| Adetullah (İlahi Kanunlar) daki İstisnaların Hikmeti
İnsanı îman ile mükellef kılan ve onu bu maksad ile dünyaya gönderen Cenâb-ı Hakk, beşerin içinde yaşadığı alemi de adetullah denilen birtakım ilâhî kanun ve kaidelere tabii kılmıştır. Mesela, güneşin doğup batması, gündüz ve gecenin birbirini takib etmesindeki intizam gibi ilâhî tayinle olan bu gibi hususlar, asla değişmez ve değiştirilemezler.
.....
Bu takdirde, beşeriyyeti Hakk'a davetle mükellef bulunan peygamberlerin muvaffakiyeti için Mevlâmız, kendi ta'yin ettiği kanunlarla îzahı Kâbil olmayacak surette tecelliler zuhur ettirir. Peygamberlerin mucize suretiyle ortaya koydukları harikalar, işte bu keyfiyetin netîcesidir. Ki bu da, aklı kifâyet etmeyen ve inat yoluna sapmış olanların mutlak mazeret yolunu kapatmak içindir.
İnsan nezdinde âdetullaha sığmaz gözüken bu gibi tecelliler, Rabbin beşeriyete büyük yardımı ve ikramıdır. Bundan dolayıdır ki, peygamberler vazîfelerini görürlerken büyük bir imkansızlığa maruz kalmadıkça bu yola baş vurmamışlardı. Onların varisi olan veliler de, kendi salahiyet ve iktidarları nisbetinde aynı zaruretle keramet gösterirler. Ancak aslolan keramet değil, istikamettir. Zîra keramet, bir ibadet değildir.
Bu hususta sayısız örnekler verilebilir:
Hz. Mûsâ'ya îman eden kavme sıptî, îmansız Firavun kavmine ise kıptî denir. Firavun ve kıptî kavminin sıptilere zulmü, Kızıldeniz'de boğulup helak olana kadar devam etti.
Hz. Mûsâ'nın mucizelerinden biri de, asasını Nil nehrine vurması ve Nil'in suyunun kıptilere kan haline gelmesi idi. Nil, sıptiler içerken ve kullanırken aslî berraklığını muhafaza ediyor, kıptilere ise kan oluyordu.
Mevlânâ (k.s.), sıptî ile kıptî arasındaki bu manevî farkı şu sekide anlatır:
"Bir kıptî hararetten kavrularak bir sıptî'nin evine geldi. Dedi ki;
" Ben senin dostun ve akrabanım. Bugün ise sana şiddetle muhtaç haldeyim."
"Kendin için Nil'den bir tas su doldur da bu eski dostun senin elinden su içsin.'"
"Kendin için doldurursan, içindeki kan olmaz. Saf ve sihirden azade olur, diye uzun uzun yalvardı. Sıptî, kıptînin mucizeyi idrak etmesi için Nil'den bir tas su doldurdu. Ağzına götürüp yarısını içti. Tası kıptî tarafına eğdi ve: "Haydi iç! " dedi.
"Kıptî, sevinerek ağzını uzattı, lakin su kıpkızıl kan oldu. Bunun üzerine sıptî, tası kendine çevirdi. Kan, tekrar saf su haline döndü. Kıptî öfkelendi. Hiddeti geçinceye kadar oturdu. Ve sıptîye döndü:
"Ey kardeş! Bu düğümün çözülmesi nasıl olur? Bunun esrarı nedir? dedi"
Sıptî:
"Nil'in bu tatlı ve berrak suyunu ancak Mûsâ'nın dînine inananlar içebilir. Sen de Firavunluk yolundan ayrılıp Mûsâ yoluna girersen ancak bu suyun berraklığına ve lezzetine kavuşabilirsin!" dedi.
Sıptî, kıptîye nasîhata devamla;
"Ay ile sulh halinde olabil ki, mehtabı göresin'' (Burada aydan maksat, Hz. Mûsâ (a.s.), mehtap ise, peygamber mucizesidir.)
"Allah'ın has kullarına karşı kinin, seni kör ve sağır ederek arana binlerce perde germiş "
"Sapıklık ve küfür vadîsinde körü körüne dolaşıyor, hakîkate ama oluyorsun''
"Dağ gibi küfrünü istiğfar ile erit ki, hidâyet bulasın! O zaman marifeti bulanların kadehinden sen de nasîbini alırsın!"
"Allah (c.c.), Nil suyunu kafirlere haram edince, sen bir hile ile, yani beni vasıta kılarak onu nasıl içebilirsin?"
"Ey kıptî, Nil'in haddine mi? İlahî emri terketsin de kafirlere su olsun"dedi.
Mevlânâ (k.s.), cemâdâttan, yani cansız zannedilen eşyadan gelen musîbetlerin kuru bir tabiat hadisesi olmayıp, ilâhî tanzîm ve ilâhi emir ile şekillendiğini ve idrak sahiplerine bir ibret tablosu olduğunu şu beyitleri ile îzah eder:
"Nil nehri ve Kızıldeniz, Allah'ın emri muktezasınca Mûsâ (a.s.) ve tabilerine yol vermiş; Firavun ve askerlerine ise, o yolu kapayıp helak etmiştir"
"Böylece Cenâb-ı Hakk, şuursuz zannedilen Nil ve Kızıldeniz'e onlara has bir idrak verir de, Mûsâ (a.s.) ile Firavun'u ayırt ederler"
.......... Devam edecek |