Bayrak
6 Recep 1429
09 Temmuz 2008, Çarşamba
6 Recep 1429
09 Temmuz 2008, Çarşamba
Ayet
Ey iman edenler! Allah’tan korkun, herkes yarına ne hazırladığına baksın.
Haşir-18
hadis
Allah’ım! Recep ve Şâbânı hakkımızda mübarek kıl, bizi Ramazan’a kavuştur.
Müsned

GİrİŞ Yap

Kullanıcı ismi:
Şifreniz:

Beni hatırla

...........................................
Şifrenizi mi unuttunuz
yoksa hâlâ üye değil misiniz? Hemen Üye Olun

Arama


Gelişmiş arama yap
Hak-dilaram Sözlük

Yürek Yangınları

Online Üye

Şuan Forumda: 37 (5 Kayıtlı ve 32 Misafir) bulunmaktadır.

Online  586092, drkoyuncu, DuaLar mesutizm


Admin :: S.Mod :: Mod :: Yazarlar :: İmtiyazlı Üye
eee



Hak-dilaram » DİNİ KONULAR » Ahlak » İnfak reçetesi


Cevapla
 
Seçenekler
Hakkperest
 
Hak-dilaram - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 5.173


1 Albümü var
 
Teşekkür etti: 10.845
Teşekkür aldı: 4.411 konuda 20.721 kere
Blog-Yazıları: 2
Hak-dilaram - MSN üzeri Mesaj gönder
yeryüzünde iki menfi his çatışma halindedir: hırs... hased...

hırs, elindekinden fazlasını taleb etmek, herkestekinin onun olmasını istemek; hased, başkasının elinde olana göz dikmek, 'onda var, bende niye yok' ruh haliyle başkasının malını çekememek, başkaya ait nimetin zevalini istemek...

bu iki duygu hali yeryüzünde nifakın sebebidir.

savaşlar, ölümler, gasblar, istilalar ekser bu sebeblerledir.

İslam arabca nun ile başlayan nifak kelimesinin tepesine keskin bir kılıç gibi elifi indirmiş ve kelimeyi 'infak' olarak değiştirmiştir.

nifakı sadece infak kesebilir...
eski 03.09.2006, 11:01 Hak-dilaram isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #11
Hak-dilaram isimli üye'ye teşekkür eden 4 üye:
ADMİN
(Konuyu Başlatan)
 
monaroza - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 13.525


1 Albümü var
Yarışma Puanı: 490
Teşekkür etti: 22.660
Teşekkür aldı: 9.963 konuda 32.686 kere
Kur’ân, Mü’minûn Sûresinde, kurtuluşa erenlerin özelliklerini sayarken `verme olgusuna` bilhassa dikkat çekmiş ve “Onlar ancak zekât için çalışırlar” tanımını getirmiştir.

Burada, atlanmaması gereken bir vurgu vardır. İnsan bir yandan zekât verecek yeterliliğe yükselmek için teşvik edilirken, bir yandan da, çalışmasının asıl amacı olarak, ona, yığıp biriktirmek, yiyip şişmek, yutup büyümek değil, kazandıklarını başkalarının hizmetine sunmak gibi bir hedef gösterilmektedir. Bu, aynı zamanda, insan için asıl doyumun böyle bir hayat amacında bulunduğuna da bir işarettir.

Zekât, çoğumuzun zihninde, malın kırkta birini yoksula vermek şeklindeki bir ibadet türü olarak canlanır. Bu tanım yanlış değilse de bir hayli eksiktir. Zekâtı yılda bir defa malın fazlasından yapılacak bir bağıştan ibaret görürsek, birçok şeyi kaçırmış oluruz.

Oysa zekât ve bu anlamı destekleyen diğer kelimeler, Kur’ân’ın düzinelerce âyetinde iman ve namazla beraber sayılan ve dine rengini veren bir anlayışı, bir yaşama biçimini ifade etmektedir.

Bu yaşama biçimi, sahip olduğu herşeyi Allah’tan bilen, sonra da, Allah’tan gelmiş olan her türlü nimetin bir kısmını Allah’ın kullarına aktarmayı görev telâkki eden bir imana dayanır.

Din, yapısının gereği, bu konuda sadece bir alt sınır koyarak daha ötesini insanın kendisine bırakmış ve böylece onun önüne bir gelişme yolu açmış, bu yolda da insanları birbiriyle yarışmaya teşvik etmiştir.

Burada bir yarış söz konusu olmakla birlikte, bu, amaç ve istikametinden başka, sonuç itibarıyla da, tüketim uygarlığının yarışlarından çok farklı bir yarıştır.

Bu bir fazilet yarışıdır.. Yani bu yarışta; bütün dünya ahalisine yetecek kadar çeşitlilik içinde zenginlikler vardır. Birisinin belli bir yüksekliğe erişmesi, başkalarının önünü tıkamaz. Her an herkes her seviyede bir kazancı beraberce yaşayabilir. Burada yarış, sınırlı bir ömür içinde, önündeki fırsatları en verimli bir şekilde değerlendirerek mümkün olan en yüksek gelişim düzeyine erişme anlamını taşımaktadır.

Her dakika sayılır, her kuruş kazanç hanesine yazılır. Zekât, bu sınırlı sermayeyi en yüksek verimle kullanarak nemalandırmayı amaçlayan ve sonuçta insanı sürekli iyilik üreten bir hayır makinesi haline getiren bir sistemdir. Dolayısıyla toplumun emniyet subonudur zekat..

Son asrın önemli din bilginlerinden Mahir İz, zekât konusuna getirdiği yorum ve uygulama ile pek çok insana örnek olmuştur. Bir memur maaşına talim eden ve belki de hayatı boyunca zekât vermeyi aklından bile geçirmeyecek olan nice kişiler onun yol göstermesiyle zekât vermenin hazzını ve doyumunu yakalamış, bereketini yaşamıştır.

Merhum Mahir İz, öğrencilerine, memuriyete başlar başlamaz maaşlarının yüzde 2,5’unu zekâta ayırmalarını tembih eder, “Memleketimizde pek çok muhtaç insan var; onların, siz zekât verecek duruma gelinceye kadar beklemeye tahammülü yoktur. Üstelik siz memur adamsınız; nisap sahibi olmayı beklerseniz, hayatınız boyunca zekât veremezsiniz” derdi.

Bu öğütü tutanlar, maaşları ne kadar yetersiz de olsa, kırkta bir gibi bir miktarı ayırmakta fazla zorlanmazlar, bu arada vermenin haz ve doyumunu da yaşamış, hattâ bu hazza tiryaki olmuş bulunurlardı.

Mahir Hocanın kendisi ise, öğretmenlik (daha sonra emeklilik) aylığını alır almaz mutemetten başlayıp odacıya, çaycıya, öğrencilerine maaşının yüzde 2,5’unu dağıttıktan başka, mahallenin bekçisini, çöpçüsünü, postacısını da sürekli kollar, ayrıca gazetelerde haberini okuduğu muhtaç insanlara havale ile birşeyler gönderirdi. Hocanın yakınında bulunup da onun lütuf ve ikramlarına mazhar olmamış kimse yoktu.

Bir emekli maaşı ve birkaç kitap ile makalenin telif ücretinden ibaret bir gelirle bu kadar insana hayır dağıttıktan sonra kalan para ile zengin gibi yaşamanın nasıl mümkün olabileceğini anlayabilmek için hesap makinesine sarılıyor veya ekonomi kitaplarını karıştırıyorsanız, cevabı yanlış yerde arıyorsunuz demektir.

Bu, zekâtın kuyumcu dükkânı içinde gerçekleşen ve “malını altına çevirip fakire vermekten, sonra onu bozdurmak için fakiri tekrar kuyumcuya göndermekten” ibaret bir operasyon olduğunu zanneden kafalarla anlaşılacak bir iş değildir.

Konuya bu açılardan yaklaşmak, yanlış anahtarla kapı açmaya çabalamak olur. Bu durumu anlayabilmek için, önce, insanın vermek için yaratılmış olduğunu ve hayatının ancak bu sayede bir anlam kazanacağını dikkate almak gerekir.

Hayatın bu en önemli sırrını yakalayan ve yeteneklerini bu hedefe doğru seferber edenler, bu topraklar üzerinde, sadaka taşları ve kuş sarayları gibi o kadar çok eser bırakmışlardır ki, sadece bu eserlere bakmak bile, insan denen aziz varlığın niçin yaratıldığını ve niçin bu kadar çok çeşitli yeteneklere ve ruh zenginliğine sahip kılındığını açıklamak için fazlasıyla yeter.


ALINTI
__________________

“Yalnız hüznü vardır kalbi olanın.."


http://yurekyanginlari.blogcu.com/
eski 08.10.2006, 23:40 monaroza isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #12
monaroza isimli üye'ye teşekkür eden 4 üye:
Tecrübeli Üye
 
Üyelik tarihi: 10.10.2006
Mesajlar: 411


 
 
Teşekkür etti: 24
Teşekkür aldı: 62 konuda 106 kere

Güzel bir konuya değinmişsin Kardeş. Allah razı olsun.
Zekat farzdır en az kırkta bir biz illa kırkta birde mi kalacağız 40 ta iki versek ne kaybederiz.
Kur' an yok sakın ha 40 ta birden ne fazla ne eksik mi demiş.
Elbette en düşük miktarın altına inmek kendini kandırmak olur ama daha fazla vermek daha çok mu kazandırır yoksa daha çok mu kaybettirir.

Es Selamu Aleyküm,

Konu Bakara-216 tarafından (20.10.2006 Saat 09:05 ) değiştirilmiştir..
eski 20.10.2006, 09:02 Bakara-216 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #13
Bakara-216 isimli üye'ye teşekkür edenler
Üye
 
GönülGözü - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 22.10.2006
Mesajlar: 47


 
 
Teşekkür etti: 14
Teşekkür aldı: 11 konuda 14 kere
ALLAH Razi olsun...

Masallah hepinizden istifade ettim..Rahmetli Haluk Nurbakinin infaki Imandan sonra anahtar gibi anlatmasi bosuna degil tabii.
eski 25.10.2006, 17:44 GönülGözü isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #14
GönülGözü isimli üye'ye teşekkür edenler
Tecrübeli Üye
 
Üyelik tarihi: 10.10.2006
Mesajlar: 411


 
 
Teşekkür etti: 24
Teşekkür aldı: 62 konuda 106 kere
Allah hepinizden razı olsun. Böyle bir ortamı teneffüs edip paylaşımda bulunmak gerçekten huzur verici. Ama tabiki öncelikle işyerinde isek işlerimiz önce gelmeli o da işverene borçlu olduğumuzbir kul hakkı oluyor. Bu nedenle iş varken işe bakmalıyız.

Oldukça yoğun bir iş tuneline girmek üzereyimde

Es Selamu Aleyküm,
__________________
Bismillahirrahmanirrahim,
ZUHRUF 2,3. Apaçık Kitab’a andolsun ki, iyice anlayasınız diye biz, onu Arapça bir Kur’an yaptık.
İBRAHİM 52. Bu Kur’an; kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak tek ilah olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara bir bildiridir.
İSRÂ 41. Andolsun biz, onlar düşünüp öğüt alsınlar diye (gerçekleri) bu Kur’an’da değişik biçimlerde açıkladık. Fakat bu onların ancak kaçışlarını artırıyor.
eski 26.10.2006, 07:39 Bakara-216 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #15
ADMİN
(Konuyu Başlatan)
 
monaroza - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 13.525


1 Albümü var
Yarışma Puanı: 490
Teşekkür etti: 22.660
Teşekkür aldı: 9.963 konuda 32.686 kere
ŞİMDİ İNFAK VAKTİ

İnsan denen muhteşem muammayı en iyi çözümleyen, kuşkusuz, Kur’an’dır… Kur’an insanın gizli şifrelerini, bastırılmış duygularını deşifre eder…

İnsanoğlunun ruh dünyasındaki gizemlilikleri çözmek vahiy eksenli bir yolculukla mümkündür…

İç dünyamızdaki negatif ve pozitif unsurlar, anlam kodları, deruni alemin haritası yani insanın saklı fotoğrafı Kur’an’a yüklenmiştir…

Doğru olan, insanı Kur’an’dan tanımaktır… İnsanın eşya ve mülk ile olan ilişkisini değerlendirirken, Kur’an şöyle buyuruyor:

‘‘Gerçekten insan, bencil ve hırslı olarak yaratıldı. Kendisine bir şer(kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar. İyilik dokunduğunda ise pinti kesilir(cimrilik eder).’’

(Mearic 19-21)

İnsanın ‘‘sahip olma’’ güdüsündeki hırsına şu ayet-i kerime dikkatimizi çekiyor:

‘‘… İnsan pek cimridir.’’ (İsra 100)

Bir çok cürmün temelinde bu ‘‘cimrilik’’ vardır…

‘‘Sahip olma’’ güdüsü zamanla mülkün Sahibi’ni unutturuyor, ardı sıra sahip olma ve sömürü savaşları başlıyor…

Hırsımızı ve zaafımızı bilen Rabbimiz bu tehlikeye işaret ediyor ve çözüm öneriyor:

‘‘Allah yolunda infak ediniz ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayınız. İyilik ediniz. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.’’ (Bakara 195)

İnfak, insan ruhundaki yüce hasletleri harekete geçirir…
Amellerin ihsana dönüşmesine vesile olur…
Aklın irfana, kalbin imana açılıp ısınmasına zemin hazırlar… Nefsin arınmasında infakın etkisi küçümsenemez…

Kazanma hırsını, sahip olma güdüsünü, servet edinme sarhoşluğunu infak ile dizginlemek mümkündür… İnfaka ikna olmayan insan, doyumsuzdur…

Nefsi emarenin pintiliğini ve cimriliğini infak ilacı ile giderebiliriz…
İnfak, mülkün asıl Malik’ini hatırlayıp, O’na tevdi etmenin ifadesidir…

İnfak, mal üzerinden gerçekleşen ruhi terbiyenin bir parçasıdır…

İnfak, Allah’a itaat ve ibadeti ilke edinenlerin maddi imkanlarını Allah yoluna tahsis etmeleridir… İnfak mümini mala tutkunluk zilletinden, paraya kulluk sefaletinden kurtarır…

İnfak, yeryüzü bağımlılıklarından özgürleşerek, gök merkezli güzelliklere kanatlanmaktır…

İnfak, toprak eksenli zevklerden sıyrılıp, yüce bir vicdan zevkini idraktir… Böylece iç huzurun merdivenlerini tırmanarak, veraların verasına uzanmak mümkün olur… İnsanlık kalitesini arttıran, insana merhamet yükleyen, ruh ve duygu planında yücelten en etkili eylem, infaktır…

İnfak eylemi, yürekler arasında ülfet, ünsiyet, merhamet ve uhuvvet ören esaslı bir aşıdır…

Gönüllerde sevgi halesi oluşturan esrarlı bir kimyadır…

İnfak, sosyal değişimlerin belirleyici dinamiklerinden biridir ki, medeniyetlerin inşası ve imhası bununla ilgilidir…

İslam medeniyeti; ‘‘verme kültürü’’ öne çıkan, ‘‘infak toplumu’’ olma bilinci ile hareket edenlerin eseridir…

Zaten yaşadığımız dünya iki toplumlu bir dünyadır: Biri infak toplumu yani İslam toplumu, diğeri ise israf toplumu, yani isyan yolunu seçenler…

İslam toplumunda, üretim felsefesi, kâr telakkisi infak bağlamında gerçekleşir… Bu toplumda, inhisar yok! İhtikâr yok! Esas olan infak ve ihsandır… Çünkü, aksi taktirde sonuç inkıraz ve krizdir…
İnfakı olmayan toplumların nifaktan kurtulması, korunması çok zor… Salah ve felaha ulaşmanın yolu salat ve infaktır…

Toplumsal karmaşaya, ekonomik krize karşı en etkili tedbirin infak olduğunda kuşku yok…

Modernizmin saçtığı çıkarcı, fırsatçı, hazcı hastalıklara karşı ancak infak ve ihsanla direnebiliriz… Dünyacı, bireyci, benci virüsleri infak ile dezenfekte edebiliriz…

Şeytanın ‘‘fakirlikle korkutmasına’’, nefsin bencilliğine karşı imanın galebe çalması, infak bilinci ile mümkündür…

İnancımız o dur ki; infak, kişinin kendi insiyatifine bırakılan bir lütuf değil, Allah’ın yoksullara verilmesini, ‘‘hak’’ olarak emrettiği bir paydır…

‘‘Ve onların mallarında belirli bir hak vardır.
Yoksul ve yoksun olan(lar) için.’’ (Mearic 24-25)

İnfak hayatı, paylaşıma dayalı bir yaşam demektir… Herkesin rüyasını gördüğü, özlemini çektiği bir hayat… Bu hayatta infaktan daha öteside vardır: İsar… Kendi hakkını kardeşine devretme erdemi…

Acaba bu gün bizler bu seviyenin neresindeyiz?

İnfak, ihsan ve isardan nasibimiz nedir?

Toplumsal dayanışmamız ne durumda?

İnfak ruhu törpülendi…

İçimizdeki ve dışımızdaki şeytanlar bin bir dereden su getirerek, bizi infaktan, ihsandan alıkoyuyorlar…

Geçim telaşı, rızık korkusu iliklerimize işledi…

‘‘Yarın ne olacağı belli değil!’’ diyerek, stokçuluğa başlayanlar, gerçek yarınları unutuyor dünya malına kapandıkça kapanıyorlar…

İnfakı erteledikçe, kardeşliği eritiyoruz…

İnfak sorumluluğu hatırlatıldığında kem-küm etmeden, yüz rengi değişmeden eli cebine giden insanlarımız azalıyor…

Masa, kasa, nisa sınavı bu gün daha bir girift, daha bir çetin… Bu infak sınavını vermek zorundayız… Elimizi çabuk tutmak mecburiyetindeyiz…

Vermemiz gerekeni verelim ki, yarın mahşerde boynumuza dolanmasın!..

‘‘Sizden birine ölüm gelip de: ‘‘Rabbim, beni yakın bir süreye (ecele) kadar geciktirsen bende böylece sadaka versem ve salihlilerden olsam’’ demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak ediniz.’’ (Münafikun 10)

Ertelenmeyen infak…
Ötelenmeyen yoksullar…
‘‘Elimiz dar’’ demeden, hemen şimdi infak…

Ekmeğimizi bölüşmeyi öğrenmezsek, belki yarın ekmeğin tamamı zehir olacaktır…

Soframızı paylaşmazsak, yer ve gök sofraları bize açılmayacak… Rahmet duracaktır…

Kapımızı muhtaçlara açmazsak, gök kapıları yüzümüze kapanacak…

İnfaksızlık bize musibet olarak geri dönecektir…

Kıtlık, kuraklık, susuzluk bir sonuçtur… Nedenlerine inmek gerekmiyor mu?

Eğer vermezsek, gönlümüzün gözenekleri hırsla dolacak ve bizi vuracak…

Gözlerimiz çevremizdeki yoksulları görmüyorsa, gözlerimizi kaybetmeye başlamışız demektir… Görme özürlü olmak buna derler, işte…

Yoksulların gözü elimizde olanlara takılı kaldı ise, onun bize de hayrı olmayacaktır…

Ellerinden tutulması gereken, boşlukta bu kadar el varken, avuçlarımızı sıkmayalım… İnsanlara ellerimizi açalım ki, açılan ellerimize rahmet yağsın…

Sen bir el uzatmışsan, yardıma muhtaç olduğunda sana uzanacak bir el bulabilirsin…

Efendimiz buyurmuyor muydu?

‘‘İnfak et ki, infaka mazhar olmasın.’’

İnsan harcanmayı istemiyorsa, hemen Allah yolunda harcama yapsın…

Gerçi, Allah yolunda harcamak her yiğidin harcı değil…

Unutmayalım ki; hacil ve rezil düşmemek için harcamak şart…
İnsana yakışan ihsandır… Adam olana düşen görev yardım etmektir…

Bu gün öyle bir iyilik yapalım ki, insanlığımızın, ölmediğimizin delili olsun…

İnsanlığımız infakımızla ortaya çıkacaktır…

Vermek bir iç huzuru, yürek yumuşamasıdır…

İnfak, iyilik kalp sıkışmasına, ruh daralmasına iyi gelir…

bu rabbani reçeteyi uygulayanlar, kendilerini kanatlı bir kuş gibi hafif hissedeceklerdir…

İhsan, kalp kasvetini gideren bir eylemdir…

Kalbinin katılığından şikayet eden birine Rasulullah(sav) yetimlerin başını okşamasını tavsiye ediyor…

Başkasının derdiyle dertlenirken, kendi sıkıntını unutuverirsin…

‘‘Öyle dertler, öyle dertliler var ki, benim derdim ne ki?’’ demeye başlarsın…

Hiç rastlamadık mı?

Penceresine cam alamadığı için naylon geçirenleri?..

Kışın çocuğunun su çeken yırtık ayakkabısından dolayı, çorabın üzerine poşet geçiren anneyi?..

Üniversite yurtlarında arkadaşına çay ikram edecek para bulamayan, yağız ama yalnız delikanlıları?

Kim bilir hangi köşede sıcak bir aş için kıvranan, yardım eli arayan, kimse yok mu diye çaresizce inleyen nice kardeşimiz var…

Belki de çok yakında, yan bina da arka sokaktaki boyasız gecekondu da?!

Kursağına sadece bulgur pilavı inenleri…
Muhtarlıktan fakirlik belgesi alabilmek için ezilip-büzülenleri… Yeşil kart almak için kapı kapı sürünenleri…
Hiç rastlamadık mı?

İşte bu bizim insanlık sınavımız…

Bu dünyada tek başımıza değiliz… Kimi yanımızda, kimi yüreğimizde, kimi uzağımızda ama kalbimizin çok yakın bir kıyısında yaşıyor dünyanın mazlumları, mahrumları, mağdurları…

Oralardan, o uzak, o yakın bölgelerden feryatlar yükseliyor…

Savaştan başka bir şey tatmamış onbinlerce insanın çığlığı
yükseliyor, göz yaşları yağıyor üzerimize… Sadece Irak’ta yetim kalan çocuk sayısı 5 milyon’u buldu…


Savaşın, sürgünün, ambargonun ve açlığın pençesinde yok olan, iniltileri gökkubbede bir bir sönen kardeş lerimiz bize sesleniyor:

Neredesiniz?

Merhametli elleriniz nerede?

Şefkat yüklü sımsıcak yürekleriniz nerede?

Yürek yakan bu sese kulak verip diyebilmeliyiz ki;

Özür diliyoruz…
Siz açken tok uyuduğumuz için…
Siz ağlarken gözyaşlarınızı silemediğimiz için…
Elleriniz, o öpülesi elleriniz uzanırken bize tutamadığımız için… Ve üzerimizdeki hakkınızı unuttuğumuz için özür diliyoruz…

Hatırladık ve geldik, diyebilmeliyiz…

Bize verilenden verme vaktidir…
Ekmeğin ve suyun hakkını sahibine verme vaktidir…
Bahşedilen nimetlerin değerini yeniden fark etme vaktidir…
Elden ele, olandan olmayana verme vaktidir…
Verdikçe artacağını bilenlerin harekete geçme vaktidir…
Kimi yurdundan koparılmış, kimi çaresizliğe terkedilmiş rengi, ırkı, dili farklı ama kaderi aynı olan insanlarımızla buluşma vakti…

Veren el ile alan el arasında kardeşlik köprüleri kurma vakti…

Yoksulluğun sebebi sadece ‘‘yokluk’’ değildir…

Bu gün yeryüzünde ki sefaletin sebebi sizce nedir?

İmkanların kıtlığı mı, yoksa merhametin yokluğu mu?

Yardım bir gönül eylemidir… Ve eylemlerin en güzeli…

Çünkü vermek, Kur’an ahlâkıdır...

Paradan, maldan, zamandan, bilgiden, beden gücünden, elinde, avucunda ne varsa, ondan verebilmek… Vermenin hazzını ve huzurunu yaşamak…

Biz verdikçe, bir Veren’de bize hep vermiyor mu?

İnfak, sonsuz bir bereketin tohumudur…
Bu tohum en temizinden seçilmeli…

‘‘Dünya ahiretin tarlasıdır’’ değil mi?
Ek ekebildiğin kadar…
Ver verebildiğin kadar…

Çünkü verdiğin senindir…
Veremediğin senin değil, mirasçılarınındır…

İnfak, imandan bağımsız bir eylem değildir…
İnfak bir iman sınavıdır...

Elin arkasında iman yüklü bir yürek varsa; o el, veren el olur…

Zengin el verebilir diye bir kural yoktur…

Nice zengin eller var ki; sıra vermeye gelince nasılda titriyor… Sıkı mı sıkı!

Efendimiz (sav):

“Sahip olduğunuz her nimetin hesabını öbür dünya da vereceksiniz.” buyurunca sahabeden bir zat: “Şu üç hurmanın da mı ya Rasulallah?” dedi. “Evet, o üç hurmanın da!” diye cevap verdi Rasulullah Efendimiz...

Bu durumda, artık kimsenin “benim neyim var ki; infak edeyim?” deme hakkı kalmıyor...

O zaman “Bu gün Allah rızası için ne infak edebilirim?”

Duyarlılığı ile bir infak seferberliği başlayacak...

Ümmetin her ferdinin mutlaka infak edebileceği bir şeye malik olduğu anlaşılacak...

Belki de o vakit, niceleri vermeye doymayan “infak tiryakisi” kesilecek...

Hani şu her gün para dökmekten usanmayan “sigara tiryakileri” gibi... İşte o zaman Salebeleşmekten kaçınacak, Ebuzer’i daha iyi anlayabileceğiz....

O Ebuzer ki: Eline geçen her şeyi ahiret yurduna göndererek, dünya yaşantısını yokluk sınırına yakın bir seviyede geçiriyordu...Geçici dünya malını değil, ebedi ahiret sermayesini biriktiriyordu... Birikiminin korunduğu mekan ahiretti...

Nitekim, “Senin evinde güzel eşya yok mu?” diyenlere:

“Biz güzel eşyalarımızı öteki evimize (ahiret yurdumuza) gönderiyoruz.” cevabını veriyordu...

İnfak, ölüm ötesi kalıcı yatırım...
İnfak eden kendini bu gün ile sınırlamıyor, sonsuza açılıyor...
İnfak ile cennet daha da yakın....

İşte bunun için, Müslüman sürekli kendini borçlu bilmelidir ve vermek mecburiyetinde olduğunu asla unutmamalıdır...

Sadaka sığınağına yönelmekten nasıl uzak kalabiliriz?

Biliyoruz ki; sadaka bir sadakat sınavıdır...

Kişisel çıkarın hayatın merkezine konulduğu modern dünya da infak ahlakını kuşanmalıyız...
Bir yaşam biçimi olarak infakı seçmeliyiz...

İnsanları “menfaat” fikrinin tahakkümünden kurtarmak gerekir...

Gerçek anlam da dürüst mümin, fedakarlığı ile kendini ortaya koyan, menfaatına bakmadan cömert ve mert ilkeli bir duruş üzere bulunandır...

İnfak bir marifettir... Müşfik olanlar ancak münfik olabilir... Olmayanların yolu nifaka çıkar...

Rabbimizin şu uyarısını şimdi daha iyi anlıyoruz:

“Size ne oluyor ki; Allah yolunda infak etmiyorsunuz? Oysa göklerin ve yerin mirası Allah’ındır...” (Hadid-10)

Şimdi infak vakti! Ramazan bizi infaka çağırıyor....

Unutmadan şunu da hatırlatayım...

Kendinizi, birikiminizi, geleceğinizi garanti altına aldınız mı?

Yani infak fonuna sigortaladınız mı?

Ramazan Kayan
__________________

“Yalnız hüznü vardır kalbi olanın.."


http://yurekyanginlari.blogcu.com/
eski 20.09.2007, 00:25 monaroza isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #16
monaroza isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
ADMİN
(Konuyu Başlatan)
 
monaroza - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 13.525


1 Albümü var
Yarışma Puanı: 490
Teşekkür etti: 22.660
Teşekkür aldı: 9.963 konuda 32.686 kere
MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!!

Dün gece bir dizi seyrettim, bir Arap dizisi…
Orada dilenci bir kadının sözü, beni bambaşka âlemlere götürdü…
Nefsimin sarıp sarmaladığı benliğimi çözdü, çözdü…
Ta ki O’na ulaşan nurdan ipince bir iplik haline gelinceye dek…
Ürperdim…
Binbir fikrin anaforunda ruhum seyeran etti ve gözlerimden süzülüverdi damlalar…
Hikâye mühim değil, durumun islâmîliği de elbette tartışılır..
Lâkin o cümle.. O cümle, hangi durumda, hangi ağızdan çıkarsa çıksın hep O’na götürür insanı…
Kucağında çocuğuyla, kalabalık içinde kadın şöyle diyordu:

“MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!”
Allahuekber!
Yâni: Allah’ın malından, ey ihsanediciler!
Muhsinin ; iyilik edenler,cömertler demek.

MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!
Vermiyorsan … Neden?? Neden vermiyorsun..?
Sanki sahiplendiğin herşey senin mi ki??
Veriyorsan …Minnet etme! Başa kakma!
Çünkü senin değil, O’NUN..
Alıyorsan … Minnet etme!
Boyun bükme! Veren O’dur…
Düşünme ver!! Korkma,
Rahmet hazineleri tükenmez…
Nimet gitse de yerine gelen var…

MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!!
“Şeriatta şu senindir, bu benim..
Tarikatta; hem senindir hem benim..
Hakikatta; NE SENİNDİR, NE BENİM!!”

MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!!!
“Mal sahibi, mülk sahibi!
Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk te yalan,
Gel birazda sen oyalan!!”

MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!!!
“Mülk tamamıyla O’nundur..” Tüm kâinat ve içindekiler, O’nun
“Sen de O’nun mülküsün!!”
ALLAHUEKBER!
Hepimiz, O’nunuz…
O’nun mülkü olmak ne yüksek bir keyfiyettir kardeşlerim!
“Hem mülkü, hem memlüküsün!”
Hem O’nunuz, hem de kulu-kölesiyiz
(öylemiyiz acaba?)
Bilirsiniz hikâyeyi, çok eskilerden bir zat,-adını hatırlayamadım-
bir köle almış ve sormuş ona:
-Ne yer, ne içersin?
-Efendim ne verirse..
-Ne giyersin?
-Efendim neyi münasip görürse…ilh.
Bu cevaplar karşısında O zat, ağlayarak nefis muhasebesine girişiyor ve şöyle diyor ;

“Şu kölenin efendisine bağlılığı kadar ben de, SAHİBİME bağlımıyım acaba”

Dostlar! Başımızı vuracak taşlar aramanın tam sırasıdır!!

MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!!!

“Mün’imi Hakikiyi (Gerçek nimet vericiyi) hatıra getirmeyen ve O’nun adıyla verilmeyen nimeti yemeyiniz!

O halde hem veren “Bismillah!” demeli(yani; sana ben veriyorum fakat benim değil, Allah’ın olandan)hem alan “Bismillah!” demeli (görünüşte bana veren sensin, fakat mal sahibi de, veren de O’dur.)Eğer o Bismillah demiyor, sen de almaya muhtaçsan, Sen Bismillah de! Onun başı üstünde, ilâhi Rahmetin elini gör,şükür ile öp, ondan al.
Yani, nimetten in’ama bak(nimetlendirildiğini düşün) ve buradan seni nimetlendiren, sana veren, verdiren Mün’imi Hakiki’yi (gerçek nimet vericiyi) düşün!”

MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!!!

Bir yerde okumuştum; Bir Zat şöyle diyordu;
“Yarın Rabbin huzurunda bize seslenilirse;
“Benim için verdiklerinizi görün” diye,
ortalığa eskimiş, kullanılmış giyecekler, artık yemekler, beğenilmeyip verilen herşey dökülecek…

VE;
Acele kılınmış namazlar..
Geçistirilivermiş zikirler..
Boğazdan aşağı inmeyen ayetler..
Birde nefsiniz için verdiklerinize bakın denecek;
herşeyin en iyisi en güzeli, vakitlerin EN UZUNU ….”
Ve diyordu aynı Zat;
“Kadınların kulaklarındaki küpeler, fakirlerin bir damla gözyaşıdır…”

Ey beni okuyan kardeşlerim,
Acaba evlerimizdeki en iyi, en pahalı,en modern eşyalar…
Markalı giysilerimiz…
Sofralarımızdaki çeşit çeşit yiyecekler , fakirlerin nesi oluyor acaba?..

MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!!!

Eskiden birisi teşekkür ettiğinde “Estağfirullah”denirmiş…
Yani, “Ben kimim ki? Benim sana bir faydam dokunduysa bu, Allah’ın izniyledir.”
Demektir bu.. Şimdiyse biz; “Rica ederim” diyoruz ki bu da;“Ben yaptım, ben güçlüyüm” demektir..
Nefsi yüceltmenin, beslemenin türkçesidir bu..
Estağfirullah, Allah karşısında hiçliğini kavramanın, boyun büküşün ifadesiyse,
Rica ederim, egomuzu tatmin eden sığlığın ifadesidir…

MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!..
“Şunu ben yaptım, ettim” diye gururlanma!
Sen yapmadın.. Sana bir yaptıran var!
O istemezse sen, kolunu bile kıpırdatamazsın!
Onun icin ; hizmet adına, mesleğin adına, toplum adına eğer bir seyler yapıyorsan, bil ki:

ALLAH’IN MALINDAN HARCIYORSUN..

Salkım salkım gül üzümleri veren kuru çubuksun sen!

Muhteşem tabloları yapan fırçasın sen, ressam değil!

Eğer bir rütbe, bir şan istersen;
Git, O”NUN önünde eğil!!
Kİ sana alemlerin kapıları açılsın..Şükür kapılarından geçerek: O’NA KUL OL Kİ, SULTAN OLASIN!..

MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!..
Muhtaçlara verdikçe zenginleşir, açları yedirdikçe doyarız…
Verin!!
Yoksulların uzattığı avuçlar hazineyle doludur.
Verin !!
Rahmet hazineleri tükenmez!..
Verin!..
Rabbim, birin karşılığında on veriyor…
Hele mübarek günlerde:
Birin karşılığı yüzbinlerdir…
Kimbilir belki de bir ömürdür!
VERİN!
AMA UNUTMAYIN:

“MİN MALALLAH YA MUHSİNÎN!!!”

monaroza
__________________

“Yalnız hüznü vardır kalbi olanın.."


http://yurekyanginlari.blogcu.com/
eski 20.09.2007, 00:36 monaroza isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #17
monaroza isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
ŞEHiD
 
Üyelik tarihi: 17.10.2007
Mesajlar: 229


 
 
Teşekkür etti: 1.153
Teşekkür aldı: 206 konuda 709 kere
Peygamber aleyhisselam Nifakı infakla yok etti

bir elif miktarı (nifak kelimesinin başına elif getirin)
eski 19.10.2007, 00:30 musafaha isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #18
musafaha isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
ADMİN
(Konuyu Başlatan)
 
monaroza - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 13.525


1 Albümü var
Yarışma Puanı: 490
Teşekkür etti: 22.660
Teşekkür aldı: 9.963 konuda 32.686 kere
Evet, bak

Hak-dilaram´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
yeryüzünde iki menfi his çatışma halindedir: hırs... hased...

hırs, elindekinden fazlasını taleb etmek, herkestekinin onun olmasını istemek; hased, başkasının elinde olana göz dikmek, 'onda var, bende niye yok' ruh haliyle başkasının malını çekememek, başkaya ait nimetin zevalini istemek...

bu iki duygu hali yeryüzünde nifakın sebebidir.

savaşlar, ölümler, gasblar, istilalar ekser bu sebeblerledir.

İslam arabca nun ile başlayan nifak kelimesinin tepesine keskin bir kılıç gibi elifi indirmiş ve kelimeyi 'infak' olarak değiştirmiştir.

nifakı sadece infak kesebilir...
__________________

“Yalnız hüznü vardır kalbi olanın.."


http://yurekyanginlari.blogcu.com/
eski 19.10.2007, 00:36 monaroza isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #19
monaroza isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
Super Moderator
 
mesutizm - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 25.11.2007
Nerden: İzmir - Kahramanmaraş - Ş.Urfa :)
Mesajlar: 3.422


11 Albümü var
Yarışma Puanı: 1610
Teşekkür etti: 5.873
Teşekkür aldı: 3.135 konuda 10.716 kere
mesutizm - MSN üzeri Mesaj gönder mesutizm - YAHOO üzeri Mesaj gönder mesutizm isimli Üyeye Skype üzeri Mesaj gönder
İnfak konusuyla yakından alakalı Diğerkamlık konusu hakkında geçenlerde hazırladığım bir yazıyı eklemek istedim...

Diğerkamlık

Kişinin kendisinin de ihtiyacı olan bir şeyi başka insanlarla paylaşabilmesi, gerektiğinde başkalarına yardım edebilmesi olarak tanımlanan diğerkamlık dinimizin ve kültürümüzün toplumsal hayatı dengede tutma ve bunu olumlu olarak hayata yansıtma özelliğinin bir göstergesidir..
Anadolumuzun güzel gelenek göreneklerinden biri de komşuluk ilişkilerine önem verilmesinin yanı sıra fakir fukaranın da korunup gözetilmesidir. Bu güzel hasletler Anadolu’nun bir çok yerinde hala hızla gelişen teknoloji ve bununla paralel olarak ortaya çıkan küresel anlamda değerlerden uzaklaşma durumundan fazla etkilenmeyip, millî ve manevi değerlerimize bağlılığımızı sürdürmekteyiz.
Özgecilik olarak da tanımlanan diğerkamlık kavramını yukarıda yaptığımız genel tanımdan biraz daha detaya inecek ve bunu yaşantımızdan örneklendirecek olursak bankada, alış-verişte, trafikte olsun, insanları itip kakan ve her türlü kuralları çiğneyen veya bunları asla yapmayan uygar insanlardan değil, bir şey hakkı iken bu haktan başkasının veya genelin yararı için vazgeçebilen kişilerin davranışlarından söz ediyoruz.
Bu davranış tarzının özünde yalnız kendi için yaşamayan bir insan formu yer almaktadır.Yani daima veren taraf olmayı tercih eden, toplum için faydalı şeyler üretip bunları paylaşabilen bir insan formu.
Bu duruma Yüce Kur’an Haşr sûresinde şöyle değinmektedir: “…Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir…” Peygamberimiz de bu konuyla alakalı olarak “Komşusu aç iken kendisi tok yatan kişi bizden değildir!”buyurmuşlardır..
Yapılan her hizmet, iyilik de kötülük de nihayetinde kişiye dönücüdür. Kendisine yansır. Varlığın bir bilince gelmesi, şuurca yükselmesi, “eşime, dostuma, ihtiyaç sahiplerine yapacağım doğru hizmet ve davranış, bana geri dönecek ve beni aydınlatacak” bilgi ve eyleminde olması, onun diğerkam davranışıdır. Başkalarını öncelikle düşünmek, affetmek, kabul etmek, paylaşmak ve uygulamak diğerkamlığın ana koşullarıdır.
Toplumumuzun değerlerinden uzaklaşmadan bu birleştirici vasıflarını koruması, diğerkamlık düşüncesinin yaşatılmasıyla mümkündür. Dileriz ki bizler ve yeni yetişen nesillerimiz bu olumlu düşünce yapılarına sahip çıkarak benliğimize bağlılığımızı sürdürerek ileriye dönüp aydınlık yarınlara koşmamıza vesile olsun.Hep birlikte sahip çıkılan değerlerimizle geleceğe umutla bakabilelim.
__________________
Biraz kül,biraz duman... O benim işte!
----------------------------------------
http://mesutizm.blogcu.com
eski 18.02.2008, 21:19 mesutizm isimli üye şuan Sisteme bağlidır (Online)  
Alıntı ile Cevapla   #20
mesutizm isimli üye'ye teşekkür eden 3 üye:
Cevapla



Yer imleri
Seçenekler




Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 09:12 .