Muhakkak O (kur’ân), arşın sâhibi (Allah katında) yüksek mevkiye sâhip, çok şerefli, güçlü bir elçinin (Cebrâil’in, Allah’tan) getirdiği sözdür.
(Tekvir 19-20 )
Resullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın.
(Buhari, Edeb 12)
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 14 (2 Kayıtlı ve 12 Misafir) bulunmaktadır.
Bilmiş ol ki; Allahû Teâlâ bir kuluna hayır murâd ettiği zaman, ona kendi kusurlarını gösterir. Basîret sâhibi olanlara kusurları gizlenmez. Kusur bilindikten sonra tedâvisi kolaydır. Ne yazık ki, insanların çoğu kendi kusurlarını bilemezler. Âlemin gözü önünde olan kılı görürken kendi gözü önünde olanı keranı göremez. Kendi kusurlarını bilmek isteyene dört yol vardır.
Birincisi, kalbin kusurlarını bilen, gizli âfetlere muttali' olan bir şeyh'e teslim olup huzûrunda diz çökmek, bu şeyh'i kendine hâkim tanımak ve mücâhedesinde onun işâretine uymaktır. Müridin şeyh ile, talebenin hoca ile olan münâsebetleri bundan ibârettir. Hocası ve şeyhi ona kendi kusurlarını bildirir ve tedâvi çârelerini öğretir. Böyle bir mürşidi bu zamanda bulmak cidden zordur. Bu gibiler artık ender bulunmaktadır. (Bu, Hicri 500 târihinde ve Gazâli devrindedir. Bizim zamânımıza gelince, onu da, siz kıyâs edin.)
İkincisi, sâdık ve sıddıklardan, mütedeyyin ve basîret sâhibi bir zât bulması, iş ve gidişâtını murâkabe etmesi için kendine murâkıb tâyin etmesidir. Bâtıni ve zâhirî hâllerinden hoşuna gitmeyenleri ve çirkin bulduklarını düzeltmek için kendisine gerekli tenbihde bulunmalıdır. Din imamlarının ileri gelenleri ve aklı başında olanları böyle yaparlardı.
Hazret-i Ömer (r.a.): 'Bana kusurlarımı söyleyen kimseye Allah rahmet etsin.' derdi...
Ve bizzat kendisi Selmân'a, kendi kusurlarından sorardı. Bir def'a huzûruna geldiğinde:
- Söyle bakayım, aleyhimde neler duydun? diye sordu. Selmân:
- Öyle şey olur mu? diye özür diledi. Fakat Ömer ısrâr edince, Selmân:
- Evet, sofrada iki çeşit yemek bulundurduğun ve birini gece, diğerini gündüz yediğin, üstelik iki kat elbisenizin olduğu dedikodusu vardır, dedi. Hz. Ömer:
- Onları terk ettim, başka birşey duydun mu? diye sordu. Selmân:
- Hayır, başka birşey duymadım, dedi.
Yine Hz. Ömer (r.a.) Huzeyfe'ye:
- Sen münâfıkar hakkında Resûl-i Ekrem'in sırdaşı idin, bende nifak alâmetlerinden (belirtilerinden) birşey var mı? diye sordu.
O, bütün azamet, celâdet ve yüksek mevki'i karşısında kendini böyle töhmet altında bulundururdu. Allah Ondan râzı olsun. Aklı daha çok ve mevki'i daha üstün olan herkes kendini daha az beğenir ve daha çok hor görür.
Ne yazık ki, böyle bir adam bulmak da güçleşmiştir. Dalkavukluğu terkedip, kusurları olduğu gibi haber veren, cekememezlikten kurtulupta mübalâğa etmeyen kimse pek az bulunur.Gördüğün dostların ya hasûddur, çekemezler veyâ bir garazları var; kusûr olmayan şeyi kusur göstermeğe çalışırlar, yâhud dalkavukluk yapar ve senin bir çok kusurlarını gizlerler. Bunun için, yâni gerçek dost bulamadığı için Dâvûd-ı Tâî uzleti tercih etmişti. Kendisine, niçin insanlar arasına katılmadığı sorulduğunda;
- Kusurlarımı benden gizleyen insanlar arasında ne işim var? derdi...
__________________ Aşkımın gözyaşları deniz, içinde Yunus balıkları..
Ne zaman duracak bilmem kafamın dönme dolapları..
İnecek var, durdurun dünyayı !...
Başkalarının ikâzı ile kusurlarından vazgeçmek, dindarların en büyük arzûlarındandır. Nihâyet iş, bizim gibilerin derekesine düştü de bizim en büyük düşmânımız, bize kusurlarımızı söyleyip bizlere nasîhatte bulunan kimseler oldu. Korkarım ki, bu hâl, iman zayıflığından meydâna gelmiştir. Zirâ kötü huylar, zehirleyici yılan ve akrepler gibidir.
Biri paltomuzda akrep olduğunu bize haber verse, doğru mu söylüyor, yalan mı söylüyor bakmadan ve akrebin nerede olduğunu araştırmadan, akrebin tehlikesinden kurtulmak için, hemen paltoyu sıyırır, adama teşekkür eder ve ondan sonra öldürmek için akrebi aramaya koyuluruz.
Halbuki akrebin zararı bedene sirâyet eder ve nihâyet birkaç gün devâm eder. Kötü ahlâkın zararı ise kalbe ve rûhadır. Bu da öldükten sonra devâm edip gider. Ya uzun yıllar devâm eder, veyâ acı ve sancısının hiç ardı arası gelmez. Vaziyet bu merkezde iken kötü hâllerimizi bize haber verdiler diye sevinmeyiz, haber verene teşekkür etmeyiz, kötü huyların izâlesi ile uğraşmayız. Belki bizde karşılıklı olarak adama nasîhat etmeğe kalkışırız ve deriz ki;
- Sen de şöyle böyle yapıp durduğun hâlde bize öğüt mü veriyorsun?
Onun nasîhatinden istifâde edecek yerde adama husûmet göstermeğe başlarız. Bu hâl, çok günahların neticesi olarak kalb katılığından meydâna geldiğinden şüphe yoktur. Daha doğrusu iman zayıflığından meydâna gelir.
Bizi doğru yola ilhâm ve hidâyet buyurmasını, kusurlarımızı bize göstermesini ve izâlesi için meşgûl etmesini ve fazl-u keremi ile kusurlarımızı bize gösterene minnet ve şükranda bulunmamızı bize nasîb etmesini Cenâb-ı Hak'tan niyâz eyleriz. Âmin!
Devamı gelecek...
__________________ Aşkımın gözyaşları deniz, içinde Yunus balıkları..
Ne zaman duracak bilmem kafamın dönme dolapları..
İnecek var, durdurun dünyayı !...
Üçüncü yol, düşmanlarının dilinden kusurlarını duyup ıslâh olmaktır. Zira gayz ve kin gözlüğünden bakan düşman gözleri dâimâ kötülüğü görür, meydâna çıkarır ve onları ortaya kor. Kusurları öğrenmek bâbında yapmacık öğütlerle kusurları gizlemeğe çalışan Dalkavuk (yağcı) bir dosttan ziyâde, kusurları ortaya koyup teşhîr eden hâin bir düşmandan istifâde edileceği meydandadır. Ne yazık ki, insan tabîatı, düşmânı yalanlamak ve söylediklerini çekememezliğine hamletmek üzere yaratılmıştır. Fakat aklı başında olan kimse düşmânın sözlerinden istifâde etmesini bilir. Çünkü kişinin kusurlarının ağzında dolaşması tabiîdir, görüp duyup düzeltmesi gerekir.
Devamı gelecek...
__________________ Aşkımın gözyaşları deniz, içinde Yunus balıkları..
Ne zaman duracak bilmem kafamın dönme dolapları..
İnecek var, durdurun dünyayı !...
Dördüncü yol, insanlara karışmak ve aralarında kötü bulduğu her işde kendini murâkabe edip ayarlamaktır. Mü'min, mü'minin aynasıdır. Başkasının kusurlarında kendi kusurlarını görür ve tabîatlerin hevâ-i nefislerine uymakta birbirlerine yakın olduklarını bilir. Birinde bulunan bir kusûrun aynı, daha azı veyâ daha çoğu mutlaka diğerinde de vardır. Kendi kendini araştırmalı ve başkasında görüp hoşlanmadığı şeylerden kendini temizlemelidir. Şâyet insanlar başkalarında gördükleri kusurları kendileri de terketse, artık başka bir terbiyeciye ihtiyaç kalmazdı.
İsâ aleyhisselâm'a:
- Seni kim terbiye etti? diye sordular. O:
- Beni kimse terbiye etmedi. Câhillerin cehâletini kötü bulduğum için ben de ondan uzaklaştım, dedi.
Bütün bunlar, insanların kusurlarını görüp, dinde şefkatli ve öğüt veren, kendini ıslâh ettikten sonra, insanları düzeltmekle meşgûl olan, onlara nasîhat veren, zekî, ârif bir şeyh'i bulamayanların baş vuracakları çârelerdir. Yoksa böyle bir zâtı bulan kimse tabîbini bulmuştur. Artık ona devâm etmeli. Çünkü hastalığını iyi edecek ve kendisini helâkten kurtaracak olan odur.
Vesselâm..
__________________ Aşkımın gözyaşları deniz, içinde Yunus balıkları..
Ne zaman duracak bilmem kafamın dönme dolapları..
İnecek var, durdurun dünyayı !...