19 Şaban 1429
21 Ağustos 2008, Perşembe
19 Şaban 1429
21 Ağustos 2008, Perşembe
Ayet
Ey iman edenler! Aranızda gizli konuşacağınız zaman günahı, düşmanlığı ve Peygamber'e karşı gelmeyi fısıldamayın. İyilik ve takvayı konuşun. Huzuruna toplanacağınız Allah'tan korkun
Mücâdele-9
hadis
İnsanlar arasında ara bozma niyeti ile laf götürüp getirmek, insanlara hakaret etmek ve sövmek, kendi ırkını üstün görüp başka milletleri aşağı görmek..İşte bu 3 davranış, cehennemdedir. Bunlar, bir mü’minin ahlakında yer alamaz.
Taberani

GİrİŞ Yap

Kullanıcı ismi:
Şifreniz:

Beni hatırla

...........................................
Şifrenizi mi unuttunuz
yoksa hâlâ üye değil misiniz? Hemen Üye Olun

Arama


Gelişmiş arama yap
Hak-dilaram Sözlük

Yürek Yangınları

Online Üye

Şuan Forumda: 75 (20 Kayıtlı ve 55 Misafir) bulunmaktadır.

Online  ...SoNsUzLuK..., adımmaviş, Almula, beyza, canane, DeRCan, dilerim, Dilnihad, Gülzar-ı İrfan, gulbahar, kebirulcady06, maklube, mselim, okyanus, siyahsancaktar, zenciiRii antioxidan, hafsa


Admin :: S.Mod :: Mod :: Yazarlar :: İmtiyazlı Üye
Tekil Mesaj gösterimi
Ummu Seleme
GüzellikGöreninGözündedir
 
Ummu Seleme - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 3.148



Yarışma Puanı: 1330
Teşekkür etti: 6.305
Teşekkür aldı: 2.010 konuda 5.814 kere
kucult  büyük
Mecelle'den Ölçüler

Tarihimizdeki ilk medenî kanun olan Mecelle, büyük hukukçu Ahmet Cevdet Paşa’nın başkanlığını yaptığı bir komisyon tarafından, 1869–1876 yılları arasında hazırlanmıştır. 18. yüzyılın başlarında Avrupa’da görülen her sahada kanun koyma faaliyetlerinin tesiriyle Osmanlı Devleti de, ihtisaslaşmaya giderek çeşitli kanunlar hazırlamıştır. Aslında Osmanlı Devleti’nde kanunlaştırma faaliyetleri çok daha eski dönemlere kadar gitmektedir. Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Kanunî Sultan Süleyman başta olmak üzere hemen hemen her padişah, çok sayıda kanun çıkarmıştır. Hattâ ‘Kanunî’ unvanı da, Sultan Süleyman’a kanun koyarak adalete olan derin bağlılığını göstermesi dolayısıyla verilmiştir. Mecelle, ülkede uygulanmakta olan İslâm hukukuna ve Hanefî mezhebine ait hükümlerin derlenmesiyle meydana getirilmiş bir medenî kanundur. Mecelle’ye kadar çıkarılan kanunlar, fıkıh kitaplarında çok fazla yer almayan örfî hukuk konularıyla ilgilidir. Mecelle ile fıkıh konuları kanun hâline getirilmiştir.

Mecelle 1851 maddeden ibarettir. Medenî hukukun en önemli bölümünü meydana getiren evlenme, boşanma, nafaka ve neseb gibi aile ve şahıs hukukuna, mirasa, vasiyete ve vakfa dâir hükümler Mecelle’de yer almamıştır. Mecelle’nin dışında kalan bu konular yine İslâm hukuku esaslarıyla tanzim edilmiştir.

Mecelle’nin 2–100. maddeleri küllî kaideler olarak adlandırılmaktadır. Bunlar belli bir konuya ait olmayan genel içtihad kaideleri olup, İbn-i Nüceym’in El-Eşbah ve’n-Nezair’i gibi fıkıh kitaplarından derlenmiştir. Bu genel kaideler Mecelle’nin diğer maddelerinin yorumlanmasında kullanılmıştır. Günümüz hukukçuları da kanunları yorumlarken söz konusu genel kaidelerden faydalanmaktadır.

Mecelle’nin genel kaideleri hakkında çok sayıda eser kaleme alınmıştır. Günlük hayatta bir ölçü olarak kullanılabilecek pek çok genel kural vardır. Bunlardan önemli bazılarını misâl verecek olursak:

Genel kuralların ilki, Mecelle’nin 2. maddesindeki “Bir işten maksat ne ise, hüküm ona göredir.” kaidesinin temel felsefesi, “Ameller niyetlere göredir.” hadîs-i şerifinden çıkarılmıştır. Bu kaide, hayatın her alanını kuşatan genel bir ölçüdür. Yani kişinin niyeti, maksadı ne ise, yaptığı işe ona göre değer ve hüküm verilir. Maksadı rejim yapmak olan kimsenin orucu makbul olmaz. Gösteriş için hayır kurumlarına yardım eden veya reklâm için lösemili çocuklara destek olan bir insanın yaptığı işin değeri de maksadıyla doğru orantılıdır. Dünyalık için hayır yapan kimsenin âhirette alacağı bir şey olmaz. “Şu adam, ne de kahraman!” desinler diye savaşan, şehitlik mertebesine ulaşamaz. Buradan hareketle yoldaki taşı kenara atmak için tekme vuran kişinin attığı taş birisinin gözünü çıkarırsa, ona göz çıkarma cezası verilmez.

Mecelle’deki küllî kaideler, bir bütün olarak ele alınmalıdır. Aksi takdirde yanlış anlamalara yol açılabilir. Meselâ kusur ve mesuliyetle ilgili olarak 87. maddede yer alan “Mazarrât menfaat karşılığıdır.” kaidesi, 2. maddenin tefsiri esnasında göz önünde bulundurulmalıdır. Yani bir faaliyet, fiil veya eşya kime aitse, kim bunlardan fayda sağlıyorsa, bunlardan doğacak zarar da, ona ait olacaktır. Meselâ; bir işletme sahibi hiçbir kusuru bulunmasa, her türlü tedbiri önceden almış olsa bile, işletme faaliyetinden doğabilecek zararları karşılamak mecburiyetindedir. Böyle bir durumda işletmeci “Niyetim ve maksadım zarar vermek değildi.” dese bile, maddî zararı tazmin etmek mecburiyetindedir. Ama bu arada işletmede işçiler ölmüş ise kısas hükümleri tatbik edilmez, niyeti işçinin ölümü olmadığı için sadece maddî tazminata mahkûm edilir. “Külfet nimete ve nimet külfete göredir.” maddesi de aynı mânâya gelmektedir. Külfet, nimete; borç, ganimete göredir. Yani bir şeyden faydalanan onun külfetine de katlanır. Bir evde oturan o evin tamirini, bakımını yapar.

“Şek ile yakîn zâil olmaz”
“Şek”; şüphe ve tereddüt mânâsına gelir. “Yakîn” ise, doğruluğu kesin olan bilgi demektir. Buna göre “şek ile yakîn zail olmaz” ifadesi, şüpheli bir şey yüzünden kesin doğru olan bir şey terk edilmez, mânâsına gelmektedir. Meselâ; bir memur devletin 30 lira kazanması kesin olan bir işini terk edip, 300 lira kazanma ihtimaline binaen işlem yaparsa ve sonunda da devleti zarar ettirirse cezaya çarptırılır.

Çünkü yukarıdaki kaideye göre, cepteki 10 lira gelecekte kazanılması muhtemel 100 liradan daha kesindir. Aynı hüküm gereğince dürüst olduğunu bildiğimiz bir kimsenin dolandırıcı olduğunu duysak, hemen öyle olduğuna hükmedemeyiz. İnanan kimseler hakkında bir kısım iddialar kulağımıza gelse de, kesin delil ortaya konuncaya kadar onlara olan güvenimiz ortadan kalkmaz. Bu, Bediüzzaman Hazretleri’nin ‘Hakikat Çekirdekleri’nde bahsettiği “Muhakkak maslahat, mevhum mazarrata feda edilmez.” şeklindeki düsturuyla da uyum içindedir.

“Beraat-i zimmet asıldır”
Yani bir kimsenin masum ve suçsuz olması esastır. Suç veya hata iddia ediliyorsa ispatlanmalıdır. İspatlanıncaya kadar, her insan suçsuzdur. Hakkında mahkemede karar verilinceye kadar, her zanlı masumdur. Gazetede veya televizyonda bir insan hakkında çok ciddi suçlamalarda bulunulabilir. Her ne kadar basında çıkan şeyler o insanın şeref ve haysiyetini yaralasa da, hakkındaki iddialar mahkemede ispatlanıp karar verilinceye kadar o kimse masumdur. “Falan şöyle yapmış, filan böyle söylemiş.” dense de ispatlanıncaya kadar bu sözlere inanılmaz. Çünkü beraat-i zimmet asıldır.

“Beyyine, müddei için ve yemin münkir üzerinedir”
Bir iddiada bulunan onu ispatlamak zorundadır. Karşı taraftan onu ispatlamasını bekleyemez. Hiç kimseye sahtekâr olmadığını ispatla veya katil olmadığını ispatla denemez. Böyle bir iddiada bulunan, iddiasını ispat etmelidir. Buna karşılık iddia sahibi iddiasını ispatlayamazsa, karşı taraftan yemin etmesini isteyebilir.

“Hatası zâhir olan zanna itibar yoktur”
Bir zannın hatalı olduğu açıksa, ona itibar edilemez. O zan muteber olmadığından, o zanna dayanılarak yapılan şeylere de itibar olunmaz. İnsanlar hakkında kötü düşünceler beslemek, onları bir şeylerle suçlamak herhangi bir delile dayanmadığı sürece hatalıdır. Çünkü hüsn ü zan esastır. “Tevehhüme itibar yoktur” kuralı da benzer bir hüküm getirmektedir. Yani delile dayanmayan ihtimale itibar edilmez.

“Kelâmda asıl olan, mânâ-yı hakikîdir”
Söylenen bir sözde asıl olan, gerçek mânâdır. Gerçek mânâ varken mecaz mânâ aranmaz. Zîrâ mecaz, gerçek mânânın dışındadır. Ancak bir sözün gerçek mânâya yorulması mümkün olmazsa, mecaz mânâya yorulur. Fakat bu hükmün genel bir terbiye sistemiyle kalblerde oturaklaşmadığı ve suizanların alabildiğine yaygın olduğu toplumlarda, insanların apaçık sözleri dahi hiç olmayacak mânâlara çekilebilir, sözlerinin altında gizli mânâlar aranır, insanlar takiyye yapmakla suçlanır veya hayatını milletine ve dinine adamış insanların apaçık sözlerine inanılmaz, bu kimseler vatan ve din düşmanı olmakla suçlanır.

“Meşakkat teysiri celb eder”
Yani darlık vaktinde kolaylık göstermek gerekir. İslâm dininin ve hukukunun genel bir hususiyeti zor durumda kalana kolaylık göstermektir. Bu maddenin, borçluya durumunu düzeltinceye kadar süre vermek, ihtiyaç sahibine yardım etmek, çocuğa ve yaşlıya destek olmak, sadaka, zekât, sıla-i rahim gibi çok sayıda uygulama alanı bulunmaktadır. Bir zelzele veya sel afetinden sonra devletin çiftçi borçlarını ertelemesi veya uzun vadeye yayması bugün de bu hükmün uygulanmasına güzel bir örnektir.

“Zaruretler memnû olan şeyleri mubah kılar”
Bu maddeye göre, zaruret derecesinde bir ihtiyaç ortaya çıktığında, yasak olan bir kısım şeyler zarureti ortadan kaldırma ölçüsünde yapılabilir. Açlıktan ölüm derecesine gelmiş olan kimse, rastladığı bir bahçedeki meyvelerden yiyerek ölmekten kurtulabilir. Suiistimale uygun olan bu madde, “Zaruretler miktarlarınca takdir olunur.” denilerek diğer bir madde ile sınırlanmıştır. Yukarıdaki örnekte başkasının bahçesine giren kimse açlığını giderdikten sonra daha fazla zarar vermeden dışarı çıkmalıdır. Bu hükmü destekleyen ve tadil eden diğer bir hükümde, “Iztırar gayrın hakkını iptal etmez.” denmektedir. Iztırar, bir işi işlemeye mecbur olmak demektir. Açlıktan ölmek üzere olan bir kimse başkasına ait bir yiyecek ile ölümden kurtulabilir. Ancak daha sonra yediklerinin ücretini sahibine ödemek zorundadır.
__________________
Eğer Çekemezsen Gülün Nazını Ne Dikene Dokun Ne Gülü İncit,Sahrada Mecnun Değilsen,Ne Leyla`yı Çağır,Ne Çölü İncit..


جزاك الله خيرا
eski 15.02.2008, 14:49 Ummu Seleme isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #1
Ummu Seleme isimli üye'ye teşekkür edenler
 


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 21:55 .


Page generated in 0,26400 seconds with 17 queries