1906 - 1966
Bu Dönemin Genel Karakteri:
1-Başta Hilafet merkezi İstanbul olmak üzere, ezan okunan toprakların tamamına yakını yabancıların ya fiili işgali altında veya işgale gerek bırakmayacak yönetim altında bulunuyordu. Şurası huzur içinde ibadetin yapılabildiği bir yerdir, burada fakirlik insanları çökertmemiştir denebilecek bir yer yoktu. Dalgalanan hür bir bayrağın bulunmadığı, bağımsızlık mücadelesinin her yerde farklı şekillerde; ama aynı güçlere karşı sürdüğü bir dönemdir. Hindistan en büyük nüfusa sahip toprak parçası olarak İngiliz hükümranlığı altındaydı. Mekke ve Medine mukaddes bölgeler olarak Hilafet merkezinden kopmuş yeni bir oluşum için İngilizlerin masasında bekliyordu. İstanbul önce can derdinde, sonra da kimlik derdindeydi. Mısır hiç farklı değildi. Yemen öyle, Balkanlar daha beter durumda… Irak, Suriye ve Kuzey Afrika var olmak veya olmamak seçeneklerinin arasında bocalıyordu. İslam Dünyası olarak adlandırılabilecek bir dünya yoktu ortada. İslam Dünyası’ndan kalmış enkaz vardı.
2-İslam âlemi, zengin toprakların fakir insanları olarak yaşıyordu. Sefalet teknoloji ile büyüyen Batı’nın karşısında daha derin hissediliyordu. Kendi ülkesinde azlık ve yoklukla boğuşan büyük kitleler, sürüp giden savaşlarla umudunu yitirmiş bir haldeydi. ‘Varken yok’ ne demek ise yaşanan oydu. Aç ve çıplak insanlara batının fotoğrafları ulaştırılıyor, batı put haline getiriliyordu.
3-İnsanlara eğitim sunan kurumlar koca bir İslam âleminde parmakla sayılacak kadar azdı. Mevcut kurumlar da asırlık geçmişlerine rağmen ne okutmaları gerektiği tartışmalarını aşamamışlardı. Okumuşların uzaktan görünen hali içler acısıydı. Geniş halk kitleleri ise ‘ümmî’ olmaktan arınamamıştı. Tam anlamıyla bir cahillik topluma hâkimdi. Bu cahilliği, gelişen teknolojinin karşısında geri kalmışlığa uygulayabileceğimiz gibi, iman ettiği dinin esaslarını dahi bilmeyen, kendi dininin cahilliğine de uygulayabiliriz. Bilmemek; ama hiçbir şey bilmemek neredeyse toplum karakteri halini almıştı. ‘Oku’ emriyle başlamış bir kitabın müminleri hiçbir şey okuyamıyor, okuyabilenlerin önünde ezilip gidiyordu.
4-Yönetim keşmekeşi vardı. Hilafet kuşatılmış ve sonunda kaldırılmıştı. Ücra köşelerdeki topraklardan en yakındaki kasabalara kadar her yer, haçlı mantığının kölesi ülkelerce işgal edilmişti. Kimi yerlerde valiler eliyle, kimi yerlerde de yönlendirdikleri insanlarca bu toprakları yönetiyorlardı. Bu keşmekeşliğin yanında bir de ‘Nasıl yönetilsek acaba?’ sorusu, İslamî olup olmadığına bakılmadan yeni bir sistem arayışını meşrulaştırmıştı.
5-Asırların birikimi sefalet, beraberinde ciddi bir batı hayranlığı üretmişti. Batı, yegâne umut halini almıştı. Batıya ve batılıya bağlanan bu umut, akideyi bile etkileyecek seviyeye gelmiş, âlimlik vasfına haiz insanlar bile bu tuzağa yakalanabilmişlerdi.
6-Batı kudurmuştu. Elindeki silahı ve parayı iyi kullanıyor, tek bir Müslüman kalmaması için ne gerekiyorsa onu yapmaya çalışıyordu. Bir yandan silahla yok etmeye çalışıyor, bir yandan da hayatta kalanları barışçıl saydığı yollarla işe yaramaz hale getiriyordu.
7-Müslümanların başındaki yöneticiler, zulmü kendilerine mübah görüyor, tam anlamıyla ilahlaşmak için ne gerekiyorsa onu yapmaya çalışıyorlardı. Her yerde en yaygın şey zulüm olmuştu. İnsanlar konuşturulmuyor, yazdırılmıyordu. Her konuşan ve her yazanın karşısına ilk çıkan yafta ‘vatana ihanet etmek’ oluyordu.