|
GİRİŞ
XVII. yüzyıl, Osmanlı toplumunda önemli sosyal ve dinî hareketliliğin yaşandığı bir dönemdir. Özellikle bu dönemde ismini IV. Murat devri vaizlerinden Kadızâde Mehmet Efendi’den (ö. 1045/1635)[1] alan Kadızâdeliler hareketi hem dinî hem de sosyal-siyasî alanda etkili olmuştur. Köklerini İbn Teymiyye’nin (ö. 728/1328) fikirlerinden etkilenen Birgivî Mehmet Efendi’de (ö. 981/1573) bulan ve Kadızâde Mehmet’de etkili olmaya başlayan bu hareket, Abdülahad Nûrî’nin dayısı ve şeyhi olan dönemin meşhur Halvetî[2] şeyhlerinden Abdülmecid es-Sîvâsî (ö.1049/1639)[3] ile Kadızâde Mehmet Efendi arasında önce fikrî düzeyde başlamış, sonra camii kürsüleri ve padişah meclislerine daha sonra da sosyal ve siyasî alana taşmıştır.
Öncülüğünü vaiz ve imam gibi din adamlarının oluşturduğu hareket, özellikle Halvetî, Mevlevî gibi tasavvuf çevrelerinin bazı uygulamalarına karşı çıkmış, zamanla itidalden çıkıp saray çevrelerinde nüfuz ederek onların desteğiyle kendi görüşlerini halka zorla kabul ettirmeye, bazı tekke ve zaviyelerin basılmasına kadar varan şiddet hareketine dönüşmüştür.
Esas olarak Kadızâdeliler haraketi, Hz.Peygamber döneminden sonra ortaya çıkan hemen her şeyi bidat olarak kabul ederek bunlara şiddetle karşı koyan, İslâm’ın bidat ve hurafelerden arındırılarak eski safvetine kavuşturulmasını savunan bir tür Selefî akımdır.[4]
Başlangıç ve odak noktasını Kadızâde Mehmet Efendi ile Halvetî şeyhi Abdülmecid es-Sivâsî arasında cereyan eden tartışmalar oluşturan bu çekişmeler esnasında ‘Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan bidatların terk edilmesinin gerekliliği; sûfilerin semâ ve deveran, zikir ve musikilerinin, matematik ve felsefe gibi aklî ilimlerin, ezan, mevlid ve Kur’an’ın makamla okunmasının, kabir ziyaretinin, Regaib, Berat ve Kadir gecesinde cemaatle nafile namaz kılınmasının, namazlardan sonra musafahanın, selam verirken el etek öpmenin, tütün içmenin caiz olup olmadığı; Hz. Peygamber’e ve sahabeye isimleri geçtiği zaman “tasliye/sallallâhu aleyhi vesellem” ve “tarziye/ radıyallâhu anh” demenin meşru olup olmadığı; Hızır’ın hayatta olup olmadığı; Firavu’nun imanla ölüp ölmediği; Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin kafir sayılıp sayılmayacağı;’ gibi pek çok mesele ele alınmıştır.
Tartışma konularından birisi de makale konumuzu teşkil eden Hz. Peygamber’in Ebeveyn’inin imanla vefat edip etmediği meselesidir.[5] Bu konuda da oldukça süpekülasyonlar yapılmış, Abdülahad Nûrî’nin yanı sıra Katip Çelebî gibi dönemin âlimleri tarafından eserler kaleme alınmak zorunda kalınmıştır.
Bu noktada Abdülmecid es-Sivâsî, yeğeni ve müridi Adülahad Nûrî’ye Ebeveyn-i resul meselesini açıklığa kavuşturmasını rica etmiş, bunun üzerine Nûrî de “Te’dîbü’l-mütemerridîn” adlı risalesini kaleme almıştır. Bazı dinî-sosyal meseleler etrafında başlayıp tarikat ve medrese çevrelerinin siyasî nüfuz elde etme mücadelesine dönüşen bu dönemi “Bu bahis dahi bir savaş alanı haline geldiği için yazıldı.” sözleriyle tasvir eden Katip Çelebî (ö. 1070/1659) de diğer tartışma konularına ilaveten Ebeveyn-i resûl hakkında bir risale telif etmek zorunda kalmıştır.[6]
Esasen Ebeveyn-i Resul’ün dinî durumu meselesi sadece Osmanlı’nın bu dönemine özgü bir tartışma konusu olmayıp öncesi ve sonrasında da ele alınan, âdeta bir ‘Ebeveyn-i resul Risaleleri’ silsilesi ve geleneği oluşturarak bir klasik haline gelen önemli bir konudur.
Nitekim daha ilk dönemlerden itibaren tefsir ve hadis kaynaklarında ilgili âyet ve hadislerin açıklanması esnasında, Ebû Hanife’nin el-Fıkhu’l-ekber’i gibi akâid risalelerinde Ebeveyn-i resûl konusuna değinilmiştir.
Ancak bu konuya özel bir önem atfederek hakkında muhtelif müstakil risaleler telif eden Celâleddin es-Suyutî (ö. 911/1505) olmuş ve kendisinden sonra da çeşitli İslâm âlimleri risaleler kaleme almışlardır.[7] Konu özellikle Hz. Peygamber’in bir tür ismeti olarak algılanmış, O’na karşı derin bir sevgi, saygı ve hassasiyetin ifadesi olarak İslâm âlimlerince üzerinde titizlikle durulmuştur.
Binaenaleyh Ebeveyn-i resûl konusu ve Abdülahad Nûrî’nin mezkur risalesi, başta hem kendisinin hem de şeyhi Abdülmecid es-Sivâsî olmak üzere Halvetî çevrelerinin resmî görüşünü yansıtması; dönemin güncelliğini koruyan bir tartışma konusunu oluşturması; ileri sürülen olumsuz fikirlerin tasavvuf çevrelerini rahatsız edecek düzeye ulaştığını göstermesi; Osmanlının bu döneminde tasavvuf çevrelerinin sadece zikir ve mistik tecrübelerle meşgul olmadığını, bunun yanı sıra ilmî araştırma ve yayınlara önem verip bizzat desteklediğini; belki de sonraki kelam âlimlerinin yapamadığı halkın güncel sorunlarıyla ilgilenip onlara cevaplar aramaya çalıştıklarını göstermesi açısından son derece önemlidir
|