| Sözde Muhalefet, Münakaşa ve Mürâilik Bazı kimseler âdet hâline getirmiştir ki, kim ne söylerse kabul etmez, hayır, öyle değildir, der. Bu, sen ahmaksın, bir şey bilmezsin, yalan konuşursun, ben ise akıllıyım, zekiyim, bilgiliyim ve doğru konuşurum demektir. Bu söz ile iki helâk edici sıfatı kuvvetlendirmiş olur. Biri tekebbür (kendini büyük görmek), öbürü ise başkalarına saldırmaktır. Bunun için Resûlallah Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor: ''Konuşurken muhalefet etmeyen ve hasımlık yapmayan ve bâtıl söz söylemeyen kimse için Cennette bir saray yaparlar. Haklı iken susarsa Cennet-i âlâda ona bir saray yaparlar.'' Bunun sevabı, yalan ve asılsız şeylere sabretmekten daha fazladır. Resûlallah Efendimiz (s.a.v.) buyurdu: ''Münakaşadan, haklı olsa bile, vaz geçmedikçe kişinin imanı tamam olmaz.''
Bu muhalefetin hepsi mezheb ayrılığındaki muhalefet değildir. Şöyledir ki: Bir kimse, bu nar tatlıdır dese, sen de ekşidir desen, yahut şurası beş kilometredir dese, sen de o kadar değildir desen, bütün bunlar mezmûmdur, kötüdür.
Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: ''Bir kimseye inat etmenin keffâreti iki rek'ât namazdır.'' Şu da inat ve husûmettendir ki, bir kimse bir söz söyler, sen onda yanlış bulur ve eksik ve hatalı taraflarını ona gösterirsin. Bütün bunlar haramdır. Çünkü ondan, üzüntü ve kalb kırmak meydana gelir. Zaruretsiz hiçbir Müslüman'ı incitmek doğru değildir. Bu gibi şeylerde o kimseye yanıldığını söylemek farz değildir. Belki susmak imanın kemâlini gösterir.
Mezheplerde olan muhalefete cedel denir. Bu da doğru değildir. Ancak yalnız bir yerde, işin hakikatini, kabul edeceğini sandığın zaman nasihat yollu söylersin. Kabul etmek ümidi yoksa susarsın. Resûlallah Efendimiz (s.a.v.) buyurdu: ''Dalâlet yoluna sapan kavimlerin hepsi, dinde birbirleriyle mücadele ettiklerindendir.''
Lokman Hekim oğluna dedi ki: Âlimlere cedel etme, sonra sana düşman olurlar. Muhâl ve bâtıl olan bir şey üzerine susmak gibi kuvvetlilik olamaz. Bu, mücâhedenin faziletlerindendir. Dâvud-i Tâî uzlet eyledi. Ebû Hanîfe (rahmetullahi aleyh), ''Niçin dışarı çıkmıyorsun?'' buyurdu. ''Kendimi, mücâhede ile cedelden koruyorum.'' dedi. ''Toplantılara gel, münâzaraları dinle ve konuşma.'' buyurdu. ''Buyurdukları gibi yaptım. Ondan daha çetin ve zor hiçbir mücâhade görmedim.'' dedi.
Bir şehir içerisinde bir mezhebin inatçısı, mutaassıbı olmak gibi felâket yoktur. Makam ve şöhret isteyen kimseler, mezhebler muhalefetini (cedeli) dinden bilirler. Kendi saldırganlıklarını ve tekebbürlerini bunun icabı gösterirler. Bunları dinden bildikleri için, bunları isteme arzusu hâline gelir ve o kadar kuvvetlenir ki, sabredilemeyecek bir hâl alır. Zira nefsin ondan birçok çeşit şeref ve lezzeti vardır.
Mâlik ibn Enes (rahmetullahi aleyh) buyuruyor : ''Cedel dinden değildir ve din büyüklerinin hepsi bunu yasaklamışlardır.'' Fakat konuştukları bid'at sahibi bir kimse ise inat, husûmet ve uzatma olmaksızın, Kur'ân-ı Ker'im ve hadîs-i şerifler ile ona anlatmışlardır. Fayda vermeyince kendi hâline bırakmışlardır. Kaynak: Kimyâ-î Saâdet (İmam-ı Gazâlî) |