Hz. Davud ile Allah (c.c.) arasında geçen şu konuşma, şükür duygusunun insan için, ayrıca şükredilmesi gereken bir nimet olduğunu anlatır: Hz. Davud, “Ya Rabbi! Şükretmem Senin bana ayrı bir şükrü gerektiren bir nimetin iken Sana nasıl şükredeyim?” diye sormuş, Allah da “İşte şimdi şükrettin.” buyurmuştur. (Firuzâbâdî, Besâir, 3/338) Bu konuşmada kuvve olarak şükür duygusunun ve fiil olarak şükredebilmenin ayrı bir şükrü gerektirdiğine, insanın bundan âciz olduğunu idrak etmesinin de şükür olduğuna işaret edilmiştir.
Şükür; kalbî, kavlî ve örfî olmak üzere üçe ayrılır. İyiliği hatırlamak ve nimeti vereni düşünmek kalbî şükürdür. İyiliği dile getirip nimeti vereni övmek kavlî şükürdür. Verilen nimeti verildiği gaye doğrultusunda kullanmak ise amelî şükürdür. Şükrü yaratılışın bir neticesi olarak gören Bediüzzaman Hazretleri bunların dışında bir de fıtrî şükürden bahsetmektedir. Allah’ın yaratıp istifademize sunduğu nimetlere karşı iştihâ ve iştiyak duymamız ile onlardan zevk ve lezzet almamız fıtrî şükürdür. (Nursî, Mektubat, 28. Mektup, Beşinci Mesele)
“Eğer şükrederseniz artırırım, eğer küfran-ı nimette bulunursanız benim azabım şiddetlidir.” (İbrâhîm Sûresi, 14/7) âyeti Allah’ın, şükür karşısında nimeti artıracağı tahhüdünü açıkça beyan etmektedir.
Kaynak:
Yeni Ümit Dergisi