiyle istemde bulunan kişiye nail olur. Müellif bu öncüller arasında ALLAH’ı nazar bağlamında zikretmenin önemli bir yeri olduğunu vurgular[16]. Zira ona göre nazar ve tefekkürü terkeden kimseler, peygamberi de yalanlayarak, hidayetten uzak kalmaktadırlar[17]. |