| Kul hakkı üzerinde titzlikle duran Rasûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, kişinin bu fâni dünyâdan göçmeden evvel, üzerinde bulunan hakları ödemesi gerektiğini bildirerek şöyle bildirir:
“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa, altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden önce, o kimseyle helâlleşsin. Aksi takdirde, sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm mikdarınca sevaplarından alınır (hak sâhibine verilir.) Şâyet iyilikleri yoksa, zulüm yaptığı kardeşinin günâhlarından alınarak onun üzerine yüklenir.” (Buhârî, Mezâlim, 10)
Kul hakkına giren kimselerin kıyamet günü gelmeden zulmettikleri kimselerle helâlleşmeleri, sonra da tövbeye yönelmeleri gerekir. Zîrâ kıyamet günü, altın ve gümüşün geçerli olmayacağı bir hesaplaşma günüdür. Gerçek zarar ve ziyan, hakiki iflâs hadis-i şerîfte haber verilen durumdur. Bu bakımdan namaz, oruç, zekât gibi emredilen ibâdet ve taatlara devamla birlikte dinin harâm kıldığı şeylerden sakınılması icâb etmektedir. Nebî -sallallâhu aleyhi ve sellem-:
“Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların zarar görmediği kimsedir ...” (Buhârî, Îmân, 4-5) buyurarak kul hakkına ehemmiyet verilmesi gerektiğini veciz bir şekilde vurgulamaktadır. Zîrâ Sevgili Peygamberimiz, ne suretle olursa olsun, kul hakkına tecavüz edenleri cehennem azabıyla uyarmaktadır.
Bir defâsında Rasûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz :
“Yemin ederek bir Müslümanın hakkını alan kimseye, Allâh cehennemi vâcip, cenneti de harâm kılar.” buyurunca bir adam:
– Yâ Rasûlallah! Şâyet o küçük ve değersiz bir şey ise de mi? dedi.
Bunun üzerine Efendimiz:
“– Misvak ağacından bir dal bile olsa, böyledir.” buyurdu . (Müslim, Îmân, 218) |