| GüzellikGöreninGözündedir
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 3.624
Teşekkür etti: 8.168
Teşekkür aldı: 2.541 konuda 7.539 kere
|
Bir Rahmani vefa tablosu
Enes b. Mâlik (ra) şöyle bir hâdise anlatmaktadır: Ben bu ümmetin üç hâdisesine şâhit oldum ki; eğer bu hâdiseler İsrâiloğulları arasında geçseydi, onlarla diğer ümmetler yarışamazlardı. Bunlardan biri şudur: ‘Biz, Suffe’de Resûlullah’ın yanında bulunuyorduk. Bir kadın yeni hicret etmiş olarak Resûlullah’a geldi, yanında, buluğ çağına ermiş bir oğlu vardı. Allah Resulü kadını kadınların yanına, oğlunu da bizim yanımıza yolladı. Çok geçmedi, kadının oğlu Medine vebasına yakalandı, birkaç gün hasta yattıktan sonra öldü. Allah’ın Resulü çocuğun gözlerini kapadı ve yıkanıp kefenlenmesini emir buyurdu. Cenazeyi yıkayacağımız sırada Resûlullah;
- Enes, git annesine haber ver, buyurdu.
- Ben de gittim, kadına haber verdim. Kadın geldi, oğlunun ayak ucunda oturup, ayaklarını eline aldı ve:
- Allah’ım! Kendi arzumla Müslüman oldum, yüz çevirip putları boynumdan çıkardım. Seni arzulayarak hicret ettim. Beni belaya uğratıp da putperestleri şâd eyleme Allah’ım! Taşıyamayacağım bu yükü bana yükleme, diye yalvardı.
- Vallahi, kadın duasını bitirir bitirmez, oğlu ayaklarını kıpırdattı; yüzündeki örtüyü açtı ayağa kalktı. Bu genç, Resûlullah’ın (sas) vefatından sonra da yaşadı, hatta annesi de kendisinden önce öldü.” (Kandehlevî, Hayatu’s Sahabe, IV/292)
Cennet, vefalı gönüller diyarıdır
Rabb’imiz, insanlar ibadet ediyor, emrettiği şeyleri uygularken sıkıntılar çekiyor, ölüyor, öldürüyor, işkencelerden geçiyor diye insanlara cennetine almak mecburiyetinde değildir. Mesela kölelik döneminde devletin ya da şahsın elinde köle olan bir insan yapmaya mecbur olduğu şeyleri yaptığı için ödüllendirilmezdi. Çünkü, “köle” idi ve hiçbir söz hakkı yoktu. En yenmeyecek ve giyilmeyecekler ona verilir, hiçbir hürmeti olmazdı. Ne kadar başarılı olursa olsun. Aynen bunun gibi Rabb’imize karşı bir “köle”den farkımız yoktur. Ne amelimize, ne de niyetimize bakarak O’na karşı cenneti “hak ettiğimizi” iddia edebiliriz. Cennet, “ibadetlerimizin karşılığı değil, Rabb’imizin bizzat lütfu, keremi ve sabırlı mü’min kullarına vefasıdır.”
Rabb’imiz kullarına karşı vefalıdır
Sabır; ağrı, acı, tahammülü güç ve katlanması zor hâdise ve vak’alar karşısında dişini sıkıp dayanma mânâlarına gelmektedir. Yine Hud Sûresi’nde Cenab-ı Allah, “Resulüm! Sabret, zira Allah iyi davrananların mükâfatını zayi etmez.” (Hud, 11/115) buyurmaktadır. Bir kutsi hadiste sabredenlerin mükâfatı şöyle açıklanmaktadır: Ebû Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas): “Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Dünyada sevdiği bir dostunu aldığım zaman, (sabredip) ecrini Allah’tan bekleyen mümin kulumun katımdaki karşılığı cennettir.” (Buhârî, Rikâk 6) Yine Enes İbni Mâlik’in (ra) Efendimiz’den (sas) rivayet ettiği bir kutsî hadis ise şu şekildedir: “Allah Teâlâ buyuruyor ki: Kulumu, iki gözünü kör etmekle imtihan ettiğim zaman sabrederse, gözlerine karşılık olarak cenneti veririm.” (Buhârî, Merdâ 7)
Aile fertleri vefakâr olmalı
Aile; bireylerden oluşmaktadır. Aile fertlerinin birbirlerine karşı sevgi saygı göstermesi gerektiği gibi, birbirlerine karşı vefalı olmaları da gerekmektedir. Aile içinde en önemli konulardan birisi, aile içi sırların muhafaza edilmesidir. Bu konuyla ilgili olarak şu hadis zikredilebilir: Ebû Saîd el-Hudrî’den (ra) rivayet edildiğine göre Resûlullah (sas) şöyle buyurmaktadır:
“Kıyamet gününde Allah Teala’ya göre en fena insan, karısıyla mahremiyetini paylaştıktan sonra onun sırrını ifşa eden kimsedir.” (Müslim, Nikâh 123,124)
Bir aileyi ayakta tutan en hassas konu güven duygusudur. Bunun oluşması, sağlamlaşması için gerekli olan en önemli husus, aile içi sırları muhafaza etme, mahremiyetleri başkalarına anlatmamaktır. Eşlerin gözlerini haramdan sakınmaları, birbirlerine emanet ettikleri para vs’yi yerinde ve yeteri kadar harcamaları, birbirlerinden habersiz gündemlere sahip olmamaları vefa duygusuyla izah edilebilir.
Anne-babaya vefalı olalım
Cenab-ı Allah, Kur’an-ı Kerim’de anne-babaya itaat etmekle ilgili olarak şunları bildirmektedir: “Rabb’in şöyle buyurdu: Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Anneye ve babaya güzel muamele edin. Şayet onlardan her ikisi veya birisi yaşlanmış olarak senin yanında bulunursa, sakın onlara ‘Off!’ bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve gönül alıcı sözler söyle.” (İsra, 17/23)
Allah (cc) önce kendisine ibadet etmeyi, ardından ana-babaya itaati emretmiştir. Bu gerçekten çok manidardır.
Ahkaf Sûresi’nde, “Biz insana, anne ve babasına güzel muamele etmesini emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımış ve nice güçlüklerle doğurmuştur. Çocuğun anne karnında taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer. Nihayet insan, gücünü kuvvetini bulup daha sonra kırk yaşına girince ‘Ya Rabb’i’ der, ‘Gerek bana gerek anneme, babama lütfettiğin nimetlerine şükür yoluna beni sevk et. Senin razı olacağın makbul ve güzel iş yapmaya beni yönelt ve bana salih, dine bağlı, makbul nesil nasip eyle! Rabb’im! Senin kapına döndüm, ben Sana teslim olanlardanım.” (Ahkaf, 46/15) denilerek doğumdan sonra anne ve baba tarafından bakıma muhtaç olan insanın, ebeveynine güzel muamele etmesi emredilmektedir.
Anne-babaya yapılan en küçük bir vefa hareketi karşılıksız kalmayacak; hem bu dünyanın, hem de âhiretin imâr edilmesine vesile olacaktır. Çünkü, Rabb’imiz mü’min anne-babasının helalliğini alamamış kullarına rahmetiyle muamele etmeyecektir.
Tövbe etmemiz, vefa gereğidir
Bir günahın işlenmesi sonucunda insanın tövbe, istiğfar etmesi gerekmektedir. Hadis-i şerifte, günah işlemiş bir insanın yaptıklarını affettirebilmesi “pişmanlık” içinde bulunması gerektiği ifade edilmiştir. Çünkü, günah işlenerek vefasızlık yapılmış, tövbeyle de vefa adına yeni yelkenler açılmıştır.
Sahabe-i kiram vefanın şahikasındaydı
Mekkeli ve Medineli ilk Müslümanlar vefa konusunda dünya çapında örnek şahsiyetlerdir. Efendimiz’in canı, kanı, haysiyeti ve namusunu kendi namusları gibi görmüş ve hayatları pahasına savunmuşlardır. O’na verdikleri söz gereği vefatının üzerinden 40 yıl geçmeden Doğu’dan Batı’ya bütün dünyayı hem madden hem de manen fethetmişlerdir. “Îsar” yani kendisi için iyi olan şeyi önce Müslüman kardeşi için istemek ve fedakârlıkta bulunmak demek olan fazilet duygusu sahabenin en önemli özelliği idi.
Mesela, Ebû Ubeyde (ra) Uhud’un en dehşetli sahneleri yaşanırken Efendisi’ni bırakmamış, O’nun yüzüne saplanan miğferi iki dişini kaybetme bahasına dişleriyle çıkarmıştır. Onlar, “Anam-babam, canım, malım, her şeyim sana fedâ olsun Ya Resûlallah(sas)” derken bu gerçeği ifade ediyorlardı.
Îsar hasleti ve vefa
Îsar, Kur’an’ın sahabenin şahsiyetinde övdüğü bir haslettir. Kur’an onları şöyle övmektedir: “Kendileri ihtiyaç içinde bile olsalar kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler.” (Haşr: 9) Abdullah ibni Ömer bu konuda şu hatırasını anlatıyor: “Biri, bir sahabeye hediye olarak bir koyun başı verdi. O sahabe; ‘Benim falan arkadaşımın daha fazla ihtiyacı var, çünkü ailesi kalabalık ve daha fazla muhtaç!’ diyerek koyun başını ona göndermişti. O da üçüncü kişi hakkında aynı şeyi düşünerek ona göndermiş, kısaca bu şekilde koyun başı yedi evi dolaşarak ilk sahabenin evine geri gelmişti.”
Sünnet-i seniyyeye uymak vefadır
Sünnet, tutulan “yol”, “tarz” anlamlarına geliyor. Biz kimin yolunu ve tarzını devam ettirip uygulayacağız? Dünya hayatı bir mayın tarlasından ya da bir bataklıktan geçmek gibi zorluklarla dolu, eğer doğru yerlere basabilirsek, cennete ulaşabiliriz. Peki bastığımız yerin “yaş tahta” olup olmadığını nereden bileceğiz? Tabii ki İlahi yardımla. Efendimiz (sas), O’nun kutlu sahabileri ve onları izleyen kutlu kervanın mübarek yolcuları bir adımlarını bile boşa basmadan bu imtihanı başarıyla vermişler ve güzergâhla ilgili haritayı da başta Kur’an’ımız olmak üzere bize gayet sağlıklı bir şekilde ulaştırmışlardır. İşte vefa duygusuna sahip gerçek Müslüman, Efendisi’nin yolundan gider, O’nun izini takip eder. Başka yollara sapmaz, bid’at denilen yanlışlıklara itibar etmez.
Rabb’imize verdiğimiz söze vefalı olalım
Kur’an-ı Kerim’de sözünde durma, ahdini yerine getirme ile ilgili bir âyet-i kerimede, “Ey iman edenler! Bağlandığınız ahitleri yerine getiriniz...” (Mâide, 5/1) buyurulmaktadır. Bu âyetin tefsirinde, Elmalılı Hamdi Yazır şunları söylemektedir: “Ey iman etmiş olan müminler, bağlandığınız bütün akid (anlaşma)leri ifa ediniz. Yani ilk önce iman bir akiddir. Ve siz bu akid ile Allah’a karşı birtakım sözleşmeler ve akitler yaptınız, bağlandınız. Sonra kendiliğinizden veya kendi aranızda veya bütün insanlar arasında birtakım akitler daha yapar bağlanırsınız. İşte bütün bu akitleri ifa ediniz. Dinin kökü, imanın hükmü, Allah’ın emri kısaca budur.”
Bir mü’min, öncelikle Rabb’imiz ruhları toplayıp da, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediği zaman, “Evet, Rabb’imizsin” dediği için o günkü sözüne sadık olmalıdır. Daha sonra insanlara verdiği sözleri de yerine getirmeli, değilse boş yere söz vermemelidir.
Rabb’imiz, “Verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluk gerektirir.” (İsrâ, 17/34) buyurmuştur.
Vefa ne demek?
Vefa, Arapça bir kelime olup sözlüklerde, sözünü yerine getirme, sözünde durma, borcunu ödeme; sevgi, dostluk ve bağlılıkta sebat; yetme, yetişme (Örn.: Ömrü vefa etmedi.) gibi anlamlarda kullanılmıştır.
__________________ Eğer Çekemezsen Gülün Nazını Ne Dikene Dokun Ne Gülü İncit,Sahrada Mecnun Değilsen,Ne Leyla`yı Çağır,Ne Çölü İncit.. Asla üç sey olma. Ümitsiz olma.Sükürsüz olma. Sabirsiz olma. |