Ali bin Ebû Tâlib radıyallahu anlı anlatıyor:
Bir gece Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem evimize geldi.
"Namaz kılmak istemez misiniz?" diyerek Fâtıma ile beni gece namazı kılmaya davet etti.
Ben de,
"Ey Allah'ın Elçisi!
Hayatımız Allah'ın elindedir.
Bizi uyandırmak isterse uyandırır" dedim.
Ben böyle der demez, hiç cevap vermeden geri dönüp gitti. ı e vurarak,
Giderken de, elini dizine vuraraK,
"Şu insanoğlu tartışmaya ne kadar da düşkün oluyor!
(el-Kehf 18/54)
âyetini okuduğunu duydum.
Âişe radıyallahu anhâ şöyle diyor:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem
gecenin ilk kısmında yatar uyur,
son kısmında kalkıp namaz kılardı.
Daha sonra tekrar yatağa girerdi. .
Eşiyle beraber olmak isterse olur, sonra uyurdu.
Müezzin ezan okumaya başlayınca, sıçrayıp doğrulurdu. Yıkanması gerekiyorsa yıkanırdı;
değilse abdest alıp iki rekât namaz kılar,
sonra mescide giderdi.
Âişe radıyallahu anhâ pyle diyor:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, Ramazan ayında ve diğer gecelerde on bir rekâttan fazla namaz kılmazdı.
Önce dört rekât kılardı.
Artık o rekâtları ne kadar güzel ve uzun kıldığım
sormayınız!
Ardından dört rekât daha kılardı.
Onları da ne kadar güzel ve uzunca kıldığını sormayınız!
Daha sonra da üç rekât namaz kılardı. Ben:
"Ey Allah'ın Elçisi!
Vitir namazını kılmadan mı uyuyorsun?"
diye sordum.1
"Âişe!
Benim gözüm uyur, ama kalbim uyumaz"
buyurdu.
1. Hz. Âişe'nin bu sorusundan, o gün Hz. Peygamberin uzun uzun kıldığı ikinci dört rekât namazın ardından biraz yatıp dinlendiği, vitir namazını istirahat ettikten sonra kıldığı anlaşılmaktadır.
Sehl ibni Sa'd radıyallahu anh anlatıyor:
Bir kadm, dokuduğu kumaşı
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'e
getirip verdi ve,
"Bunu senin giymen için ellerimle dokudum" dedi.
Hz. Peygamberin böyle bir kumaşa ihtiyacı vardı; onu aldı ve giyinip yanımıza geldi.
Elbiseyi Resûl-i Ekrem'in üzerinde gören bir adam,
Hz. Peygambere,
"Bu ne kadar da güzelmiş!
Verseniz de ben giyinsem" dedi.
Resûl-i Ekrem, "Peki" dedi.
Orada biraz oturduktan sonra evine gitti; kumaşı katlayıp o adama gönderdi.
Sahâbîler, kumaşı isteyen o zâta,
"Hiç de iyi yapmadın.
Resûl-i Ekrem'in bir elbiseye ihtiyacı vardı.
Onun kendisinden birşey isteyeni geri çevirmediğini
bile bile kumaşı istedin" dediler.
O zât şunları söyledi:
"Vallahi ben onu giyinmek için değil, kendime kefen yapmak için istedim."
Gerçekten de o kumaş bu zâtın kefeni oldu.
Enes ibni Mâlik radıyallahn anh anlatıyor:
Birgün Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte demirci Ebû Seyf'in evine gitmiştik.
Ebû Seyf'in hanımı,
Hz. Peygamberin oğlu İbrahim'in süt annesiydi.
Resûl-i Ekrem İbrahim'i kucağına aldı; onu öptü, kokladı.
Bir başka gün yine oraya gitmiştik.
Bu defa İbrahim can çekişmekteydi.
Allah'ın Elçisinin gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı.
Bunu gören Abdurrahman ibni Avf şaşırdı.
"Ey Allah'ın Resulü!
Siz de mi ağlıyorsunuz?" diye sordu.
Hz. Peygamber,
Ey İbni Avf.
Bu gördüğün gözyaşları rahmet ve şefkat eseridir
buyurdvı. Gözyaşları akarken sözlerine şöyle devam etti:
Göz ağlar, kalp üzülür.
Biz üzüntümüzü, ancak Rabbimizin razı olacağı
sözlerle ortaya koyarız.
Ey İbrahim'.
Senden ayrıldığımız için çok üzgünüz.
Câbir ibni Abdullah radıyallahu anh anlatıyor:
Biz Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber otururken, bir cenaze götürdüler.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem
cenazeyi görünce ayağa kalktı.
Biz de onunla birlikte kalktık. Sonra,
"Ey Allah'ın Elçisi!
Bu bir Yahudi cenazesidir" dedik.
Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:
Ölüm korkunç bir olaydır.
Bir cenaze gördüğünüzde ayağa kalkınız.
Abdullah ibni Şıhhîr radıyallahu anh anlatıyor:
Bir defasında Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in yanma gitmiştim.
Namaz kılıyordu.
O sırada ağladığı için,
göğsünden kaynayan kazan sesi gibi bir ses geliyordu.
Ebû Zer radıyaHahu anlı şöyle diyor:
Dünyada malı mülkü çok olanlar,
âhirette sevapları az olanlardır.
Yalnız şöyle şöyle dağıtanlar böyle değildir.
Fakat öyle kimseler de ne kadar azdır! diye dua buyuruyordu.
Bir akşam vakti
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'le birlikte Medine'nin Harre mevkiinde yürüyorduk. Derken Uhud dağı karşımıza çıkıverdi.
Peygamber Efendimiz,
"Ey Ebû Zeri" dedi. Ben,
"Buyur, Ey Allah'ın Elçisi! Emrindeyim" dedim.
Resûl-i Ekrem,
"Şu Uhud Dağı altın olup bana verilse,
onun bir dinarının üç günden fazla
yanımda kalmasını istemem.
O bir dinarı da borç ödemek için
bir yana ayırmak isterim" buyurdu.
Daha sonra Allah'ın Elçisi,
"Yanımda olanı da Allah'ın kullarına şöyle şöyle
dağıtmak isterini" diyerek
önüne, sağma, soluna ve arkasına elleriyle
para dağıtıyormuş gibi işaretler yaptı.
Sonra yine, "Ebû Zer!" dedi.
"Buyur, Ey Allah'ın Elçisi! Emrindeyim" dedim.
Ebû Mes'ûd el-Ensârî radıyallahu anlı anlatıyor:
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem
namaza başlayacağımız zaman,
düzgün bir sıra yapmamız için omuzlarımıza dokunur
ve §öyle derdi:
Safları dümdüz tutunuz.
İleri geri durmayınız.
Sonra kalpleriniz de birbirinden farklı olur.
Aklı başında ve bilgili olanlarınız benim arkamda,
derece bakımından onlardan sonra gelenler
bir arkada,
onlardan sonra gelenler de daha arkada dursunlar. |