Üye Albümlerinden |
Üye albümlerinden en son eklenen resimler:
bir lahza isimli üyenin,
gül bahçesine girenler... Albümünden
bir lahza isimli üyenin,
gül bahçesine girenler... Albümünden
bir lahza isimli üyenin,
gül bahçesine girenler... Albümünden
bir lahza isimli üyenin,
gül bahçesine girenler... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
mesutizm isimli üyenin,
Hayatın İçinden... Albümünden
|
|
|
 |
|
|
GüzellikGöreninGözündedir
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 2.662
Yarışma Puanı: 810
Teşekkür etti: 4.875
Teşekkür aldı: 1.515 konuda 4.057 kere
|
Cihadı Engelleyen Hususlar
Cihad-Rehavet Uyumsuzluğu
İnsanları cihad vazifesinden alıkoyan, hayata ve hayatın lezzetlerine bağlılıktır. Rahatını terkedemeyen, şahsî hazlarından ve zevklerinden fedakârlıkta bulunmayan bir insandan cihad gibi büyük vazifeler beklenemez. Beklense de beyhûdedir. Zira büyük vazifeleri, ancak maddî-manevî haz ve zevklerinden fedakârlıkta bulunan insanlar yapabileceklerdir. Cennetin kapıları ardına kadar açıldığı, huriler önlerinde teşrifatçılık yapmağa durduğu, gılmanlar “lü’lü-ü mensur” gibi onların geçecekleri yollara saçıldığı zaman dahi, insanlık sevgisiyle, ızdırap içinde yeniden insanların arasına dönmeyi düşünen cihada gönül vermiş, cihad aşığı insanlardır ki, böyle büyük vazifeleri ancak onlar yapacaklardır.
İsterseniz bu meseleyi bir de dünyaya ait yönüyle arzedeyim: Bir mücahid düşünün ki, milletvekilliğine giden merdivenler ayağının dibine kadar getirilmiş veya kendisine başbakanlık teklif edilmiş ya da reis-i cumhur olma teklifini almıştır.. evet, böyle bir durumda dahi bu kudsî vazife ile alâkalı en küçük hizmeti, bütün bu tekliflere tercih edecek insan -ki, bizim de yıllar yılı beklediğimiz, arzuladığımız insan budur- cihad ruhunu ve mücadele aşkını kavramış, hazmetmiş insandır.
Maddî-manevî füyûzat hislerinden fedakârlıkta bulunamayan ve bu mevzuda daha baştan verilmiş herhangi bir kararı olmayan insana gelince, biz ondan hiçbir şey bekleyemeyiz. Beklemek bir yana sahnede görüldüğü andan itibaren başımıza getireceği gâilelerden endişe ederiz. Dünyasını, ukbasını terketmemiş, terkettiği şeyi dahi terketmemiş, ’’aşk-ı mutlak, zevk-i mutlak’’ içine bütün huzûzâtını verdiği mücadelenin içinde görmeyen, zevkini nefs-i sa’y içinde aramayan, Cenab-ı Hakk’a yönelip: ’’Senin yolunda ölmek bile ne tatlı’’ diyemeyen bir insanın mücadele vereceğine, mücadelesinin semeredâr olacağına, onun Müslümanlık hesabına kurtarıcı bir rol oynayacağına inanmıyoruz; inanamayız da. Biz, ancak, kendi şahsını, şahsî hazlarını, zevklerini, hatta yurdunu-yuvasını terketmişlerin; sahabe gibi kapısına kilit vurup evinden ayrılmışların, bedenî ve cismânî zevkleri aşmışların mücadelesine, mücahedesine, kavga ve cihadına inanıyoruz ve beklediklerimizi de Allah’ın inayetinin esbabı saydığımız o insanlardan bekliyoruz.
Bizim bu beklentilerimize mukabil, günümüz insanının, mücadele adına yapacağı şeyler de bu istikamette olmalı; daha doğrusu insanımız, vereceği mücadeleyi bu anlayış içinde vermelidir. Zaten Kur’ân-ı Kerim de bize sürekli bunu talim etmektedir:
“Ey imân edenler! Size ne oldu da “Allah yolunda savaşa çıkın” dendiği zaman yere çakılıp kaldınız? Ahireti bırakıp, dünya hayatına razı mı oldunuz? Oysa dünya hayatının geçimliliği, ahirete nazaran pek az bir şeydir. Eğer (Allah yolunda) seferber olmazsanız, bu takdirde Allah size can yakıcı azab eder ve yerinize başka bir millet getirir. O’na birşey de yapamazsınız. Allah herşeye kâdirdir.” (Tevbe, 9/38-39)
Yani size ne oluyor ki, ‘Allah yolunda seferber olun, kalkın, kendinize gelin, hakkı anlatın, Allah’ın yüce adının, ufkunuzda şehbal açması istikametinde hazlarınızı, hayvânî ve bedenî zevklerinizi terkedin’ çağrısı geldiği zaman, yerinizde çakılıp kalıyor, zevklerinizden kopamıyor ve hayatın huzûzâtı içinde fânî olmuş gibi baygın baygın bakıp duruyorsunuz. Yoksa ahiret varken, ona değil de, karşılığında dünya hayatına mı razı oldunuz? Gönüllerinizi hem de ahirete doğru koşup gittiğiniz hengâmda, size hiçbir faydası olmayan, şartları içinde gençliğinizi, sıhhatinizi koruyamadığınız, servetinizi muhafaza edemediğiniz; her an herşeyin zeval ve ufûliyle ruhunuzda ayrı iniltiler meydana getiren ve sizin de elinizde olmayarak kendisinden uzaklaştığınız dünya hayatına mı kendinizi kaptırdınız? Halbuki ötede, zevâl bilmez nimet ve zevkleriyle, her hafta Rabbin cemâlini müşâhede edeceğiniz ebed diyarı ukba sizi beklemektedir. Hal böyle iken, siz ukbayı terkederek, dünya hayatına mı razı oldunuz?
Rehavetin cihada mani olduğuna işaret eden bir başka ayet ise şöyle;
“(Ey Rasûlüm!) Kolay bir kazanç, normal bir yolculuk olsaydı, sana uyarlardı; fakat çıkılacak yol onlara uzak geldi. Kendilerini helâk ederek, “Gücümüz yetseydi, sizinle beraber çıkardık” diye Allah’a yemin edeceklerdir. Allah, onların yalancı olduğunu elbette biliyor.” (Tevbe, 9/42). Yani eğer davet edildikleri yer, onların maddî menfaatlerine hitap eden bir yer olsaydı ve onlar bu davete icabet etmekle bir kelepire konacaklarını ve bir hil’at giyeceklerini bilselerdi; ayrıca, elde edecekleri neticeye kısa yoldan kavuşma söz konusu olsaydı, hiç tereddüt etmeden hemen senin arkana düşeceklerdi. Halbuki şimdi durum, onların arzu ve heveslerinin tam zıddınadır. Zira davet edildikleri yerde hiçbir maddî menfaat söz konusu değildir. Neticede dünya adına kazanacakları ne bir makam, ne de bir mansıb vardır. Yol ise, çok uzundur. Öyleyse, burada mümin ve münafık tamamen birbirinden ayrılacak ve müminler, hiç tereddüt göstermeden senin ardına düşerken, münafıklar yan çizmenin çarelerini arayacaklardır. Çareyi de hep yalan söylemekte bulacak ve böylece nefislerini helâk etmiş olacaklardır. Çünkü içleriyle, vicdanlarıyla cedelleşeceklerdir. Vicdanları bilmekte ve tasdik etmektedir ki, esasen cihada gitmeye hiçbir manileri yoktur. Mazeret olarak ileri sürdükleri şeyler, sadece kendilerini kandırmak için söylenmiş bahanelerdir. Bunu bildikleri için de vicdanları rahat değildir. Vicdanen rahat olmayan bir insanın helâkı ise çok yakındır.
Evet, Tebük öncesi Medine atmosferini bilmek, meseleyi daha iyi anlama adına çok önemlidir. Onun için kısaca o atmosferden bahsedelim: Müminler henüz bir seferden dönmüşlerdi. Biraz dinlenip toparlanmaya ihtiyaçları vardı. Meyvelerin hasad vakti gelmişti. Hava, alabildiğine sıcaktı. İşte tam bu esnada Allah Rasûlü’nden yeni bir davet vuku buldu. İnananlar sefere çağrılıyordu.
Müminler, her şeyleriyle bu davete icabet ettiler. Hz. Ebû Bekir, bütün mal varlığını ortaya döktü ve Allah Rasûlü’nün huzuruna getirdi. Faruk-u Azam, malının yarısını bu uğurda bezletti. Hz. Osman’ın verdiğinin ise haddi hesabı yoktu. Hz. Ali’ye gelince O, kendi ihlâs anlayışı içinde malının bir kısmını gizli, diğerini de açıktan veriyor ve bu örfaneye böyle iştirak ediyordu. Diğer müminler de kendi durumlarına göre saçıldılar. Herkes, elindeki imkânı son kuruşuna kadar harcama yarışına girdi. Kadınlar da bu yarışa iştirak etmişlerdi. Hz. Âişe validemiz’in hücre-i saadetleri zinet eşyalarıyla dolmuştu. Kimisi boynundaki gerdanı, kimisi kolundaki bileziği, kimisi de kulağındaki küpeyi çıkarıp vermişti.. Rasûlullah’ın davetine müminlerin icabet şekli buydu.
Münafıklara gelince, onlar Allah Rasûlü’ne tâbi olmayı havanın sıcak, yolun uzun olmaması, hasat vaktinin girmemesi... vb gibi şartlara bağlıyorlardı.
İçlerinden bazıları ise çok daha değişik teklifle geliyor ve Allah Rasûlü’nden izin istiyordu. Cedd b. Kays, bunlardandı. Oysa her gün ezan okununca namaz için mescide koşup gelen bir insandı. Fakat bir türlü kendini aşamamış, içine imânı yerleştirememiş, imânını iz’an haline getirememiş fedakârlıklara katlanma kararını verememiş, dolayısıyla varacağına varamamıştı. Yolda kalmış bir insandı. Allah Rasûlü’ne geldi. İki Cihan Serveri, bizzat kendi elleriyle kendi bineğinin tımarını yapıyordu. Kays’ı görünce, “Sen de mi gelmiyorsun?” dedi. Gelmesi beklenmeyen biri değildi. Ama işte gelmiyor, daha doğrusu, gelemiyordu. Allah, ona bu şerefi nasip etmeyecekti. Küstah ve küstah olduğu kadar da sudan bir bahane ile Efendimiz’den izin istedi ve “Benim kadınlara karşı za’fım var. Benî Esfar’ın (Rum) kadınlarını görürsem dayanamaz ve günaha girerim. Beni oraya götürüp de fitneye sokma, bana izin ver” [1] dedi. Kur’ân onun bu tavrını anlatırken şöyle diyordu:
“Onlardan ‘Bana izin ver, beni fitneye düşürme’ diyen vardır. Bilin ki, onlar zaten fitneye düşmüşlerdi. Ve şüphesiz ki cehennem, kâfirleri kuşatmaktadır.” (Tevbe, 9/49)
“Bu sıcakta dışarıya çıkmayın, sefere gitmeyin” (Tevbe, 9/81) diyordu.
Efendimiz’in buna karşı cevabı Kur’ân’ın ifade ettiği:
(Habibim şöyle) de: “Cehennem ateşi daha şiddetlidir” (Tevbe, 9/81) şeklinde olacaktı. Ateşini burada çeken, meşakkatini burada yaşayan, ızdıraplarını burada yudumlayan, orada ateşten emin ve masum olacaktır. Ama bütün zevklerini burada yaşayanlar,
“Dünya hayatında sizin için güzel olan herşeyi harcadınız. Bütün sa’y ve gayretlerinizi mükâfatını dünyada bitirdiniz” (Ahkaf, 46/20) ayetinin tokadını yiyecek ve orada derbeder olacaklardır.
|

02.09.2006, 21:55
|
|
Ummu Seleme isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
|
|
|
GüzellikGöreninGözündedir
(Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 2.662
Yarışma Puanı: 810
Teşekkür etti: 4.875
Teşekkür aldı: 1.515 konuda 4.057 kere
|
Evet, Kur’ân, bütün müminleri cihada çağırmaktadır. Bu çağrıya icabet edip etmememize göre ya kazanacak veya (Allah korusun) kaybedenlerden olacağız. Ya, münafıklar gibi, ’’bu rahat hayatın zevklerini terketmek bize ağır geliyor’’ diyecek, ya sahabenin yaptığını yapacak ve varımızı, yoğumuzu, herşeyimizi ortaya dökmek suretiyle seferber olacağız.
Rahat ve rehaveti terk adına Allah Rasulü ve Sahabesinden örnekler:
Allah Rasûlü, hem dünyaya hükmedip hem de ukbayı kazanabilmek için yurdunu, yuvasını, yerin göbeği olan Kâbe’yi; doğup büyüdüğü, dağında taşında feyz-i akdesle burun buruna ve dudak dudağa geldiği Mekke’yi; semavilerle muttasıl öpüşüp duran Hira dağını terk ediyor ve böylece bize, büyük bir dâvâ uğruna herşeyin nasıl feda edilmesi gerektiği dersini veriyordu.
Kavmi kendisini Mekke’den çıkardığı zaman O, terkedeceklerini arkada bırakmış olma ruh haleti içinde değil, aksine, herşeyi ilerde ve önünde bulacağı neşvesi, ümidi ve recâsı içindeydi.
Düşman adım adım takip ediyor ve O’nu ateşten bir çember halinde sarıyordu. Sevr mağarasına kadar böyle gelinmişti. Büyük dâvânın ebedî yolcusu, Medine-i Münevvere’ye gidecek, sitesini kuracak ve oradan başlayarak insanlığa hükmedecekti.. Bunun için, her an ayrı bir ölümün kucağında geziyor, her gedikte ve her açıkta âdeta ölüme selam çakıyordu. Fakat bütün bunlar, O’nun içinde zerre kadar endişe meydana getiremiyordu. Gizlendiği mağaranın hemen girişinde düşmanların ayakları görülürken, Hz. Ebû Bekir Efendimiz, içeri bakıp, kendilerini görecekler diye Rasûlullah adına endişeleniyor, ancak, yine Hz. Ebû Bekir’in ifadesiyle “O öyle bir sekine sergiliyordu ki, sanki en emin dostlarının arasında oturuyor gibiydi.” Hem endişe edecek ne vardı ki? Eğer Allah, O’nu bu dünyadan alacak idiyse, ağır bir yükün altından alacak ve rahat bir âleme gönderecekti. Niye endişe etsindi ki? Her şeyiyle zâil bir dünyadan kurtulacak ve her şeyiyle bâki bir âleme intikâl edecek değil miydi? Niye endişe edecekti ki? Her an her halini gören, her haline nigehbân olan Allah, O’nunla beraber değil miydi? Ebû Bekir’in endişesine karşı, مَا ظَنُّكَ بِاِثْنَينِ اللهُ ثَالِثُهُمَا “Dostum, o iki kişi hakkında zannın nedir ki, onların üçüncüsü Allah’tır!” yani, “Sen, Muhammed ve Ebû Bekir’i yalnız mı zannediyorsun? Onlarla beraber bir de Allah var” diyordu ve hiç mi hiç endişelenmiyordu. O kadar ki, bütün dünya kendisine düşmanlık yapsa yine gam yemeyecek ve tasaya kapılmayacaktı. O kadar ki, herkes kendisini terketseydi, hatta Hz. Ebû Bekir bile ayrılıp gitseydi, yine de, Allah’a dayanmışlığın güveniyle kalbi itmi’nan içinde bulunuyordu. Ve Allah, bizim göremeyeceğimiz askerlerle O’nu te’yid buyuruyordu.[2]
Allah Rasûlü’nü o esnada te’yid eden askerlerin keyfiyetini elbetteki bilemeyiz. Ancak, bildiğimiz bir gerçek var ki, o da Allah Rasûlü’nün, Allah’ın askerleriyle defalarca te’yid olunduğuydu.[3] Bedir, bu te’yidin destanlaştığı vakalardan sadece biridir. Bedir’e katılan sahabeye nasıl “Ashab-ı Bedir” denmişse onlara da “Bedir Melekleri” denmiştir.[4]
Sahabe, Bedir’deki harika tablolardan birini şöyle anlatır: Önümdeki düşmanı kovalıyor, fakat bir türlü yetişemiyordum. Derken bir kamçı sesi duydum; ardından bir atın âdeta mahmuzlandığını görüyor gibi oldum. O anda bütün âfâkı birden bire lâhûtî bir ses doldurdu. Ses: أقْدِمْ حَيزُوم diyordu. Biraz gidince, kovaladığım adamın kamçılanmış olarak yerde yattığını gördüm. Hadise, Rasûl-i Ekrem’e nakledilince buyurdular ki, “Hayzum” Cibril’in atıdır. Kamçıyı vuran da O idi.[5] Cibril, o gün başına Zübeyr b. Avvam’ın sarığı cinsinden sarı bir sarık sarmış, sağa sola koşturuyordu.[6] Uhud’da Rasûl-i Ekrem, Mus’ab’ını tâ sabahtan kaybetmişti, fakat, akşama kadar önünde savaşan bir Mus’ab vardı. Güneş gurub edip, kefere çekilmeye başlamıştı ki Allah Rasûlü, “Mus’ab beriye gel” dedi. Ancak, Mus’ab zannettiği, bir melekti ve dönüp, “Ben Mus’ab değilim ya Rasûlallah!” dedi.[7] Anlaşılıyordu ki, Allah (c.c) O’nu melekleriyle te’yid ediyordu. Evet Allah, Habibini hiçbir zaman terketmemişti.[8]
Huneyn’de melekler imdada yetişmiş ve o en sıkışık anda Allah (c.c), İki Cihan Serveri’ni te’yidsiz bırakmamıştı...[9] Cihadı terkedenler ekseriyetle hayat endişesiyle terkederler oysa ki, rehberimiz, biricik muktedamız iki cihanın İftihar Tablosu Hz. Muhammed (s.a.v)’in terk edilmediği, bırakılmadığı gibi bu yolda yürüyenler de yalnız bırakılmayacak ve kat’iyen terkedil*me*yeceklerdir.
Gerçekten Allah’a teslim olan bir insan, bütün dünya aleyhinde olsa bile, en küçük bir endişe ve paniğe kapılmaz. Zira o hep şuna inanır: “Ben, Allah’a imân etmişim. Allah, benimle beraberdir. Ne tasaya, ne de gevşekliğe lüzum yoktur. Mutlak güçlü ve mülkün yegane sahibi olan Allah, arkamda zahir olduğu müddetçe hiçbir şey beni korkutamaz.”
Hz. Musa’nın arkasındakilerin düştüğü gibi bir tereddüde düşmemek lazımdır. Onlar, böyle bir seferberliğe çağrıldığı zaman, anlamsız bir endişe içinde peygamberine isyan etmiş ve Allah’a karşı itimatsızlık göstermişti. Ne var ki, endişelenip geri durması, korktuğunu başına getirmekten başka bir işe yaramamıştı.. maksadının aksiyle tokat yemiş ve kırk sene Tih sahrasında şaşkın ve baygın dolaşmaya mahkûm edilmişti.[10]
Bizler de, üç asırlık şaşkınlık, baygınlık ve derbederliğimizin sona ermesini arzu ediyorsak, Hakikat-ı Ahmediye’nin terbiyesi altında kendi hüviyet ve şahsiyetimize dönüp, İslâm’la bütün*leşmeye çalışmalıyız.. çalışmalıyız ki, Allah (c.c) da bizi kork*tuğumuz ve endişe ettiğimiz herşeyden emin kılsın. Evet, maddî menfaatlara fazla bel bağlamadığımız ve gönül kaptır*madığımız, dünya karşısında serfüru etmediğimiz, aksine dünyanın getireceği maddî-mânevî hazlara ve zevklere sırtımızı döndüğümüz zaman, Allah da bizi aziz edecektir.
İnsan vardır dünya zevk ve nimetleri için ahiretini feda eder; insan da vardır, dünyasını hep ahireti için kullanır. İşte mümin, bu ikinci tip insandır; o, dünyada Allah’ın kendisine verdiği herşeyi ahiret binasını kurma yolunda kullanır.
Mümin, dini için yaşayan insandır. Eğer din payidar olacaksa (--) bu takdirde onun için yaşamanın bir mânâsı vardır. Aksi halde, yaşanan hayat, omuz*larda ağır bir yüktür. Mümin, dinin payidar olmadığı bir hayat şeklini sevemez ve “böyle hayata bin nefrin” der. Gerçek müminin dilinde ve heyecanlarında “Kur’ân, yeryüzünde cemaatsiz kal*dıktan sonra cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Yirmibeş (şimdi altmış) milyon milletimin imânını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım”[11] sözleri yankılanır. Bu, kendini aşmış olmanın ifadesidir. Zaten kendini ve hazlarını aşmış insanın aşmayacağı hiçbir şey yoktur.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İbn Hişâm, Sîre, 4/159
[2] Buhârî, Tefsiru Sûre, (9) 9; Müsned, 1/4
[3] Tevbe, 9/26, Müslim, Cihâd ve Siyer, 58
[4] Buhârî, Fedâilü Ashabi’n-Nebî, 11
[5] Müslim, Cihâd ve Siyer, 58; İbn Kesîr, Tefsîr, 3/560-561
[6] Heysemî, Mecmeu’z-Zevaid 6/83
[7] İbn Sa’d, Tabakat, 3/121
[8] Bkz. Duhâ, 93/3
[9] Bkz. Tevbe, 9/26
[10] Bkz. Maide, 5/26
[11] Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s. 554
|

02.09.2006, 21:56
|
|
Ummu Seleme isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
|
|
|
GüzellikGöreninGözündedir
(Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 2.662
Yarışma Puanı: 810
Teşekkür etti: 4.875
Teşekkür aldı: 1.515 konuda 4.057 kere
|
Cihad ve Hayatı Hakir Görme İlişkisi
Allah yolunda, O’nun istediği ölçülerde mücadele edebilmek için rahat ve rehaveti terk etmenin yanında onun bir üst basamağı sayılabilecek olan hayatı hakir görmek de şarttır. Evet, hayatı hakir görmeyenlerin, ukbaya dünya gibi bakamayanların cihadı bütün buudları ile birlikte ele alıp, yaşamaları âdeta imkânsızdır. Buna delâlet edecek Asr-ı Saadetten misaller:
Hz. Ali (r.a) anlatıyor: “Uhud günü kıyasıya savaş oluyordu. Bir ara Rasûl-i Ekrem’i gözden kaybettim ve aramaya koyuldum. Hele O’nun öldürüldüğü şayiası beni tamamen çileden çıkarmıştı. Maktüller arasında dolaşıyor, teker teker kaldırıp hepsinin yüzüne bakıyordum. Ancak aralarında Efendimiz yoktu. Kendi kendime şöyle düşündüm: “Ölmediğine göre, mutlaka düşmanın muhasarası altındadır; çünkü, Efendimiz için kaçma kesinlikle mevzûbahis değildir.” Kılıcımın kabzasını kırdım ve düşman saflarına daldım. Önüme geleni itiyordum. Nihayet Rasûl-i Ekrem’i, etrafında kümelenmiş bir avuç yiğit insanla birlikte gördüm. O’na doğru koşarken, “Ya Rasûlallah, Senin bulunmadığın yerde yaşamanın hiçbir değeri yoktur. Senin yok olduğun yerde, benim için en şerefli yol, yok olmaktır” diyordum. O esnada bir ses daha duydum. Ses, “Ey Ensar topluluğu, bana, bana doğru gelin!” diyordu. Sesin sahibini tanımıştım; Sabit b. Dahhak’tan başkası değildi. Bütün gücüyle müslümanları Allah Rasûlü’nün etrafında toplamaya çalışıyordu.”[1]
Uhud’dan daha dehşetli günler yaşıyoruz. Allah’ın yüce adı ve Rasûl-i Ekrem’in yüce yâdı gönüllerden silinmek üzeredir. Daha doğrusu, hakikate gözlerini kapayan bir kısım insanlar, kıyasıya bunun kavgasını vermektedir. Böyle bir zaman ve zeminde bize durmak yaraşmaz. İçtimâî hayatın içine dalmak ve ölesiye, tükenesiye cihad yapmak zorundayız. “Gözümde ne cennet sevdası, ne de cehennem korkusu var..” sözünün ifade ettiği atmosferde bir hasbîlik göstermek mec*buriyetindeyiz. Bu uğurda her şeyimizi feda etmek idealimizi süsleyen en ulvî gaye olmalıdır. Sabit b. Dahhak gibi davranmalı ve, “Rabbim! Habib’in uğruna yaptıklarım, huzuruna kabul edilmem için yeterli midir bilemiyorum?” demeli; bu dünyadan aynen onun gibi, Uhud’un verâsından cennetin kokularını duya duya ve mütebessim bir yüzle göçüp gitmeliyiz.
Evet, bütünüyle hayatı istihkâr etmek ve dünya-ukba muvazenesini kurmak işte ideâl yaşama budur. Bu muvazeneyi kurduktan sonra, -Allah’ın tevfik ve inayetiyle- herşey hallolacaktır. Asıl mesele ahiret ve dünya aynı anda karşımıza çıkıp bütün ağırlıklarıyla vicdanımıza oturdukları zaman, en çok lazım olanı tercih ederek, muvazeneyi kurabilmektir. Bu ise, dünyaya dünya kadar, ahirete de ahiret kadar değer ve kıymet vermeyi gerektirir.
Bu dengeyi kurabilenler için korku ve endişeden söz edilemez. Bütün dünya belâ olup başlarında patlasa, herhalde onları zerre kadar paniğe sevketmeyecektir. Zira korku ve endişe hayat tutkusundan ileri gelir; halbuki onlar, hayatı bütün bütün istihkâr etmektedirler. Böyle basit bir hayat için endişeye kapılmanın hiçbir mânâsı ve insanı tatmin edecek hiçbir izah şekli yoktur. O halde asıl kazanılması gereken yer ahiret yurdudur. Gayretler, hep o tarafa yönelik olmalıdır. Ahirete iştiyak, en bereketli bir cesaret kaynağıdır. Bakın şu misale; Uhud’da müslümanlar 70 şehid vermiş; geri kalanlar da, kolu-kanadı kırık bir vaziyette Medine’ye dönmüşlerdi. Bu arada Allah Rasûlü’nün mübarek başı da sarılıydı. Kimsede kılıç-kalkan tutacak derman kalmamıştı. Buna rağmen bir şayia duyuldu. Ebu Süfyan, ordusuyla beraber yeniden Medine’ye geliyor.. Hemen bir emir neşreden Allah Rasûlü, “Dün bizimle Uhud’da bulunan herkes toplansın” buyurmuştu. Düşman takibe çıkılacaktı. İtiraz eden, tek insan olmadı. Kimisinin kolu, kimisinin bacağı kopmuştu. Ama herkes toplanılsın denilen yerde toplanmış, hazır bekliyordu. İçlerinde sürünerek gelenler dahi vardı. Madem ki gazaya çıkılacaktı, o halde sahabe elbette bir köşede oturup duramazdı. Korkusuzdular, fütursuzdular. Bedenlerinde güç ve takat kalmamıştı ama ruhları şevkle kanatlanmış uçuyordu. Kur’ân, onların bu durumunu şöyle anlatır:
“Onlar ki, halk kendilerine: ‘(Düşmanınız olan) insanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun!’ deyince, (bu söz), onların imânını artırdı ve ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekildir’ dediler.” (Âl-i İmrân, 3/173)
Bu çıkış düşman üzerinde öyle bir te’sir yaptı ki, müslümanların takviye birliklerle kendilerini takibe koyulduğunu zannederek arkalarına bakmadan kaçmaya koyuldular. İşte bir avuç yaralı arslan cesaretleriyle tarihe böyle altın bir sayfa ve bir destan daha yazıyordu. Uhud’u da müslümanlar kazanmıştı.[2] Zaten müslüman, her zaman kazanır. Şehid olur kazanır, gazi olur kazanır veya haysiyet ve izzetini korur, yine kazanır. Burada bir müşahedemi arz etmeden geçemeyeceğim:
Anarşinin önünün alınamadığı, başıbozuk sürülerin her tarafta cirit attığı bir dönemde, caddeden geçen arabaları önlerine alıp barikat yapıyor ve devletin askerine, polisine karşı siper olarak kullanıyorlardı. Yoldan geçen bir kamyonu da durdurup barikata dahil etmek istediler. Din ve imân noktasında adamın nerede olduğunu bilemeyiz; fakat kamyon şoförü, bir avuç eşkiyaya karşı takınılması gereken tavrı takınıp eline aldığı bir cisimle üzerlerine yürüdü ve 20 kadar şakiyi çil yavrusu gibi dağıttı. İşte mümin, en azından kendi izzet, haysiyet ve onurunu koruma uğruna, malının, canının ve ırzının başında bu kamyon şoförünün gösterdiği cesaret ve tehâlükü göstermek mecburiyetindedir. Mümin, düşman karşısında tavrını nasıl ayarlayacağını bilecek, teröriste teslim-i silah etmeyecek, evinde korku ve panik içinde yaşamayacaktır. Aksine, milletine, devletine ve muhafız güçlerine yardımcı olarak eşkiyayı yakalayacak, yakalattıracak ve onun hakkından gelecektir. Yalnız, yanlış te’vil ve tefsirlere meydan vermemek için ısrarla belirtmeliyim ki, hiç kimseye, silahlanıp, sokağa dökülün demiyorum. Kasdım, Allah’a inanan insan için korku ve paniğin söz konusu olamayacağını vurgulamaktır.
Bu meseleye Sahabe-i Kirâm içinde en iyi örnek olarak gösterilebileceklerin arasında herhalde Zübeyr b. Avvam gelir. Evet, bir gün Mekke sokakları herkesi şok eden bir haberle çalkalanıyordu. Söylenildiğine göre, Muhammedü’l-Emin öldü*rülmüştü. Herkes ne yapacağını nasıl hareket edeceğini şaşırmış ve hayretten, dehşetten donakalmıştı. Yalnız 9-10 yaşlarında bir çocuk, elinde bir kılıcı sürüyerek, o sokaktan bu sokağa koşup duruyordu. Daha sonra “Allah Rasûlü’nün havarisi”[3] ünvanını kazanacak olan bu çocuk Zübeyr b. Avvam’dı. Efendimiz’in halası Safiyye’nin oğluydu. Şuraya-buraya deli gibi koşuyordu. Kimse de onun ne yapmak istediğini bilmiyordu. Nihayet, sokaklardan birinde karşısına Allah Rasûlü dikiliverdi. Ona hitaben, “Zübeyr nereye?” dedi. Zübeyr, öldürüldü zannettiği İki Cihan Serveri’ni karşısında bulunca, ne yapacağını şaşırdı; “Seni öldüreni öldürmeye gidiyordum Ya Rasûlallah!” dedi. Efendimiz, mü*tebessim bir çehre ile sordu: “Beni öldüreni ne ile öldü*re*cek*tin?” Tek eliyle kaldıramadığı kılıcını iki eliyle kaldırıp “İşte bu kılıçla, Ey Allah’ın Rasûlü” cevabını verdi. Evet, Zübeyr, daha henüz taşıyamayacağı kadar ağır bir kılıçla sokaklara koşmuştu. Zira, içinde Allah Rasûlü olmayan bir hayatın, ona göre hiçbir değer ve kıymeti yoktu. Zübeyr, hayatı istihkâr ediyor ve yiğitliğini işte böyle sergiliyordu.[4]
Yemâme’de de hayatın istihkâr edildiği ayrı bir tablo görürüz. Bu, ahirete müteveccih bir insanın canlandırdığı muhteşem bir tablodur. Yemâme Harbi cereyan ettiği zaman Ammar b. Yâsir, iyice yaşlanmıştı. Ama, “Ben yaşlıyım, artık bu işten muafım” demiyordu. Yemâme’nin en şiddetli anlarıydı. Tam sağda-solda çözülmeler meydana geldiği bir anda, müslümanlar, birden bire çok aşina oldukları bir sesi duydular. Ses, “Ey müslümanlar, cennetten mi kaçıyorsunuz? Bakın ben Ammar b. Yasir’im” diyordu. Sesi duyanlardan bir sahabî diyor ki: “Vallahi, kulağına inen bir kılıç darbesi, kulağını koparmıştı. Kanlar yüzünden aşağıya doğru akarken yaşlı adam, kıpkırmızı sakalıyla haykırıyor, “Cennetten mi kaçıyorsunuz?” diyordu. Başkası neden kaçarsa kaçsın, ölüm Ammar’dan kaçıyordu.[5]
Evet, Herakliyus’un kumandanı, doğru söylüyordu; o, mağlup olmalarının sebebini anlatırken şöyle demişti: “Hükümdarım, bunlarla savaşmak mümkün değildir. Çünkü bizim hayata koştu*ğumuz kadar, bunlar ölüme koşuyor; bizim dünyayı sevdiğimiz kadar, bunlar ahireti seviyorlar.”
Ammar, Yemâme’de de aradığını bulamamıştı. Rasûl-i Ekrem ona, “Ammar, senin son gıdan süt olacaktır“ buyurmuştur.[6] Ammar, bu sütü bana acaba Mûte’de mi, Yemâme’de mi, Yermük’te mi verirler diye hep harpten harbe koşup durmuştu. Fakat, bunların hiçbirinde ona ölüm nasip olmamıştı. Nihayet Sıffin’e kadar gelmiş ve orada Hz. Ali’nin safında yer almıştı. O gün, yaşı 90’ı aşmış ve saçlarında siyah kalmamıştı; başı nurdan yumak gibi bembeyazdı. Akşama kadar savaşmış ve akşama doğru, “İçecek bir şey yok mu?” dediğinde, bir bardak süt getirmişlerdi. Sütü görünce, “Bu, Ammar’ın son rızkıdır. Çünkü Efendimiz’den öyle işittim” demişti. Biraz sonra oradaki insanlar güneşin gurûbuyla beraber bir başka güneşin daha gurûb edip gittiğine şahid olacaklardı. Bu güneşin tulûu (doğuşu), cennet yamaçlarında olacaktı. Ammar korkusuzdu. Zira O, insanın mukadder ecelinden bir saniye önce bile ölmesinin mümkün olmadığını çok iyi biliyordu.[7] Kur’ân bu hakikatı şöyle dile getiriyor:
“Allah’ın izni olmadan hiç kimse ölemez. (Ölüm) belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya sevabını (menfaatini) isterse, kendisine ondan veririz; kim de ahiret sevabını isterse, kendisine ondan veririz. Şükredenleri mükâfatlandıracağız.” (Âl-i İmrân, 3/145)
|

02.09.2006, 21:58
|
|
Ummu Seleme isimli üye'ye teşekkür edenler
|
|
|
GüzellikGöreninGözündedir
(Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 2.662
Yarışma Puanı: 810
Teşekkür etti: 4.875
Teşekkür aldı: 1.515 konuda 4.057 kere
|
“Allah’ın izni olmadan hiç kimse ölemez. (Ölüm) belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya sevabını (menfaatini) isterse, kendisine ondan veririz; kim de ahiret sevabını isterse, kendisine ondan veririz. Şükredenleri mükâfatlandıracağız.” (Âl-i İmrân, 3/145)
Evet, Allah, kişinin ne zaman vefat edeceğini baştan tayin etmiştir. Herkes, sırası geldiği zaman ölür. Hz. Ömer (r.a), o kadar harbe iştirak eder birşey olmaz da, mescidde namaz kıldırırken sînesinden yediği hançerle vefat eder. Halid b. Velid, ömrünü cephelerde geçirir, vücudunda yara almadık para kadar bir yer dahi kalmaz; ama, eceli gelince o da döşek üzerinde vefat eder.
Bu hususlarla şunu arzetmeye çalışıyorum: Rabbin tayin ve takdir buyurduğu ecel, ne bir dakika geriye, ne de ileriye alınabilir. Evet Allah, ölümümüzü ne zaman takdir etmişse, ancak o zaman ölürüz. O’nun emri ve izni olmadan, hiçbir şey olmaz. Dolayısıyla, ölümden, ne geldiği zaman kaçıp kurtulmamız, ne de gelmeden evvel ona kavuşmamız mümkündür. Nitekim, ölümün arkasında koşanlar, ona istedikleri gibi çabuk ulaşamadı; ölümden kaçanlar da ondan kurtulamadılar. Madem ki ölüm takdir edildiği zaman gelecektir, öyle ise önemli olan aziz olarak ölmektir. Aziz olarak ölen bir müslümanın ölümü de, en az hayatı kadar İslâm’a faydalı olur. Zira onun şerefli ölümü, arkada kalanlar için bir ibret sancağı gibi dalgalanır ve bakanlar, ondan hep ibret alır. Biz, Hz. Hamza Efendimiz’i unutmadık ve unutmamız da mümkün değildir. Nasıl unuturuz ki, O, Rasûl-i Ekrem’in önünde doğranırken, melekler âdeta onun kanıyla göklere “Esedullah” -Allah’ın arslanı- diye yazmışlardı. Bazılarının inanç, anlayış ve belki müşahedelerine göre Hz. Hamza imdada çağrılsa ruhaniyeti temessül edip karşımıza çıkar. Gözü açık olanlar, her zaman onu görebilir. Rasûl-i Ekrem’in yolunda canını vermişliğin mükâfatı olarak o, nerede adı söylense orada hazır bulunur. Bu şeref ve paye, dünden bugüne, kendisini verip gönül bağladığı büyük dâvâ uğrunda izzet ve onuruyla ölen herkeste müşahede edilmektedir.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Bkz. Yusuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 1/515-516; İbn Hacer, İsâbe, 1/191; İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, 1/313
[2] İbn Kesîr, el-Bidâye, 4/49
[3] Buhârî, Cihâd, 41; Müslim, Fedâilu’s-Sahabe, 48
[4] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-⁄âbe, 2/250, Ali el-Muttakî, Kenzü’l-Ummâl, 13/211
[5] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-⁄âbe, 4/134; Yusuf Kandehlevî, Hayatü’s-Sahâbe, 2/45
[6] Ali el-Muttakî, Kenzü’l-Ummâl, 13/536-537
[7] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 4/134-135; İbn Kesîr, el-Bidâye, 7/268
|

02.09.2006, 21:59
|
|
Ummu Seleme isimli üye'ye teşekkür edenler
|
|
|
Şeref Üyesi
Üyelik tarihi: 01.11.2007
Mesajlar: 145
Yarışma Puanı: 170
Teşekkür etti: 1.079
Teşekkür aldı: 129 konuda 489 kere
|
Bence en büyük cihad şimdi zamanımızda davamız için çalışmamızdır.
Dinimizi en güzel şekilde anlatmaya çalışacağız. Kişiler doğru yolu bulmuyor, gönüller davaya bağlanmıyor, ruhlar arınmıyor diye ümitsizliğe düşmeyeceğiz.
İnkarın ne türlüsü ile karşılaşırsak karşılaşalım, inadın ve aksiliğin ne şekli ile yüzyüze gelirsek gelelim; ümitsiz olmayacağız, zorla değil, güzellikle davamızı anlatacağız.
Biz davamızı yüz kere tekrar tekrar anlatmışsak ve gönüllere ulaşmamışsa belki biz yüz birinci kerede ulaşabiliriz diye inanmalıyız ve bizim vazifemiz onu bıkmadan usanmadan tekrar tekrar anlatmaktır.
Zira peygamberimiz (sallalahu aleyhi ve sellem) ebu cehilin kapısına İslamı anlatmak için defalarca gitti. Ya bizler...
Doğrusu şu ki, davanın yolu kolay, basit ve mükellefiyetsizlikle dolu bir yol degildir.
Bu davaya gönüllerin bağlanması, kısa bir anda ve kolayca meydana gelecek bir durum değildir.
Onun için şimdi en büyük cihad, davamızı yaşamak ve anlatmaktır.
|

11.11.2007, 14:51
|
|
dilaram isimli üye'ye teşekkür eden 3 üye:
|
|
|
Üye
Üyelik tarihi: 07.08.2007
Mesajlar: 57
Teşekkür etti: 0
Teşekkür aldı: 10 konuda 16 kere
|
Bence en büyük cihad şimdi zamanımızda davamız için çalışmamızdır.
Dinimizi en güzel şekilde anlatmaya çalışacağız. Kişiler doğru yolu bulmuyor, gönüller davaya bağlanmıyor, ruhlar arınmıyor diye ümitsizliğe düşmeyeceğiz.
İnkarın ne türlüsü ile karşılaşırsak karşılaşalım, inadın ve aksiliğin ne şekli ile yüzyüze gelirsek gelelim; ümitsiz olmayacağız, zorla değil, güzellikle davamızı anlatacağız.
Biz davamızı yüz kere tekrar tekrar anlatmışsak ve gönüllere ulaşmamışsa belki biz yüz birinci kerede ulaşabiliriz diye inanmalıyız ve bizim vazifemiz onu bıkmadan usanmadan tekrar tekrar anlatmaktır.
Zira peygamberimiz (sallalahu aleyhi ve sellem) ebu cehilin kapısına İslamı anlatmak için defalarca gitti. Ya bizler...
Doğrusu şu ki, davanın yolu kolay, basit ve mükellefiyetsizlikle dolu bir yol degildir.
Bu davaya gönüllerin bağlanması, kısa bir anda ve kolayca meydana gelecek bir durum değildir.
Onun için şimdi en büyük cihad, davamızı yaşamak ve anlatmaktır.
Cihad, Cehd (Allah yolunda Vukulara göre oluşan Kuvvetlice Çaba, Direniş, Savaş ve Kıtal)
Bu Kavram Dinimizde Oluşan Vukulara göredir... Sanırım Acizane Dilaram kardeşimiz İslam'ı yeryüzüne hakim etme konusunda Kur'anla cihad kısmını kastetmiştir !
Cihad sadece Anlatmak ve Çalışmakdan ibaret değildir... Yeryüzüne realist bir bakış açısı ile bakıldığında Dinin emirlerinde bulunan Dahili ve Harici cihad'ı ayırmak acizane kanaatime göre Ahiretimiz için Büyük Tehlike arz eder... !!!
|

13.11.2007, 13:32
|
|
SaddbinMuaz isimli üye'ye teşekkür eden 3 üye:
|
|
|
Hakkperest
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 4.858
Teşekkür etti: 10.537
Teşekkür aldı: 4.031 konuda 18.053 kere
|
sevgili dilaram,
dava nedir?
davamız kurtarmak mı, kurtulmak mı?
|

19.11.2007, 12:18
|
|
Hak-dilaram isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
|
|
|
Şeref Üyesi
Üyelik tarihi: 01.11.2007
Mesajlar: 145
Yarışma Puanı: 170
Teşekkür etti: 1.079
Teşekkür aldı: 129 konuda 489 kere
|
Yazım yanlış anlaşılmış galiba. Cihadın ne olduğunu biliyoruz. Zamanımızda, yaşamanın ve anlatmanın önemini belirtmek istedim. Cihadı tek yönlü almak ve anlamak da ahiretimiz için tehlike arzediyor. Nil kardeşimize de hayretimi ifade etmek istiyorum. Biz oturalım nasıl olsa islamı herkes biliyor mu diyelim? Gelip bize sorsunlar!.. Bizler böyle düşünürsek acaba peygamberimizin (sallalhu aleyhi ve sellem)in yolunda mıyız? Rabbimiz: 'Ey kullarım, tek kendinizi kurtarın' demiyor; em kurtulacağız, hem de kurtaracağız.
|

20.11.2007, 16:06
|
|
dilaram isimli üye'ye teşekkür eden 3 üye:
|
|
|
Hakkperest
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 4.858
Teşekkür etti: 10.537
Teşekkür aldı: 4.031 konuda 18.053 kere
|
size zahmet vermezsek, temel unsurlar itibarıyla -forumda yer alması adına- bize bu zamanda cihad ferd ferd nasıl yapılır anlatır mısınız?
|

20.11.2007, 16:29
|
|
Hak-dilaram isimli üye'ye teşekkür edenler
|
|
|
Üye
Üyelik tarihi: 07.08.2007
Mesajlar: 57
Teşekkür etti: 0
Teşekkür aldı: 10 konuda 16 kere
|
|

24.11.2007, 00:17
|
|
SaddbinMuaz isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
|
|
 |
|
Yetkileriniz
|
Es ist Ihnen nicht erlaubt, neue Themen zu verfassen.
Es ist Ihnen nicht erlaubt, auf Beiträge zu antworten.
Es ist Ihnen nicht erlaubt, Anhänge hochzuladen.
Es ist Ihnen nicht erlaubt, Ihre Beiträge zu bearbeiten.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
|