|
Beş: Zaman ve çevreyi görmezden gelemeyiz.
İnsanların yaşadıkları sosyal ve siyasi ortamlar kesinlikle düşüncelerini etkilemektedir. Bir insanın düşünceleri ve eylemleri hakkında karar verebilmek için onun yaşadığı çağı, o çağdaki olayları, o olaylarla ilişkisini takdir edecek durumda olmamız gerekmektedir. Mesela, sahabilerin aralarındaki tartışma konularını yorumlayabilmenin en temel şartlarından biri, onların yaşadığı ortamı derinlemesine bilmektir. Sadece iki sahabiyi tasavvur ederek, aralarındaki bir tartışmaya asırlar sonra müdahale etmek anlamsız bir tutumdur. Bu zaman ve çevre fonksiyonunu dikkate almadığınızda pek çok değerli şahsiyetin değerinin yok olduğunu, nice köşede kalmış zannedilenin de değerlerle mücehhez olduğunu görebiliriz. Sultan Fatih ve Abdülhamid-i Sani’yi zaman ve çevre faktöründen tecrit edilmiş olarak yer değiştirdiğimizde bu formülün nasıl bir sonuç ürettiğini müşahede edebiliriz.
Altı: Bir alandaki başarı gözü köreltmemelidir.
Bir insanın hitabeti iyi olabilir. Bu onun yazısının da iyi olmasını gerektirmez. Bir insanın namaz bilgisi iyi ise, miras bilgisine de vakıf olması şart değildir. Çok iyi sosyal çalışmaların sahibi bir müminin âlim olması gerekmemektedir. İyi insan olmak beraberinde âlimlik getirmez. Hatta mücahid olmak bile âlim olmak değildir.
Müminin bulunduğu alanı ve Allah’ın kendisine lütfettiği yeteneği dininin hizmetinde kullanabiliyorsa bu onun için bir kazançtır. Diğer müminler onun bu yönünü takdir ediyor olmalıdırlar.
Başka bir zaviyeden bakıldığında şu sonucu da göz önünde tutarak karar vermemiz gerekir:
Allah herkese farklı yetenekler verirken, dinin farklı yeteneklerle doldurulabilecek bir yığın kadroya ihtiyaç hissetmesini de yaratmıştır. Herkesin fırıncı olması bir anlamda kimsenin ekmek pişirmekle uğraşmaması gibi bir sonuç doğurur. Fırıncı kadar terziye, terzi kadar da bakkala ihtiyaç vardır. Din hizmetinde de âlimlerin doldurduğu boşluğun bir benzerini siyasiler doldurmaktadır. Bir başka boşluğu da ziraatla uğraşanlar doldururken, sanayiciler mücahidlerin ve toplumun ihtiyacını karşılamanın hazzını yaşarlar. Allah yolunda can verenler ise bambaşka bir zirveden olayı seyretmektedirler.
Netice olarak, âlimin ilmi, mütefekkirin tefekkürü, davetçinin daveti, vaizin vaazı ve diğerleri birbirlerinin rakibi değildirler. Herkesin yeri kendisi içindir ve gereklidir. Bir Gazali, asla Şafii değildir. Ama Gazali’si olmayan bir ahlâk nasıl bu günleri bulurdu acaba?
Yedi: Ölçü Hak’tır.
Biz insanları Hakk’a ölçeriz. Hakk’ı insanlara göre ölçmeye kalkışmayız. Eğer bir kişinin şu veya bu tavrı, sözü Hakk’a uygunsa o sözün uygunluğundan dolayı kişi hakkında iyi kanaat kullanırız. Aksi geçerli olsaydı ve uygun olmayan bir tavır veya söz sahibi olsaydı, o tavır veya sözden dolayı onun için iyilik kanaatini kullanamayacaktık. İnsanlardan ölçü olmaz. Ölçü bizim için Allah’ın kitabı Kur’an’dır. O’nun Resulü sallallahu aleyhi ve sellemdir. O Resul’ün sünnetidir
__________________
“Yarısı Allah’ın, yarısı da dünyanın olacak şekilde
yarım kalple yaşayamam ben.”
|