İşte bu aşk
o farkı doğurdu!
Ashabdan Cabir bin Abdillah radıyallahu anh diyor ki:
“Bana bir hadis söylendi. Daha önce onu duymamıştım. Hemen bir deve buldum. Hazırlığımı yaptım. Bir ay yol kat edip Şam’a vardım. Abdullah bin Üneys’in yanına vardım. Kapıdakine dedim ki:
- ‘Cabir kapıda de.’ dedim. Gitti. ‘Cabir bin Abdillah mı?’ diye sormuş. Kapıdaki geldi, bana sordu. Ben de: ‘Evet.’ dedim. Dönüp haber verdi. Elbisesini toparlayarak bana doğru geldi. O bana sarıldı, ben ona sarıldım. Dedim ki:
- ‘Kısas konusunda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden duyduğun bir hadisi işittim. Ben o hadisi duymamıştım. O hadisi ben duymadan sen ölürsün veya ben ölürüm diye korktum.’ O da o hadisi bana duyduğu gibi nakletti.
Kervana Katılanlar
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin mirasının ilk hizmetkârı sahabiler oldu. Veda hutbesindeki emre uyarak karış karış gezdiler coğrafyayı. Biri Mısır’a gitti, orada binlerce insana ışık saçtı. Öbürü Küfe’ye gitti, orayı aydınlattı. Diğeri Şam’a gitti, orada hizmete katıldı. Binlercesi hem cihad ettiler, hem ilim yaydılar.
Onlardan bu mirası devralan ikinci kuşak tabii nesli de o himmeti düşürmeden emaneti yerine getirdiler. İkinci kuşak da tarih yazdı. Benzeri tekrarlanması zor, dillere destan bir gayret gösterdiler.
Birinci asrın sonunda Ömer bin Abdülaziz’in gayretiyle, sözlü olarak ezberlemeye dayalı yürütülen bu çalışmalar yazıya döküldü. Ehil isimlerden, bildiklerini yazmaları istendi. İkinci asrın sonuna gelindiğinde bir tarafta kütüphane gibi âlimler, diğer tarafta mescidlerde, yol kenarlarında, bir ağacın altında hadis okutan binlerce âlim çıktı ortaya.
Bu muazzam çalışmaya doğal olarak yarı bilenler; hatta bilmediği halde bildiğini zannedip katılanlar da oldu. Çünkü geçer akçe hadis bilmekti. İşinin yürümesini isteyenin bir hadis dosyası açması en uygun iş sayılıyordu. Hadis hayat demekti.
İkinci asrın sonunda gelinen nokta, iyi bir eleme ve sınıflandırma noktasıydı. Kaybolma tehlikesi gitmiş, karışma tehlikesi belirmişti.
devam..