Bayrak
4 Recep 1429
07 Temmuz 2008, Pazartesi
4 Recep 1429
07 Temmuz 2008, Pazartesi
Ayet
Ey iman edenler! Allah’tan korkun, herkes yarına ne hazırladığına baksın.
Haşir-18
hadis
Allah’ım! Recep ve Şâbânı hakkımızda mübarek kıl, bizi Ramazan’a kavuştur.
Müsned

GİrİŞ Yap

Kullanıcı ismi:
Şifreniz:

Beni hatırla

...........................................
Şifrenizi mi unuttunuz
yoksa hâlâ üye değil misiniz? Hemen Üye Olun

Arama


Gelişmiş arama yap
Hak-dilaram Sözlük

Yürek Yangınları

Online Üye

Şuan Forumda: 42 (1 Kayıtlı ve 41 Misafir) bulunmaktadır.

Online  gul555


Admin :: S.Mod :: Mod :: Yazarlar :: İmtiyazlı Üye
eee



Hak-dilaram » DİNİ KONULAR » Cihad » Cihadın Fonksiyonları


Cevapla
 
Seçenekler
GüzellikGöreninGözündedir
 
Ummu Seleme - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 2.983


2 Albümü var
Yarışma Puanı: 1330
Teşekkür etti: 6.145
Teşekkür aldı: 1.875 konuda 5.300 kere
Blog-Yazıları: 4
Ummu Seleme - AİM üzeri Mesaj gönder
Cihadın Fonksiyonları

Cihad Peygamber Mesleğidir

Allah yolunda mücadele eden ve dâvâsını temsil etmeyi kendine gaye edinen, kat’iyen diğer insanlarla aynı seviyede mütâlâa edilemez... Çünkü o, peygamberlerin gönderiliş sebebini kendisine hedef seçmiştir. Bunu bir misalle biraz daha açalım: Hemen her insanın bir mesleği ve bu mesleğin gerektirdiği birtakım hususiyetler vardır. Mesela, bir berber, bir marangoz, bir saraç veya bir başka meslek erbabının mesleğinde, kendine ufuk nokta diye tayin ettiği bir hedefi bir yeri bulunur ve hal-i hazır durumu bu hedefe göre değerlendirir. Ayrıca her meslek, kendisi için belirlenen bu ufuk nokta nisbetinde bir kıymet ifade eder. Sözgelimi, bir berberin neticede ulaşacağı nokta ne ise, berberin de, onun berberliğinin de değeri bir bakıma o kadardır. Diğer meslekleri de buna kıyas edebiliriz: Mesela; milletvekilliği, başbakanlık, hatta cumhurbaşkanlığı da birer meslek ise, aynı değerlendirme bunlar için de geçerlidir.

İşte, peygamberlik de, Allah’ın bazı müstesna insanlara verdiği böyle en kudsî bir meslektir. Peygamberlerin vazifesi ise, Allah’ın ve Allah’a imanın anlatılması ve de Allah’tan aldıkları dinin tebliğidir. Bu tebliğle onlar, başlangıcı bir damla kerih su, sonu çürüyüp kokuşmaya mahkûm bir ceset olan insana, sonsuzluk ufkuna ulaşıp ebedileşmenin ve yücelikler yurduna yerleşmenin yollarını öğretir, bekâ inancı ve ebediyet mülahazasıyla onların ebediyete muhtaç ve müştak gönüllerini tatmin ederler.

Peygamberlik mesleğinde mukadder hedef, Allah’ın tanıtılması ve insanlığın O’nu tanıyarak sonsuzluğu yakalaması, dünyaya gelirken bir iniş kavsi çizen insanın, yeniden dönüp bir arşiyeyle Allah’a ulaşması... Şu fani âlemde bekâ cilveleri göstermesi.. yoklukta varlığa ait renkleri duyup hazzetmesi ve düşünceleriyle âdeta ebediyet gamzeden bir gökkuşağı haline gelmesidir. Öyle zafer tâkı gibi bir gökkuşağı ki, onun altından geçilip gidilmez, sürekli başlar üstünde hissedilir.

İşte, ebede namzed olarak gelen insanın mahiyetindeki bu hakikati tahakkuk ettirenler de, nübüvvetle serfiraz olan peygamberlerdir.

Bu itibarla, peygamberlik, Allah yanında en nezih, en kudsî öyle bir meslektir ki, Cenab-ı Hakk, Zat-ı Uluhiyet’inden sonra hep ona dikkati çekmiştir. İşte böyle kudsî bir mesleğin en kudsî vazifesi de cihaddır. Madem ki her meslek, nihaî hedefine göre değerlendirilecek ve o mesleğe değer kazandıran da, bu nihaî hedef olacaktır; öyle ise, bu en mukaddes peygamberlik mesleğinin hedeflediği nihaî noktaya vesile ve vasıta olan hareket tarzı da, aynı seviyede mukaddes bir iş olacaktır. Onun kudsîyetini ifade eden ayetlerden birisinde şöyle denmektedir:
“Allah, müminlerden mallarını ve canlarını kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürülürler ve öldürürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de, ve Kur’ân’da Allah üzerine hak, bir vaaddir. Allah’tan daha çok vaade vefa gösteren kim vardır? O halde, O’nunla yapmış olduğunuz bu alış-verişten dolayı sevinin! İşte bu, (gerçekten) büyük kurtuluştur.” (Tevbe, 9/111)

Demek ki, nefislerini, bedenlerini, cismanî varlıklarını Allah’a satan insanlar, bunun karşılığında cenneti ve Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmaktadır. Kur’ân-ı Kerim, burada alış-veriş tabirini kullanmakla, insanı Cenâb-ı Hakk’a muhatap olma seviyesine hem de kendisiyle sözleşme yapılan bir muhatap seviyesine yükseltmektedir.

Allah Rasulü de bir hadislerinde şöyle buyururlar:
“İnsanın ölmesiyle her ameli kesilir; ancak Allah yolunda mü*cahede edenin ameli, bundan müstesnadır: Onun ameli, kıyamet gününe kadar nemalanır ve kabir fitnesinden de emin kılınır.” [1]
eski 02.09.2006, 22:08 Ummu Seleme isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #1
Ummu Seleme isimli üye'ye teşekkür edenler
GüzellikGöreninGözündedir
(Konuyu Başlatan)
 
Ummu Seleme - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 2.983


2 Albümü var
Yarışma Puanı: 1330
Teşekkür etti: 6.145
Teşekkür aldı: 1.875 konuda 5.300 kere
Blog-Yazıları: 4
Ummu Seleme - AİM üzeri Mesaj gönder
Cihad Hakk'a Şahitliktir


Cihad, bir yönüyle de Hakk’a şahidlik vazifesidir. Nasıl bir mahkemede hak ve hukukun kime ait olduğunu tesbit için şahidler dinlenir ve hüküm verilirken onların şehadetleri nazara alınır. Öyle de, cihad yapanlar yeryüzünde inkâr cephesiyle muhakeme*leş*me*de, en gür sadalarıyla “Allah vardır” diyerek yer ve gök ehline şe*ha**dette bulunmaktadırlar.


“Allah, melekler ve adalette sebat eden ilim adamları şahidlik etmiştir ki, O’ndan başka ilah yoktur. (Evet) güç ve hikmet sahibi Allah’tan başka ilah yoktur” (Âl-i İmrân, 3/18) ayeti bütün açıklığıyla bize bu hakikati anlatmaktadır.

Evet, aynı çizgide şu üç şehadetin zikredilmesi ne manidardır:

1) Allah (c.c), kendi varlığına şehadet eder. Bu şehadeti vicdanlarında hakikate ermiş olanlar öylesine farklı duyarlar ki, onların vicdanlarında duyduklarını, kitapların beyan etmesi mümkün değildir.

2) Melekler de, Allah’ın varlığının şahidleridir. Melekler, saf ve dupduru nurdan yaratılmışlardır. Fıtratları katışıksız, pırıl pırıldır. Şeytan, onların içine küfür ve dalâlet sokamamış ve aslî yapıları kat’iyen bozulmamıştır. Ayna gibidirler.. ve işte bu pak mahiyet*lerde de Cenab-ı Hakk’ın tecellileri görülür, duyulur ve okunur.

3) İlim sahipleri de, Allah’ın varlığına şehadet ederler. İşte bütün dünya Allah’ı inkâr etse, bu üç şehadet, O’nun varlığını isbata kâfi ve yeterlidir.

Evet, öyledir. Zira bizler, bütün çıplaklık ve azametiyle bu hakikati zaten vicdanlarımızda duymaktayız. Hem de başka delile ihtiyaç hissetmeyecek şekilde duymaktayız. Bu şahidlik, mele-i a’lanın sakinleri için de yeterlidir. Sonra, yerdeki kör ve sağırlar, kâinattaki ilânât ve tarrakaları duymuyor ve İlahî sanat çizgilerinde O’nun âsârını göremiyorlarsa, bunlara karşı da ilim sahiplerinin şahidliği yeter.

Mücahidler Allah’ın şahidleridirler ve Allah’ı inkâr hesabına kurulan mahkemelerde, en gür avazlarıyla haykırıp, “Biz, Allah’ın şahidleriyiz” diyeceklerdir. Zaten nebiler de bu şehadet vazifesini en yüksek keyfiyette ifa etmek için gönderilmişlerdir. Kur’ân bu hakikati şu ayeti ile bildirir:

“Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki, insanların, peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri kalmasın. Allah, izzet ve hikmet sahibidir. Allah, sana indirdiğine şahidlik eder, onu kendi ilmi ile indirdi. Melekler de buna şahidlik ederler ve şahid olarak Allah kâfidir.” (Nisâ, 4/165-166)

Her millet içinde, o milletin ufkunu aydınlatmak için bir nebi zuhur etmiştir. Son zuhur eden nebi ise, bütün insanlığın ufkunu aydınlatmak için gelen İki Cihan Serveri’dir. Kur’ân, bu mevzuu da hatırlatma çizgisinde O’na şöyle seslenmektedir
“Ey Nebi! Şüphesiz biz seni, şahid, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.” (Ahzâb, 33/45)

يَا أيُّهَا النَّبيُّ “Ey Nebi” ifadesinin başında bir يَا أّيُّهَا النَّبيُّ lâm-ı tarif vardır. Bu, bilinen; maruf bir insan demektir. Allah Rasulü, nereden bakılırsa bakılsın peygamberliği bilinen bir insandır. Hatta O’nun nebiliği, cansız varlıkların (cemâdâtın) selamlaması, bitki*le*rin temennâsı ve hayvanların serfürû etmesiyle bile ma’lum ve meşhuddur. O, herkesin bildiği, inkârı mümkün olmayan, belli öyle bir peygamberdir ki, Kur’ân-ı Kerim O’na hitaben,

“Ey bilinen, ma’lum nebi!” demektedir. Zaten, taş gibi gönüllerin bile O’nun karşısında eriyip gitmeleri, O’nun bilinen nebi oluşunu isbat etmiyor mu?

Yukarıdaki ayette “أَرْسَلْنَاكَ” ifadesinde, muhatap sığasıyla “seni” denilmekte ve âdeta rahmetle diz dize gelmiş bu rahmet ve Şefkat Peygamberi’ne bu vasıflarından dolayı telmihte bulunulmaktadır.

“شَاهِداً”, yani insanlığa seni şahid olarak gönderdik; onlara Beni duyuracak ve Benim şahidim olacaksın. Bütün cihan seni yalanlasa ve inkâr etse de sen yine Allah’ın varlığını ilan edeceksin. İşte sen, böyle bir şahidsin.

Bir de arkandan gelen şahidler cemaati var ki, onlar bütün insanlığa, sen de onlara şahid olacaksın, “bunlar benim” diyecek ve onların şehadetine şahidlik edeceksin. Ve aynı zamanda hadisin ifadesiyle O’nun ümmetinin şehadeti, mahşerde bir kısım nebileri de mesuliyetten kurtaracaktır.[1]



--------------------------------------------------------------------------------


[1] Bkz; Buhârî, İ’tisâm 19, Müsned, 3/32; İbn Mâce, Zühd, 34
eski 02.09.2006, 22:09 Ummu Seleme isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #2
Ummu Seleme isimli üye'ye teşekkür edenler
GüzellikGöreninGözündedir
(Konuyu Başlatan)
 
Ummu Seleme - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 2.983


2 Albümü var
Yarışma Puanı: 1330
Teşekkür etti: 6.145
Teşekkür aldı: 1.875 konuda 5.300 kere
Blog-Yazıları: 4
Ummu Seleme - AİM üzeri Mesaj gönder
Cihad Hayat Kaynağıdır

Cihad, Müslümanları her zaman canlı tutan bir hayat kaynağıdır. Maddî-manevî cihaddan mahrum bırakılan bir millet fertleri arasında hemen dahilî sürtüşmeler baş gösterir ve o millet, içten içe kokuşmaya başlar. Osmanlı bunun son misalidir. Elbette başka milletler gibi Osmanlı’nın kokuşması da bir kaderdir. Ama, bunun kendine göre sebepleri vardır. Bazı hükümdarlar, saraylarda sefil zevklerini yaşamaya koyulup “i’lâ-yı kelimetullah”ı ihmale uğratır ve onların bu gevşekliği, orduya da sirayet ederse, devletler muvazenesindeki yerini kaybetmenin yanında, ebedî bir sefalet ve ardı arkası kesilmeyen dahilî boğuşmalar sürer gider. Evet, işte bu dahilî sürtüşmeler idi ki koskoca bir devlet-i aliyyeyi yedi, bitirdi.

Biz cihadı terkettiğimiz günden itibaren içimizde fırkalar türedi ve şu anda mevcud olan bütün fırka ve fraksiyonlar ta o devirde atılan menfî tohumların, cehennem zakkumlarının neşv ü nema bulmuş şekillerinden başka bir şey değildir.. ve bu öldürüp bitiren durumdan kurtulmanın bir tek çaresi vardır, o da cihaddır. Bizim anladığımız manada cihad –ki bununla Kur’an ve Sünnet çerçevesindeki anlayışı kastediyorum-, bir müminin uğruna canını feda edebileceği en tatlı bir mefkûre ve en yüksek bir idealdir. Zira mümin, kendi teri içinde boğulma veya kendi kanıyla abdest alma gibi bir payeyi ancak cihadla elde edebilir. Bu engin zevki tadanlardan biri olan Haram b. Milhan sînesinden yediği bir okla yere düşerken şöyle mırıldanıyordu:

“Kabe’nin Rabbine yemin ederim ki kurtuldum...” [1]

Haram b. Milhan’ın, verip-aldığı şeyler birbiriyle kıyaslanacak olursa ne büyük bir kazanç içinde olduğu elbette görülecektir. Evet cihad en kârlı bir ticarettir.

Zaten Allah (c.c) bizi, bu en kazançlı ticarete davet ederken şöyle buyurmuyor mu?
“Ey iman edenler! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak ticareti size haber vereyim mi: Allah’a ve peygamberine inanır ve Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla cihad edersiniz. Bilesiniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” (Saf, 61/10-11)

Yani, “Ey iman edenler! Sizi öyle bir ticarete çağırıyorum ki, o ticareti yapmakla, ötede canınızı yakacak azaplardan kurtulmanın yanında, ebed-müddet onurlu yaşama hak ve imkânını da elde edeceksiniz.

Evet, yeryüzündeki karanlık noktaları aydınlatmak en karanlık yerlere Rasulullah’ın adının ışığını götürmek ve âlemi Kur’ân’ın enva*rıyla donatmak için cihad, kıyamete kadar devam edecektir. Ve müminler, devletler, milletler arası dengede ümmet-i vasat ol*ma**nın hakkını eda etmek yolunda hep sorumluluklarının şuurunda olacaklardır.



--------------------------------------------------------------------------------


[1] Müslim, İmâre, 147; Buhârî, Cihâd, 9
eski 02.09.2006, 22:10 Ummu Seleme isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #3
Ummu Seleme isimli üye'ye teşekkür edenler
GüzellikGöreninGözündedir
(Konuyu Başlatan)
 
Ummu Seleme - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 2.983


2 Albümü var
Yarışma Puanı: 1330
Teşekkür etti: 6.145
Teşekkür aldı: 1.875 konuda 5.300 kere
Blog-Yazıları: 4
Ummu Seleme - AİM üzeri Mesaj gönder
Cihad Yüce Bir Duygudur


Şüphesiz müminde uyarılması gereken en yüce duygu, cihad duygusudur. Cihad duygusuna sahip olmayan insanlar, mezar taşlarından farksız sayılırlar. Evet onlar, başka değil, sadece ölüle*rin temsilcileridirler. Böylelerine, Allah’ın kat’iyen nazar-ı merha*met*le bakması düşünülemez. Kendini Cenâb-ı Hakk’ın yüce adını anlatmaya adamamış bir insan, hedefsiz sayılır ve camidlerden farkı yoktur. İnsan, cihad ruhu ve mücahedesi nisbe*tin*de canlılık kazanır. Zira o, ancak cihadla kendini, ailesini ve milletini ihya edip koruyabilir. Gerçek diriliş, ancak cihadla gerçek*le*şir. Ve insanın attığı en büyük, en kudsî, en verimli, en semereli adım, mücahede ve mücadele istikametinde attığı adımdır.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v)’in, genel ıslahatları arasında ölümden korkmayan, hak bildiği yoldan dönmeyen, olabildiğince zinde bir cemaati ve aktif bir kadroyu yetiştirmiş olması, O’nun en dikkat çekici hususlarındandır. Bu cemaat sürekli mefkûreleri uğrunda mücadele vermeyi düşünüyordu ve hatta ölümsüzlüğün sırrını onlar bu şekilde çözüyorlardı. Cihad sayesinde kıyamete kadar defterleri kapanmayacak ve böyle ebediyen yaşamış olacaklardı. Maddeten ölüp gitmiş olsalar bile, İslâm uğruna katlandıkları, göğüs gerdikleri mehâlikten (tehlikelerden) ötürü, bizler ve bütün gelecek nesiller onları hep hayırla yad edecek olduktan sonra, onlara nasıl “öldü” diyebiliriz ki?

İnsan ötelere inanınca cihad en yüksek bir mefkûre, en tatlı bir ideal ve en yüce bir düşünce olur. İşte sahabede gelişen duygu ve düşünce de buydu. Bedir’e gidebilmek için birbiriyle yarışıyor.. ço*cuk*lar sırf harbe iştirak edebilmek için, parmaklarının ucuna dikilip büyük görünmeye çalışıyor ve geride kalanlar harbe katıla*ma*dık*la*rın*dan dolayı müteessir oluyordu.[1] Evet, “Rasûl-i Ekrem (s.a.v) bizi niye kadınlarla baş başa bırakıyor? Düşmanın gelip kapıya dayandığı bir dönemde cihad erkek işiyse, biz kadınlar gibi neden evde kalıyoruz?” diyorlardı. O kutlu topluluk, Bedir’e bu hava içinde çıkmıştı. Orada insanlığın makus kaderini değiş*tirecek bir mücadele verilecek ve bir cihad yapılacaktı. O güne kadar sadece irşad ve tebliğde bulunuluyordu. Ama bir gün kâfir, müminin karşısına çıkınca, Allah Rasulü (s.a.v) ashabını topla*dı ve “Bu toplulukla muharebe hususundaki görüşünüz nedir?” diye sordu. İlk cevap verenler, “Ya Rasulallah, biz buraya sade*ce kervanı takip etmek için çıkmıştık ve yanımıza ne mızrak, ne ok, ne de kılıç almıştık. Karşı taraf ise, bizim birkaç katımız ve biz*den çok kuvvetlidir. Onlarla harp etmeye hazır değiliz” dediler.[2]

Allah Rasulü, bu sözlerden memnun olmamıştı. Memnun olmadığını anlayan Mikdad bin Amr ki o gün Bedir’in tek süvarisiydi atını ileriye sürdü ve, “Ya Rasulallah biz sana Hz. Musa’nın cemaatinin Hz. Musa’ya dediği gibi demeyeceğiz. Onlar, “Sen ve Rabbin gidin savaşın biz burada oturuyoruz” demişlerdi. Biz ise, şöyle diyoruz: “Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ediyoruz ki, eğer sen deveni Berk-i Gımad tepelerine kadar kamçılayıp sürsen, vallahi bir lahza arkandan ayrılmadan seni takip edeceğiz.” Allah Rasulü, muhacirin-i kirâm adına konu*şan ve bu mevzuda kendine teminat veren Mikdad b. Amr’dan memnun olmuştu.

Ardından, Ensara döndü ve “Sizler de bana re’yinizi söyleyin” buyurdu. Sa’d b. Muaz hemen ayağa kalktı ve “Ya Rasulallah öyle zannediyorum ki, bizi kasdediyorsun?” dedi. Allah Rasulü, yüz ifadesiyle “evet” deyince, bu defa o da bütün Ensar adına şunları söyledi: “Ya Rasulallah, biz sana tabiyiz. İşte malımız, istediğini al, istediğini bırak. İşte canımız, istediğin yere sarfet, istediğinle harp, istediğinle sulh et. Bizden bir kişi bile senden geri kalmayacaktır.”

Allah Rasulü, Mikdad’dan sonra Sa’d’ın bu sözlerinden de çok memnun kaldı ve “Allah’ın bereketi üzerine yürüyün, Allah bana iki topluluktan birini vaadetti, “Ya ganimet elimize geçecek veya bu düşmana karşı zafer elde edeceğiz”[3] buyurdu. Sahabe, ciddi bir coşkunluk içindeydi. Bilahare karşılarında çözülen, dağılan ve Mekke’ye kadar kaçan küfür ordusunun fertleri, daha sonra şunları söyleyeceklerdi:

“Bizi öyle kıskıvrak yakaladılar ki, sanki elimiz kolumuz bağlı, onlara teslim olmuştuk ve onlar da birer birer boyunlarımızı vuruyorlardı.”[4]

Din-i mübin-i İslâm’ın hâkimiyetinin devamı ve Müslü*manların zilletten kurtulup, izzetle yaşayabilmesi için cihad bir vecibedir. İslâmî bir cemiyet müslüman bir toplum içinde bu işi yürüten kendini milletine adamış karasevdalı ve gönüllüler ekibi yoksa -ki Kur’ân, “olsun”[5] diyor- İslâmî hayat da yoktur. Ferdî Müslümanlık olsa bile, teyidsiz ve desteksizdir. Müslümanlar fezayı fethe gitseler ve yıldızları birbirine bağlasalar dahi, bu vazifeyi terkettikleri zaman, yine başaşağı gideceklerdir. Teknik, teknoloji ve sanayide katedilen terakki, tek başına Müslü*man*ları içine düştükleri çukurdan çıkaramaz. Cihad, bir farz-ı kifa*ye*dir. Ancak bu vazife günümüzde olduğu gibi sistemli olarak hiç kimse tarafından yapılamaz ve bütün bütün ihmale uğrarsa, işte o za*man farz-ı ayn haline gelir ve her fert teker teker ondan sorumlu olur.

Devlet de sistemli olarak cihad yapmalıdır. Bazen cihad vazifesini ordu yüklenir; bazen de emniyet kuvvetleri ve her ikisi de haricî ve dahilî tecavüzlere karşı cihad yapar. Asker bir milletin ciha*dı ise cihanşümuldür. Zira o, yeryüzünde muvazene unsu*ru*dur. Allah, ona bu misyonu yüklemiştir.

Ancak onun yer yüzünde muvazene unsuru olabilmesi de bu işi en kudsî, en büyük vazife bilmesine bağlıdır. İşte böyle bir vazifeyi üzerine alan bir millet bulunmadığı takdirde, yeryüzünde muvazeneden bahsetmek de mümkün değildir. Ne acıdır ki, 2-3 asırdan beri müminler, başkalarının muvazenesinin piyonları haline gelmiş ve bir türlü muvazenedeki gerçek yerlerini yakala*ya*ma*mışlardır. Müminin camisi, uyuşukların, miskinlerin yeri olmuş, tekkesi, zaviyesi aşktan mahrum insanların yatıp kalktıkları izbeler haline gelmiş, medresesi, skolastik Batı kültürünün tedris edildiği yer durumuna düşmüş ve müminler, bu halleriyle meselelerini, eski çağların dehlizlerinde anlatan insanlar durumuna düşmüş.. ve tabiî, devrini idraktan mahrum insanlar olarak da dünya muva*ze*ne*sinde ortaya herhangi bir ağırlık koyamamışlardır. Modern teknik ve teknolojide asrın önüne geçemedikten aşk-vecd içinde Sahabe seviyesinde bir hayat yaşamadıktan, Allah’la irtibat açısın*dan tabiinin ibadet ü taatı ölçüsünde bir kulluk sergileyemedikten sonra, Müslümanlık adına yapılacak pek bir şey olmaz zanne*di*yo*rum. Zira, asrını yaşamayan, problem ve dertlerine, kendi asrına göre mualece ve müdahalede bulunamayan insanın, Müslümanlık adı*na bir iş yapması da asla söz konusu değildir.

İslâmî onur ve gurur taşıyan her fert ve millet, mutlaka kendini cihad vazifesiyle vazifeli olarak görmelidir. Zaten kendinde böyle bir mesuliyet hissetmeyen fert ve milletlerin, İslâmî onur ve gurur*dan nasipleri olduğu da söylenemez.

Cihad, öyle bir vazife ve mükellefiyettir ki, bir cemaatin mutlaka kendisini bu işe vakfetmesi ve “ribat” yapması gerek*mek*te*dir. Böylece, iç ve dış düşmanlardan gelebilecek maddî-manevî her türlü saldırı önlenecek ve bu uyûn-u sahire (uyanık gözler) vasıtasıyla bütün bir millet, her türlü felâket ve helâketten kurtulmuş olacaktır. Bu gayret içinde olan insanların saniyeleri seneler, seneleri ise asırlar kadar bereketli sayılır. Onlar daha dün*ya*da iken ebediyeti yakalamış talihlilerdir. Hayatlarını vakıf haline getirmeleri sebebiyle de, yiyip içmeleri, yatıp uyumaları hep ibadet olarak kabul görecektir.

Bilindiği üzere hüsün-kubuh bahsinde hüsün, “hüsün liaynihi” ve “hüsün ligayrihi” olmak üzere ikiye ayrılır.
eski 02.09.2006, 22:13 Ummu Seleme isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #4
Ummu Seleme isimli üye'ye teşekkür edenler
GüzellikGöreninGözündedir
(Konuyu Başlatan)
 
Ummu Seleme - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 2.983


2 Albümü var
Yarışma Puanı: 1330
Teşekkür etti: 6.145
Teşekkür aldı: 1.875 konuda 5.300 kere
Blog-Yazıları: 4
Ummu Seleme - AİM üzeri Mesaj gönder
Bizzat güzel olanlara “hüsün liaynihi,” doğrudan doğruya güzel olmadığı halde, neticesi itibariyle güzel olanlara da “hüsün ligayrihi” denir. Cihad bunlardan “hüsün ligayrihi” kısmına dahildir. Bunun mânâsı şudur: Cihad, insanların öldürülmesi, beldelerin harab edilmesi itibariyle, doğrudan doğruya güzel değildir. Zira, o tahrip ve öldürme gibi güzel olmayan fiillere sebeptir. Cihadı güzelleştiren, vasıta olduğu şeylerdir. Mesela; Cihad i’lâ-yı kelimetullaha vesile olması; müminin yeryüzü muvazenesinde hakim hale gelmesi; Müslümanlığa ve Müslümanlara tecavüz edenlere karşı sindirici ve caydırıcı bir yanının bulunması; güçsüz ve mazlum insanların koruyuculuğunu derpiş etmesi açısından güzeldir. Binaenaleyh, denebilir ki, cihadın güzelliği "İ’lâ-yı kelimetullah" şartına bağlanmıştır. Evet, mümin cihad edecek; ata, uçağa binecek, tank ve uçaksavar kullanacak; ama bütün bunları, Allah’ın yüce adını yükseltmek gayesiyle yapacaktır.. evet işte müminin memur olduğu cihad budur.

Mücadele Allah için değil de hamiyet, kan, ırk veya başka “izm”lerin uğruna olursa buna cihad denmez. Allah Rasulü Buharî ve Müslim’de rivayet edilen
“Kim Allah’ın yüce adını yükseltmek uğrunda savaşırsa, işte o Allah yolundadır” [6] hadis-i şerifleri ile cihadı gayet net olarak ortaya koymuşlardır ki; bunun mefhum-u muhalifi şudur: Bir kimsenin mücadelesi, Allah’ın yüce adını âfâk-ı âlemde bir bayrak gibi dalgalandırma yolunda değilse, o mücadele, Allah yolunda cihad değildir ve dolayısıyla da onda güzellik yoktur.

Evet, cihad, i’lâ-yı kelimetullah adına yapılır.. ve mücahid, Rabbinin yüce adını yüceltmek ve yeryüzünde karanlık bir nokta bırakmamak için cihad eder. Dağlar, vadiler aşar, ormanları geçer ve önüne okyanuslar çıktığı zaman da Ukbe b. Nafi gibi “Rabbim, eğer bu deniz önüme çıkmasaydı, Senin adını deniz aşırı ülkelere de götürecektim”[7] der inler. Onu tek başına bir adaya da koysalar, ihtimal başka buudlara ulaşmaya yollar arar, arar ve orada da cinlere ve ervah-ı habiseye Rabbinin adını duyurmak için çırpınır durur. Sanki böyleleri için Allah Rasulü (s.a.v),
“Cihad, kıyamete kadar devam edecektir” [8] buyurmuş gibidir.

Mekke’nin fethini müteakip birisi gelir ve “Ya Rasulallah! Ben hicret etmek istiyorum” der. Allah Rasulü (s.a.v);

“Fetihten sonra artık hicret yoktur; ancak cihad ve niyet vardır” [9] cevabını verir.

Mekke’nin fethine kadar hicretin bir mânâsı vardı. Ve hicret, o devrede aynı cihad demekti. Fetihten sonra ise hicret, cihadın önemli bir buudu haline geldi. Yani artık hicret, hicret olarak cihad değildir; değildir ama, yine de bir mânâda o hep vardır ve cihad ile gerçekleşecektir. Cihad için ise her zaman başka yere hicret şart değildir. Herkes, kendi bulunduğu yerde de cihad edebilir. Bu da bir bakıma, herkesin kendi çevresini gül bahçesine çevirip gül yetiştirmesi veya kendi dağlarını bağ haline getirmesi mücadelesi demektir. İş gelir başka yerlere göç etmeye dayanırsa elbette o da yapılacaktır.



--------------------------------------------------------------------------------


[1] Bkz. Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 6/69; Yusuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 2/93-94
[2] İbn Kesîr, Tefsîr, 3/555
[3] İbn Hişâm, Sîre, 2/266-267
[4] İbn Kesîr, 3/565; Taberî, Câmiu’l-Beyân, 9/197-205
[5] Bkz. Âl-i İmrân, 104
[6] Buhârî, İlim, 45; Cihâd 15; Müslim, İmâre,149-151; Ebû Dâvûd, Cihâd, 26
[7] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, 4/106
[8] Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 5/106
[9] Buhârî, Cihâd, 27; Müslim, İmâre, 85; Ebû Dâvûd, Cihâd, 2
eski 02.09.2006, 22:15 Ummu Seleme isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #5
Ummu Seleme isimli üye'ye teşekkür edenler
Cevapla



Yer imleri
Seçenekler


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar son Mesaj
Cihadın Kazandırdıkları Ummu Seleme Cihad 3 03.09.2006 18:13



Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 02:36 .