| Harb bin Süreyc, ismini vermediği bir zattan, kul hakkının âhiretteki ağır mes'ûliyetini en güzel şekilde ortaya koyan şu ibretli hâdiseyi nakleder:
Medine'ye varıp vâdinin civârında konakladım. İki kişi, aralarında iri bir keçinin pazarlığını yapıyorlardı. Müşteri satıcıya:
– İkramda bulun, diyordu. O sırada karşıdan gelen bir kimse gördüm. Kendi kendime; “Acaba bu Haşimoğullarından halkı saptıran o adam mı?” dedim. Baktım yakışıklı, alnı geniş, ince burunlu, kalem kaşlı, göğsü boğazından göbeğine kadar bir ip gibi siyah kıllarla örtülü, üzerinde iki parçadan ibâret eski elbisesi olan bir insandı. Bize doğru yaklaşıp selâm verdi. Biz de selâmına mukâbelede bulunduk. Kısa bir müddet sonra müşteri onu çağırarak:
– Ya Rasûlallah, ona söyle de bana ikramda bulunsun, dedi. Allâh Rasûlu elini uzattı ve şöyle buyurdu:
“– Mallarınıza siz mâlik bulunuyorsunuz. İsterim ki kıyâmet günü Allâh'a kavuştuğum zaman sizden hiçbir kimse malına, canına ve ırzına haksız yere tecâvüz ettiğim iddiasıyla karşıma çıkmasın. Allah Teâlâ satarken, alırken, tutarken, verirken, hükmederken ve birisi ile muhâkeme olurken kolaylık gösterene rahmet etsin...”
Daha sonra, olayı nakleden bu zât, Sevgili Peygamberimiz'in sözlerinden etkilenerek kendisini tâkib etmiş, İslâm hakkında sorular sorarak nihâyetinde “Dâvet ettiğin şeyler ne güzel!” diyerek Müslüman olmuş ve şöyle demekten de kendisini alamamıştır: “Şimdiye kadar yer yüzünde ondan daha çok nefret ettiğim hiç kimse yokken, şimdi o bana evlâdımdan, anamdan, babamdan ve bütün insanlardan daha sevimli hâle geldi.” (Heysemi, IX, 18)
İnsanların haksız yere haklarına tecâvüz ederek âhlarını almamak lâzımdır. Zîra mazlûmun duâsı ile Allâh arasında hiçbir perde yoktur. M. Raif Bey bunu şöyle dile getirir: Sen âh deyip de geçme öyle,
Bir âh'dadır Celâl-i Zâtı
Bir âh semâyı, arşı sarsar
Bir âh yıkar bu kâinâtı |