İyi halt ettin!.. İyi halt ettin!..
En büyük hayal kırıklığını yaşadığım Leyla’nın yüzünü gördüğüm andı. Ne Ferhat’ın Şirini’ne; ne Kerem’in Aslı’sına bakmaya hiç cesaret edemedim sonrasında ise. Edemezdim de.
Mecnun’un elinde olsaydı yinede Leyla’sına kavuşur muydu acaba? Yahut çölde mecnun sıfatını kazandığı anlarda Leyla ile karşılaşsa, bu benim Leylam der miydi hiç? Tanır mıydı onu. Bilir miydi siluetini.
Leyla mıydı uğrunda çöllere düşülen ve mecnun olunan? Yahut aşkın kendisimiydi mecnun eden Mecnun’u.
Bende mecnundan öte aşıklık istidadı var.
Aşıkı sadık menem, Mecnunun ancak adı var.
Fuzuli kendisini daha büyük aşık ilan etmişti mecnundan.
Benliğindeki aşıklık eğilimini, birazda mecnunu küçümseyerek ve, “ondan daha büyük aşık benim; bakmayın onun adının çıktığına.” diyerek dile getiriyordu.
Bu beyiti okurken bile insan “Gönlünden bir Leyla, yahut Leyla acısı geçmiş Fuzuli’nin” demekten alamıyor kendini.
Zaman Leyların ve Mecnunların yalan olduğu dönem. Yalnızca aşkın efsanesi ve birkaç hikâyesi aşka dair geriye kalan.
Çağın Mecnunları ve Vicdansız Leyla’lar…
Bunca aşksız aşk hikayesine rağmen Modern çağın aşıkları hep hülyalara itmiştir beni. Ne zaman okusam; neden ben de böyle söyleyemedim diye dövündürür bu sevdalar bendenizi. Kıskançlığım hat safhaya çıkar böyle zamanlarda.
Yavuz Bülent Bakiler’in; Cebeci İstasyonu’nda “ciseleyen yağmurun altında bekleyen titrek ceylanı”, Atilla İlhan’ın bir tren yolculuğunda gözlerini esir alan ve bir daha bırakmayan ve sadece bir bakışlık esmer güzeli” ve Recep Garip’in “gözlerini Sofya’da esir eden Leyla’sına yazdığını hep kıskandım, hem de imrenerek dinledim. Sevdalar değildi benim imrendiklerim. Sevdaların dile getirilmesi, kelimelerin yan yana dizilmesiydi…
Hele Sezai Karakoç ve Mona Roza.
Bir sevdanın ve bir Leyla’nın bu kadar güzel anlatıldığı kaç şiir ve bunu yazacak kaç kalem vardır acaba.
Hikâyesini dinlediğimde sanki benmişim gibi hala heyecanlanırım.
Sezai Karakoç üniversitede öğrencidir. Ve Muazzez Akkaya’ya sevdalıdır. Her gün cebine kimse görmeden şiirler bırakmaktadır Muazzezinin. Muazzez ise şiirlerin nerden geldiğini bilmemektedir.
Ve final. Okulun son gününde, mezuniyet gecesinde Muazzezin cebine daha önceden konulmuş ve mısraların baş harflerini birleştirdiğimizde Muazzez Akkayam ismine ulaşılan akrostiş şiir Mona Roza, Sezai Karakoç tarafından kürsüde okunur.
Salon “bir daha, bir daha!” diye tezahürat ederken, Muazzez’de meçhul failli şiirlerinin sahibini ilk defa tanımış olur o gece. Ardındansa Sezai Karakoç şiiri kürsüde bir kez daha okurken salonu terk eder sessizce ve sonsuza dek.
Efsane bir aşk. Mecnun ki bildik bir şair, Leyla ise bilinirlikten bilinmeze seyahat etmiş ve ulaşmış bir fani.
Leyla’nın bilinmezliği ve bulunmazlığı mecnunu mecnun yapmış, sevdanın büyüklüğünü beraberinde getirmişti Mona Roza için.
Mona Roza’yı yücelten de Muazzezin bilinmezliği, bulunmazlığı ve kavuşulmazlığıydı ta ki Ahmet Hakan’ın Muazzez Akkaya’yı buldum diye yazdığı ana dek.
O salondan çıkarak sonsuza kadar kaybolan Leyla’yı, Mona Roza hayranları hiç bulmak ve bilmek istemedi ki. Üstelik Leylasını bulmak istemeyen, yazdığı şiirin gücünü Mona Roza’nın bulunmama ihtimaliyle efsaneleştiren Mecnun’da eminin aynı düşüncedeydi.
Muazzez Akkaya Sezai Karakoç için bir bilinmez ve bulunmazdı. İstese elbet kendiside bir şekilde bulmaz mıydı? Söylemez miydi şurada diye? Ama bilmemezlik hem şiire güç verdi hem de aşkı efsaneleştirdi.
Ben çocuğuma bu şiiri anlatırken “Mona Roza salondan çıktı ve bir daha kimse ondan haber alamadı” diye anlatacağım. Bırakın bence Muazzez bilinmez olarak kalsın. Bırakın Sezai Karakoç’un Leyla’sı hep aranan ama hiç bulunmayan olsun. Bırakın sevda yaşanması gerektiği gibi yaşansın, tek kişilik ve kavuşulmaksızın
Murat Can |