11 Cemaziye'l-Evvel 1429
16 Mayıs 2008, Cuma
11 Cemaziye'l-Evvel 1429
16 Mayıs 2008, Cuma
Ayet
Ey iman edenler!Cuma gunu namaz icin cagrildiginizda her turlu dunyevi alisverisi birakip Allah'i anmaya yani hutbeyi dinleyip namazi kilmaya kosun.Eger bilirseniz bu sizin icin daha hayirlidir.
Cuma-9
hadis
Cuma gününde öyle bir an vardır ki, günah veya akrabalarla ilişkiyi kesme konularında olmamak şartıyla kul Allahü teâlâdan bir şey isterse Allahü teâlâ mutlaka onu verir.
Buhari

GİrİŞ Yap

Kullanıcı ismi:
Şifreniz:



...........................................
Şifrenizi mi unuttunuz
yoksa hâlâ üye değil misiniz? Hemen Üye Olun

Arama


Gelişmiş arama yap
Hak-dilaram Sözlük

Yürek Yangınları

Anket

hangi mevsimi seviyorsunuz????
ilkbahar: 48,21%
yaz: 16,07%
sonbahar: 25,00%
kış: 10,71%
Katılımcı sayısı: 112. Sizin bu Ankette oy kullanma yetkiniz bulunmuyor

Online Üye

Şuan Forumda: 57 (4 Kayıtlı ve 53 Misafir) bulunmaktadır.

Online  kabiliyet, mutasyon, sevimli22, sonsuzluğa özlem


Admin :: S.Mod :: Mod :: Yazarlar :: İmtiyazlı Üye

Üye Albümlerinden

Üye albümlerinden en son eklenen resimler:

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

güzel güne güzel resimlerle
kabiliyet isimli üyenin, güzel güne güzel resimlerle Albümünden

İncİler Maİl Grubu


Tekil Mesaj gösterimi
İmran
Üyeliği kapalı
(Konuyu Başlatan)
 
Üyelik tarihi: 23.07.2007
Mesajlar: 237


 
Teşekkür etti: 282
Teşekkür aldı: 179 konuda 518 kere
Nureddin Hoca: Evet, Nevâdiru'l-Usûl'ün isnadlı nüshalarını bulduk Türkiye'de. Bildiğiniz gibi kitap üzerine Mısır'da birkaç doktora çalışması yapıldı. Hem Tasavvufî yönden hem de hadis yönünden ele alındı. Ancak bu çalışmaların çok başarılı olduğunu söylemek oldukça zor. İnşallah bizim çalışmamız daha kapsamlı olacak. Mısır'da başlamışlar bunu yapmaya. Ben şimdi her şeyle alakayı kesip bu çalışma üzerinde yoğunlaşacağım. Zira şöyle bir endişem var: Kitap şayet yanlış adamlar tarafından tahkiki yapılıp da tasavvufî cihetten darbe vururlarsa, yani inkar ederler, aleyhinde konuşup yazarlar. Yalan yanlış bilgiler verebilirler. Bu sebeple korkuyorum. Bu yüzden de inşallah bu çalışmayı hızlandıracağım. 400 sayfa kadar yazdım. İnşallah en kısa zamanda bitirmeye çalışacağım.

Ben Riyad'da, Câmi‘atu'l-İmâm'da 11 sene çalıştım. Nevâdiru'l-Usûl'ün nüshalarını o zamandan beri sorup soruşturuyorum. Türkiye'ye geldiğimde de devamlı soruyor ve arıyordum. Sonunda elhamdulillâh Yeni Câmii, Köprülü ve III. Ahmed kütüphanelerinde kitabın nüshalarını buldum. III. Ahmed nüshası çok güzel; kâmil bir nüsha. Gerçi mikrofilmler tam olarak okunmuyor… Uğraştırıyor biraz. Ve hemen nüshalara ulaştıktan sonra kitap üzerine çalışmaya başladım. Ancak bu arada bir hastalık geçirdim. Geçen yıl 6, 7 ay çalışmaya ara vermek durumunda kaldım ama elhamdülillâh şu an yine devam ediyoruz.

Bu arada İslam dünyasında yazma eserleri tahkik çalışmaları çok yavaş gidiyor ve yazma eser üzerinde çalışan kimse işin ehli değilse çok sathî geçiyor. İyi tahrîc çalışmalarını Mısır, Ürdün Suriye ve Suud-i Arabistanda üniversite bünyesinde yapılan çalışmalarda görüyoruz. Tahriçler gayet mükemmel yapılıyor. Râvîler tek tek ele alınarak her biri hakkında bilgi veriliyor. İsnadın kontrolünden sonra geniş çapta tahric yapılıyor. Böylece rivâyetin sahih olup olmadığına dair bir neticeye varmak mümkün olabiliyor.

Türkiye'de maalesef bu tür çalışmalar çok az. Türkiye'ye döndükten sonra benim bütün gayretim ve çabam bu hadis tahriç usûlü ve sened tenkidi ilmini, hadis ilmini Türkiye'ye daha fazla, derinlemesine, tafsîlatlı olarak öğretmek, göstermek oldu. Konya'daki eğitim merkezinde 1991den beri bu dersleri okuttum elhamdülillâh. Şu an eğitim merkezine biraz ara verdim. Hocalarımız yetişti elhamdülillâh onlar devam ettiriyorlar yine aynı şekilde. Diğer eğitim merkezlerinde tahriç dersi verilmiyor. Niçin verilmiyor? Çünkü verebilecek hoca yok. Hadis ilimleri derken her şeyi kastediyoruz. Yani bunun içine hadis tahrici girer, cerh ve tadîl ilimleri girer, ulûmu'l-hadis girer. Hadislere verilecek (sahih, hasen, zayıf, mevzu gibi) hükümler girer.

Mesela Hanefîlerin hadis anlayışı… Hanefîler hadisi nasıl kabul ediyorlar? Şafiîlerden nerede ayrılıyorlar. Hanefîlerin esasları nelerdir? Maalesef bunları ders olarak okutan insan yok. Ve bu yönüyle Fıkıh da çok zayıf gidiyor. Hadis okumadan fıkıh olmaz. Yani fıkıh hadisten ayrılmaz. Fakihin, fıkıh okuyanın mutlaka hadisi bilmesi lâzım. Tefsir için de aynı şeyleri söylemek mümkün. Tefsîr çalışmaları çok basit geçiyor. Malumunuz tefsirlerde bir sürü mevzu rivâyet var. İsrâiliyât doldurulmuş. Öyle bir tefsir dersi verilmesi lazım ki bu dersi veren hoca efendi hadisi bilecek, hadis tahricini bilecek ki tefsirlerdeki mevzûâtı ve isrâiliyâtı ortaya çıkarabilsin. Bu hususta yapılan çalışmalardan da istifade ederek vermek lazım dersi. İlâhiyatta hocalık yapan arkadaşlara soruyorum. Türkiye'de böyle hocaların ve bu tür çalışmaların olmadığını söylüyorlar. Demek ki bu konulara pek önem verilmiyor. Keşşâf üzerine, Fahruddîn er-Râzî tefsiri üzerine yapılmış tahriç çalışmalarından çoğu kimsenin haberi bile yok.

İrfan Bey: Hocam bir hoca efendi sizin "Mevzûât"ı kaynak göstererek ve isminizi de belirterek "da‘îfun cidden ve metnuhû bâtılun" dediğiniz bir rivâyetle ilgili olarak "zayıftır, amel edilebilir" demiş ve sizi mesned olarak göstermiş.

Nureddin Hoca: O rivâyet metrûktur yani amel edilmez. "çok zayıf" demişsem….

Orhan Ençakar: Siz "da‘îfun cidden ve metnuhû bâtılun" demişsiniz. O hoca ise şöyle demiş: "Nureddin Boyacılar hocamız, bu hadisin mevzu olmayıp sadece zayıf olduğunu söylemiştir."

Nureddin Hoca: Ama bakın "metnuhû bâtılun" diyorum. Yani orada bir metin tenkidi var. Yani o metin diğer sahih rivâyetlerin aksine olduğu için mevzû mâhiyetindedir. Ancak ben neden "metrûk" dedim? Çünkü rivayetlerde, râvîlerde "vaddâ‘" "kezzâb" olmadığı için öyle diyorum. Çok zayıf râvîler var. Bu yüzden metrûk diyebiliyorum. Mevzû diyemem. Ne zaman mevzû diyebilirim? Eğer râvîler arasında "vaddâ‘" "kezzâb" varsa ve muhaddislerin ekserisi de mevzû olduğunda ittifak etmişlerse ancak o zaman mevzû diyebilirim yoksa diyemem. Bu hususa çok dikkat etmek lâzım. Biliyorsunuz yesîru'd-da‘f rivâyetler var. Yani hafif zayıf rivâyetler var. Onlar bellidir: Mürsel rivâyetler, meşhur rivâyetler. Ama bazı rivâyetler var ki o rivâyetlerde "vaddâ‘" "kezzâb" var. Metruk raviler var. Fuhş-i galat var. O tür rivayetler çok zayıftır. Çok zayıf olanlar metruk rivâyetlerdir. Bunu ayırmak lazım. Bazıları hepsini bir mütâlaa ediyor. Bu yanlıştır. Çünkü önem vermiyorlar. Okumuyorlar. Tetkik etmiyorlar. Çok çalışmıyorlar. Bilgileri sathî oluyor. Bu işler sathî bilgiyle olmaz. Şimdi o şahsın yaptığı yanlıştır. Yani öyle bir rivâyetle nasıl amel edilebilir?!


Orhan Ençakar: Hocam o hoca "mevzû hadisle amel edilebilir" diye bir bahis açmış.

Nureddin Hoca: O yeni bir görüş demek ki (!) Bütün âlimler ittifakla, mevzû hadisle amel edilmez demişlerdir. Hatta çok zayıf rivâyetlerle de amel edilmez diyorlar. Muhakkik âlimler çok zayıf olan hadislerle amel edilmeyeceğini söylüyorlar. Diğerleri ise da‘f-ı şedîd olmayıp yesîru'da‘f olan ve bir çok rivâyetle gelen rivâyetlerle amel edilebileceğini söylerler. Nitekim bunu İmâm Suyûtî'nin eserlerinde görürüz.

İbn Arrâk el-Kinânî'nin eserinde görürüz. İmâm Zehebî, İbn Hacer Askâlânî bu görüşteler. Çok zayıf rivâyetlerle amel etme taraftarı değiller. Ancak yesîru'da‘f olanlar zaten fadâil-i amâlde amel edilmeleri câizdir biliyorsunuz –ama mevzû rivâyetlerle amel etmek katiyetle câiz değildir— yesîru'da‘f olan rivâyetlerle fadâil-i a‘mâl hususunda amel edebilmek için de şartlar vardır. İbn Hacer el-Askâlânî şartları belirtmiştir: Sünnet olduğu düşünülmemesi lâzım, yesîru'da‘f olması lâzım, şedîdu'd-da‘f olmaması lâzım.

1991de Nûruddîn Itr Türkiye'ye geldiğinde İstanbul'daydım. Yanılmıyorsam Dâru'l-Hadîs'e gelmişti. Kendisine şöyle bir soru sormuştum: "yesîru'd-da‘f olan zayıf hadisle şedîdu'd-da‘f olan zayıf hadis arasındaki fark nedir? Çünkü Türkiye'de ve Türkiye dışında bazı âlimler bu iki zayıfı mezcediyor. Hâlbuki aralarında bir fark olması gerekiyor.

Çünkü zayıf hadisle amel konusunda mutesâhilînden olan âlimler bununla yesîru'd-da‘f olanları kastettiler. Bu hususta ne düşünüyorsunuz?" Ancak hocaefendi, cevap vermekten kaçındı. Muhtemelen Türkiye'nin durumunu, tasavvuf erbabını göz önüne alarak cevap vermek istemedi. Fakat çekinmeye gerek yok. Benim görüşüm –vallahu a‘lem- çok zayıf rivayetlere hatta zayıf rivayetlere mesafeli durmak lazım. Çünkü binlerce sahih rivâyet var. O rivayetlerle amel edelim, öğrenelim, bilelim, tatbik edelim yeter bize.

Zayıf rivâyetlere niye önem veriyoruz ki? Sadece fetva verildiği zamanda, zikirlerde, sohbetlerde zayıf olduğunu söylemek şartıyla kullanılabilirler. İsrâiliyyât da aynı şekilde. Nitekim Efendimiz (s.a.v) "haddisû an benî İsrâîl velâ harace" buyurur. Yani Benî İsrâil haberleri içinde dininize muvâfık olanları söyleyin ancak isrâiliyât olduğunun belirtilmesi şartıyla. Fakat bu israiliyat dinimize mugayir ise rivâyeti katiyen caiz değildir. Nitekim sahabeden birçok rivayet var: "Efendimizin hadisini söyle; bize isrâiliyattan haber getirme!" diyorlar. Ancak israiliyat dinimize muhalif olmadığı gibi muvafık da değilse (yeni bir konu ise) o zaman bakılır.

Eğer insan bu rivayetlerden istifade edecekse -mesela darb-ı mesel olarak- o zaman kullanılabilir ancak isrâiliyat olduğunu belirtmek şarttır. İşte bu kıstas ihmal ediliyor. Bu ihmal edildiği için de bütün rivayetler "zayıf"ın altına giriyor amel yapılıyor, rivayet ediliyor ve tatbik ediliyor maalesef. Bu incelik gözetilmiyor. Bu çok önemli bir husustur.

İrfan Bey: Hocam 72 yaşındasınız. Bir ömür İslâmî ilimlerle geçti. Zâhid-i Kevserî'yi tanıdınız. Abdu'l-Fettâh Ebû Gudde hocayı tanıdınız. Mustafa Sabri Efendiyi tanıdınız. Bu işlere hayatınızı adadınız. Şimdiki neslin, talebe-i ulûmun ne yapması gerekiyor?

Nureddin Hoca: Şahsî kanaatim Türkiye'de ilahiyat fakültelerinin bulunduğu yerlerde teşkilatlanarak cemiyetler, dernekler, vakıflar kurarak buralarda medrese usûlü dersler teşekkül ettirmek gerekir. Başka çare yok. Bu meyanda çalışan kimselere destek olmak lâzım. Ancak bu bir sabır işi. Tahammül meselesi. Şimdi bana ilahiyat fakültesinden talebeler geliyor. 3 ders 4 ders geliyorlar. Ondan sonra halka yapıyoruz "oku" diyorum. Ondan sonra derse gelmiyorlar. Okumak istemiyorlar, hep dinlemek istiyorlar. Sadece dinlemekle olmaz bu ilim.

Ben Türkiye'ye geldiğim günden beri bir tezi savunuyorum. Diyorum ki: Türkiye'de maşallah bu kadar zengin var. İmkân sahibi insanlar var. Şu ilahiyat fakültelerinin bulunduğu illerde ilahiyat talebelerine yönelik olarak halaka dersleri ihdâs etseler, buralarda iyi yetişmiş âlimleri, hatta eğer Türkiye'de bu âlimler yoksa Şam başta olmak üzere diğer İslam ülkelerinden âlimler çağrılarak bunlardan istifade edilse. Hatta hatırlıyorum; Diyanet işleri Başkanlarından biriyle görüşmemizde "Bakın şu an Mısır'da beşbin talebemiz var. Beraber bu talebelere gidelim, ben de yardım edeyim. İçlerinde hafızlar var, çok temiz çocuklar var. Bunlara özel dersler verdirmek suretiyle yetişmelerini sağlayalım. Diyanet işleri başkanlığı bunlara sahip çıksın." dedim. Hiç yanaşmadı böyle bir şeye.

Eğer bu "halka dersleri" Türkiyede yapılabilirse çok önemli bir iş yapılmış olur. bu halkaları çoğaltmak lazım, eleman bulmak lazım. Zâhidu'l-Kevserî (rh. a.) hocaefendimizin Ezher ulemasına teklif ettiği, Makâlâttaki o dersleri takrir etmek lazım. Şimdi biz burada arkadaşlarla birlikte o programın bir bölümünü tatbik etmeye çalışıyoruz elhamdülillâh.

İlim karşılıklıdır. Yani hoca kendisini talebenin ilgi, alakasına ve seviyesine göre derse hazırlar. Eğer talebe tembelse ve kabiliyeti yoksa hoca zayıf gelir. Hazırlanmaz… derse ehemmiyet vermez. Ama talebe zekiyse, meraklıysa, soru soruyorsa, derse katılımda bulunuyorsa o zaman hoca tabii ki derse adamakıllı bir şekilde hazırlanıp gelir. Yani bu iş karşılıklıdır… Bu bir alış veriş meselesidir.

Dolayısıyla öncelikli olarak talebe, Arapça problemini halletmesi lazım. Yani nahiv, sarf, belâgat, mantık gibi dersleri okuması lâzım. Arapça, nahiv ve belâgat yönüyle gayet seviyeli olursa ancak ondan sonra ihtisasa ait derslere başlanabilir.

Şimdi bir husus daha var ki aklıma geldikçe üzülüyorum. Talebelerimiz hadisten belirli bir mesafe katediyorlar. Ancak tefsire gelince okudukları tefsir, tefsir dersi sayılmaz. Tefsir dersi menhecî olarak bir Ezher'de, bir Suudi Arabistan'da, Suriye'de şu an okutulan tefsir nasıl okutuluyorsa aynı menheci tatbik etmek lâzım.


Konu İmran tarafından (12.03.2008 Saat 10:49 ) değiştirilmiştir..
eski 12.03.2008, 08:39 İmran isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla   #2
 


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 12:02 .