| Şeref Üyesi (Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 12.02.2008
Mesajlar: 201
Yarışma Puanı: 820 Teşekkür etti: 1.425
Teşekkür aldı: 184 konuda 717 kere
| "Buna muKâbil aklı olan Kâbil, bu aklın aczi sebebiyle isyana düşüp adeta akılsız ve idraksiz bir hale gelir. Katlettiği kardeşinin cesedini ne yapacağını şaşırır"
Kâbil, kadın yüzünden salih kardeşi Habil'i katleder. Cesedini ne yapacağını bilemez. Sonra ölü bir kargayı, diğer bir karganın toprağı kazıp gömdüğünü görür.
"Yazık bana! Bir karga kadar dahî olamadım!" der.
"Akıl, ilâhî terbiye ile mü'minlere yağmur gibi rahmet olur da, lakin ilâhî gazaba, sille-i Rahmanî'ye müstehak olana damlası düşmez!"
"Bu hal, peygamberlerin mucizelerinde mütemadiyen görülür. Onlar, tasa ve asaya ruh verirler"
Ebû Cehil'in elindeki taşlar, Peygamber'imizin mucizesi olarak lisana gelmiş:"Lailâhe illallah, Muhammedü'r-Rasûlullah!" demiştir.
Asa ise, Hz. Mûsâ'nın elinde ejderha olmuş, Firavun'u korkutmuş ve sihirbazların ortaya attıklarını bir anda imha etmiştir.
Devamla Mevlânâ (k.s.) buyurur:
"O halde, diğer cemâdâtı, yani cansız zannedilenleri de bu zikreden taş parçaları ve asa ile kıyas et!"
Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.), beraberinde Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali (r.a) olduğu halde Uhud'a çıkmışlar idi. Uhud, üzerindeki bu manevî şahıslardan dehşete gelerek sallandı. Efendimiz (s.a.):
"Sakın ol ey Uhud! Üzerinde bir nebî, bir sıddîk ve iki şehîd var!" buyurdu
Mevlânâ (k.s.) lisan-ı hal ile cemâdâtı konuşturur. cemâdât derler ki,
"Biz Allah'ı biliriz ve O' na itaat ederiz. Tesadüfi ve abes olarak yaratılmamışızdır."
"Biz bütün cemâdât, Kızıldeniz'e benzeriz. Zira o, batırıp boğacağı Firavun ve kavmini, Allah'ın yardımıyla Hz. Mûsâ (a.s.) ve kavminden ayırdetti."
"Keza, asî Karun'u yerin dibine geçirip helak eden de biziz!"
"Bizi ay gibi farzedin ki o, Allah Rasûlü'nün işaretini ve emrini işitince hemen yarıldı ve semada iki parça göründü"
Muhiddîn A'rabî Hazretleri buyurur:
"Bütün varlıklar kendi haline mahsus bir surette Allah'ı zikrederler. Yalnız onların bu halleri birbirinden farklıdır. En alt derecede cemâdâttır. Yani taş, toprak, su, madenler v.s gibi cansızlar alemidir.
Enbiya sûresi, âyet 79'da:
"Kuşları ve tesbîh eden dağları da Davud'a boyun eğdirdik. (Bunları) yapan da biziz" buyurulur.
Cemâdâttan sonra nebatat gelir. Bunların su, hava ve güneş gibi birtakım ihtiyaçları vardır. Cemâdâttan daha mütekamildirler. Toprağı emip aldıkları birtakım kimyevî maddeleri, ilâhî tayinle terkib edip rengarenk çiçekler, yapraklar ve meyveler vücuda getirirler.
Sonra hayvanat gelir. Bunların hayatî fonksiyonları nebatattan daha mütekamildir. Bundan dolayı ihtiyaçları çoğalmıştır.
İnsanın ise, zevalde de kemalde de ufku daha geniştir. Bu, onun îman teklifine muhatab olmasının tabiî bir neticesidir. Gerçekten insanı benlik, hayalat, havatır, dünyevî ihtiraslar, devamlı gaflete sevk eder. Nitekim Hacc sûresi âyet 18'de buyurulur:
"Görmez misin ki, göklerde ve yerlerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların bir çoğu Allah'a secde ediyor!"
Bu âyet-i kerîme, yukarıda geçen dört sınıfın halini durumlarına göre tavsif ediyor.
Demek ki canlıdan cansıza bütün alem, ilâhî bir tanzîme tabidir. O derecede ki, peygamberler bile, ancak kendilerine bahşedilen ilâhî tasarruf kadar gaybe muttali olabilirler. Şeyh Sadî Gülistanı'nda der ki:
"Bir kişi Hz.. Ya'kûb'a:
"Ey kalbi münevver, akıllı peygamber! Yusuf'un gömleğinin kokusunu Mısır'dan gelirken duydun da, neden yanıbaşındaki kuyuya atılırken onu görmedin?" der.
Yakup (a.s) cevaben:
"Bizim bu hususta nail olduğumuz ilâhî nasîb, çakan şimşekler...
Bundan dolayı gerçekler, bize bazan ayan olur, bazan kapanır" buyurur.
Cenâb-ı Hakk, Ahzab sûresi, 72. âyette buyurur: "Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar, bunu yüklenmekten çekindiler. Mesuliyetinden korktular. Onu, yani emaneti ilâhiyyeyi insan, çok zalim ve çok cahil olduğu için yüklendi."
Burada "emaneti yüklenmek", çok çeşitli manalara hamlolunabilirse de, ekseriyetle kabul olunan görüşe göre, îman ve amel-i salih mükellefi durumuna girmektir. İnsan, bu yükün ağırlığını layıkıyla takdir edememiş olduğundan dolayı cahil ve zalûm (çok zulmedici) sıfatlarıyla tavsif olunmuştur. Bu tavsif, emanetin ağırlığını tebarüz ettirmek içindir.
Yasin Sûresi, 77. âyette de:
"O (inkarcı) insan görmedi mi? Biz onu bir nutfeden yarattık. Şimdi de (bize) aşikar bir düşman kesiliverdi " buyurularak, insanın korkunç gafleti izah edilir.
İnsan, ciddî bir îman şuuru ile Rabbine döner, ihlasla kulluk ederse, her hususta ilâhî bir yardıma mazhar olur. cemâdât emrine amade kılınır. Kendisindeki meknuz ilâhî tecellilerin sırları, eşyanın hakikati ona fâş olur. Aksi halde gaflete düşüp dünyanın gel-geç fani lezzetlerine kanarsa, ebedî bir hüsran ve aldanışa duçar olur.
Muhiddîn-i A'rabî (k.s.), Kur'an hakîkatlerinin derinliğine ancak kalbi inceliklerle varılabileceğini buyurur.
Allah'ın bütün isimleri, muhlis bir ağız ve kalple zikredildiğinde ism-i azamdır.
Rivâyet edilir ki, Hz.. Ali (r.a.) bir ağaç altında otururken bir fakir gelip ihtiyaçlarını arz eder. Hz. Ali (r.a), yerden bir avuç kum alır, okur. Fakire uzatır. Fakir, kumların altın tozu haline geldiğini görünce sevinir, şaşırır ve yalvararak:
"Ya Emîre'l-mü'minîn, ne olur, Allah aşkına bana okuduğunu öğret!" der.
Hz. Ali (r.a), Fatiha sûresini okuduğunu söyleyince fakir, yerden bir avuç kum alır, okur. Bir değişiklik olmaz. Merak ile Hz. Ali'ye:
"Bu hal nedir? Neyin nesidir?" der.
Hz.. Ali (r.a.):
"İkimiz de Fatiha okuduk... Bu, ağız ve kalp farkıdır... " buyurur.
Daima maneviyat, maddeden üstün gelince, maddeyi tesiri altına alır. Çanakkale Harbindeki İngiliz kumandan ve tarihçi Hamilton:
"Bizi Türkler'in maddî gücü değil, manevî gücü mağlup etmiştir. Onların atacak barutu bile kalmamıştı. Fakat biz, gökten inen güçleri müşahede ettik!" demiştir.
Yazımızın başında da ifade etmiş olduğumuz gibi bütün kainat, ilâhî irade ve ilâhî tanzimin emrindedir. Kur'an-ı Kerim'de
"Akıl (basiret) sahipleri için çok ibretler vardır!" buyurulmaktadır.
Dünya akıllılar için ibretlerin sergilendiği bir yerdir. Ahmak ve gafiller içinse, mahv-u helak ülkesidir.
Ya Rab! Esmâ-yı ilâhiyyenin tecellîsinde Hâdî ism-i şerîfinin galebesine mazhar kılarak hayatımızı, gösterdiğin doğru yolda idame ettirmeyi bizlere nasîb eyle!...
O. N. Topbaş |