|  |
| | GüzellikGöreninGözündedir
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 2.982
2 Albümü var
Yarışma Puanı: 1330 Teşekkür etti: 6.124
Teşekkür aldı: 1.882 konuda 5.399 kere
| Cihadın Kazandırdıkları Her millet, belli bir güce sahiptir. Eğer o millet kendisindeki bu potansiyel gücü dışa karşı harcamaz ve cihan hâkimiyeti uğrunda kullanmazsa, iç bünyede anarşi ve huzursuzluklar başlar. Ferdlerin birbirine düşmesi ve birbirlerine karşı kavga vermeleri kaçınılmaz olur. Neticede sokaklarda oluk oluk kan akar; her köşe başında birkaç cenaze ile karşılaşılır. Artık bu ülkedeki evlerde, ya ölen evladına gözyaşı döken dertli analar veya ölen kocasına ağıt yakan gözü yaşlı dul kadınlar vardır. Hiç kimse hayatından emin değildir. Anarşi, milletin ırz ve namusuna kadar el uzatmıştır.
Halbuki, gayesi yeryüzü hakimiyeti veya en azından yeryüzünde güçlü bir denge unsuru olmak olan bir milletin, dahilî sürtüşmelere vakit bulması söz konusu değildir. Ayrıca ferdler ara*sın*da haricî düşmana karşı birleşme gibi bir dostluk bağının temin ve te’sisi de ancak bu yolla mümkündür. Bu da, dahilî sürtüş*meleri en alt seviyeye indiren vesilelerden biridir.
Yeri gelmişken, şu hususu bilhassa belirtmeliyim ki, bizim asıl gaye ve hedefimiz, ne mücerred mânâda dünya hakimiyeti, ne de dünya hakimiyeti vesilesiyle dahilî huzur ve sükunetin teminidir. Belki bunlar, bizim asıl gaye ve hedefimizle irtibatlı semerelerdir. Bizim asıl gayemize gelince o, yeryüzünde Cenâb-ı Hakk’ın yüce ve yüksek adının şehbal açmasıdır. Fakat bu neticeye ulaşabilmek için milletçe güçlü, kuvvetli ve önüne çıkan manileri ortadan kaldırabilecek kapasitede olmamız şarttır ve zaruridir. Esasen bu iki şeyi birbirine karıştırmamak gerekir. Biz güç ve kuvveti Hakk’ın emrinde kullanmak için isteriz. Yoksa müslümanın duygu ve düşüncesinde hiçbir zaman tagallüp ve tahakküm için güç ve kuvvet talebi olmamıştır ve olmaz da.
Kendisi mezellet içinde kıvranan bir milletin yüce hakikatleri temsil etmesi imkânsızdır. Hele onun eliyle takdim edilecek hakikatlerin başkalarınca kabullenilmesi hiç mi hiç mümkün değil*dir. Bu açıdan da, bir milleti ayakta tutan bütün temel dina*mik*ler*de en ileri seviyede güç ve kuvvetimizi isbat etmemiz gerek*mek*te*dir. Ordumuz en modern silahlarla mücehhez olmalı; maarifimiz, en yeni buluş ve bilgilere beşiklik yapmalı; emniyet kuvvetlerimiz, üç-beş sergerdana teslim olmak bir yana, adı anıldığında bütün dün*ya anarşistlerinin kalplerine korku salacak derecede güçlü ol*ma*lı ve başka devletler dahi altından kalkamadıkları anarşiyi bizler*le bertaraf etmek için devletimize müracaatta bulunmalıdır. Mali*ye*miz, başkalarına ulûfe dağıtacak seviyeye yükselmelidir. Evet, cihan*la hesaplaşabilmek için bunlar şarttır. Yüce hakikatleri temsil ede*bilmemiz için de dünyaya hakim olmamız, ayrı bir şarttır. Bu şartın yerine gelmesi ise, ancak cihadla mümkün olacaktır.
Dünyanın neresinde olursa olsun ortada bir zulüm varsa, mü*min o zulmü ortadan kaldırmak zorundadır. Çünkü mümin yer*yü*zü*nün muvazene unsurudur. Bunun için de, önce çevresinden işe baş*lamalı ve gücü nisbetinde bu daireyi genişletmenin çare*le*ri*ni araş*tırmalıdır. Bu mevzûda himmet öyle âli tutulmalıdır ki, pers*pek**tife bütün cihan alınmalı ve sistem de ona göre akord edilmelidir.
Mümin, olabildiğince şefkatli ve mürüvvetlidir. Onun başkalarının kurtuluşu için çırpınıp durmasının mânâsı da işte budur. Hatta o, bu uğurda başını kaldırım taşı gibi muhataplarının ayaklarının altına kor ve onlardan gelecek her türlü hakarete sabır ve müsamaha ile mukabelede bulunur. Fakat, içte anarşi ve huzursuzluk çıkaran mütecavizlerin karşısına da tunçtan bir abide gibi dikilir ve ölümü pahasına da olsa her türlü tecavüze sed çekmeye çalışır. Kur’ân onu bu vasfıyla tebcil eder ve
kâfirlere karşı alabildiğine onurlu ve izzetlidir’’ (Mâide, 5/54) der.
Mümin gerektiği zaman izzet ve onurunu maddî cihada harç yapar ve kadınıyla, erkeğiyle, ihtiyarıyla, genciyle, hatta gerek*ti*ğin*de çocuğuyla devletin yanında yer alarak iç bünyeyi saran fesad şebe*kesini ortadan kaldırıncaya kadar cihad ve kavgasını devam ettirir. Çünkü mümin, firasetiyle de bilir ki, bugün kobralaşmış ve insanlık sıfatını başka yerlerde bırakmış bir anarşiste veya teröriste en küçük taviz vermek, yarın ardı arkası gelmeyen taleplere kapı açmaktır. Bugün birinden, küçük dahi olsa bir talepde bulunan ve bu talebinin kabul edildiğini gören anarşist, kat’iyen bununla tatmin olmayacak ve her geçen gün çok daha başka tavizler kopar*ma*ya çalışacaktır. Her taviz, bir başka talebe davetiyedir. Eğer bir gün ırz, namus ve vatan dahi, bütün mukaddeslerimiz pazarlık ma*sa*sına getirilse, bu verilen ilk tavizin acı fakat gerçek bir neticesi olacaktır. Öyle ise mümin işin başında taviz vermemeye çok dikkat etmeli ve bu mevzuda olabildiğine kararlı davranmalıdır. Mesela, anarşistler “Bugün dükkânlar kapanacak, kepenkler çekilecek” diye ültimatom gönderseler, mümin, o gün bir başka mazeretinden do*layı dükkânını kapatacak dahi olsa, her türlü mazereti bir tarafa atacak ve gidip dükkânında oturacaktır. Bunu yapmak, onun için cihad*ların en büyüğüdür. Bu, zulmün karşısına dikilip, fiilen zali*min yüzüne tükürmek demektir. Bu, onun için açılan şehâdet kapısıdır. Zira Allah Rasûlü,
“Malını müdafaa ederken öldürülen şehiddir”[1] buyurmaktadır. | 
03.09.2006, 18:10
| | | GüzellikGöreninGözündedir (Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 2.982
2 Albümü var
Yarışma Puanı: 1330 Teşekkür etti: 6.124
Teşekkür aldı: 1.882 konuda 5.399 kere
| Diğer taraftan, bir anarşist elinde silah kapına dikilse ve anarşi hesabına senden bir arpa tanesi dahi istese, vermemek için dire*te*cek, canını verecek, fakat o bir arpa tanesini vermeyeceksin. Çün*kü, onun ilk talebini yerine getirdiğinde bileceksin ki, aynı şahıs bir başka zaman yine kapını çalacak ve seni ömür boyu yere baktı*racak taleplerde bulunacaktır. İşte o zaman, ilk defa kapının çalın*dı*ğında, ne pahasına olursa olsun diretip ölümü tercih etmediğine bin pişman olacaksın. Bu mezellete meydan vermemenin çaresi, yine sensin. Sana ahirette ebedî bir saadet ve mutluluk temin edecek olan şehadeti, üç günlük dünya hayatına, hem de zillet içinde geçecek olan bir hayata tercih edeceksin.
Günümüzde her türlü anarşi ve terör, dış mihraklıdır. Dış güçler bu vesile ile bu cennet vatanı bir kaos cehennemine çevir*mek istemektedirler. Anarşi ve terörle zaafa uğratılan bir devlete her türlü teklife boyun eğdirmekten daha kolay bir şey yoktur. İşte, dış güçlerin arzu ettikleri de budur. Onlar, bu memleketi bir sömürü ülkesi haline getirmek istemektedirler. Bütün anarşistler de onlara uşaklık yapmaktadırlar. Ama inşaallah onlar, kat’iyen istediklerini elde edemeyecekler ve arzuları da kursaklarında kalacaktır. Ne var ki, sürekli olarak iç anarşi ile ve terör mihrak*la*rıy*la uğraşmak, bizi varmak istediğimiz esas nokta açısından geciktirebilecektir. Zaten düşmanlarımızın ikinci derecede arzuları da budur. Onlar, müslümanın kendisine gelip güçlenmesinden, Kur’ân’da ifade edilen, arslan önünden kaçan yaban eşeği korkusu ile korkmaktadırlar.[2]
Şurası kat’iyen unutulmamalıdır ki, müslüman, iktiza ettiği zaman, dahilî ve haricî her türlü tecavüze karşı, devletin askeriyle ve emniyet güçleriyle birleşip bütünleşecektir. Bu, onun için bir vecibedir. Onun böyle bir vecibeyi terketmesi asla söz konusu olamaz. Yeter ki, devletten ona böyle bir davet gelsin ve devlet onu böyle bir vazife ile vazifelendirsin... Elbette o bunu devletle bir bütünlük içinde yapacaktır. Aksi halde yapılacak her ferdî hareket, bir başka anarşiye zemin hazırlayacaktır. Müminler, bu mevzuda da çok dikkatli olmalıdır. Anarşi ve terörün, hiçbir meşrû yönü yoktur ve mutlaka köklerinden kazınmalıdır.
Bazen de anarşi ve terörü bizzat devletler yapar, günümüzde bazı süper güçlerin yaptığı gibi... İşte o zaman da mümine düşen vazife, elindeki bütün imkânları en son hududuna kadar kullanıp, onların karşısına dikilmek olur. Durum bu kerteye geldiğinde artık devlet düşmanlarımız tarafından aşılmış ve vazife, bizzat teker teker fertlere düşmüş olur. O zaman millet kendine düşeni yapar ve daha önce tarih sayfalarına yazdığı destanlardan birini daha yazar. Cenab-ı Hakk, böyle bir durumu yurdumuzdan, yuvalarımızdan uzak etsin; ama başa gelirse o takdirde yapılacak hareket de bun*dan başkası değildir. Mümin, her zaman ve her zeminde izzetle ölmeyi zilletle yaşamaya tercih eden insandır. Ölüm, onu sindirip korkutamaz. Dış güçler ve terörist devletler de bunu böyle bilmeli, böyle bellemelidir.
Yurt ve yuvasını düşmana bırakıp kaçmak, müslümanın rüyasına dahi misafir olmayacak kadar kötü ve bir o kadar alçakça davranıştır.
Müslüman, böyle bir denâeti irtikaptan çok uzaktır.
Bir belde halkı zulüm ve işkence altında inlerken, zayıflar, kadınlar ve çocuklar orada dua dua kurtuluş talep ederken, Kur’ân mümine, kendisine yakışan davranışı ve izzete giden yola şöyle talim etmektedir.
“Size ne oluyor da, ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir veli (dayanak) gönder, katından bize bir yardımcı lütfet’ diyen zayıf düşmüş, (güçten, kuvvetten kesilmiş) erkekler, kadın ve çocuklar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?’’ (Nisâ, 4/75)
Bu nasıl bir duadır ki, bu dua kendi yurt ve yuvalarından çıkarılmak için yapılmaktadır. Zira orada müslümanlar zayıf düşmüştür. Hakkın kuvveti kesilmiş, parya muamelesi görmek*te*dir*ler. Halbûki o vatan, onların vatanıdır. O yurt ve yuvalar, onlara aittir. Buna rağmen, oradan çıkarılmak isteniyorlar. İşte bu, bir mezellet ve bir meskenettir. Ve işte bu, bir el-etek öpmektir. Onlar ki, insanca yaşamak hakkından mahrum bırakılmışlardır. Onlar ki, elle*rinde ne var ne yok hepsi, gasba uğramıştır. Onlar ki, hürri*yet*le*ri de dahil bütün değer ve mukaddesleri, ayaklar altında çiğnen*mek*tedir. Tablo bu iken, durum bu fecî manzarayı sergilerken, Kur’ân-ı Kerim:
Ne oluyor ki, siz hâlâ daha Allah yolunda cihad yapmıyorsunuz?’’ diyerek muhatabı olan mümini sarsmakta ve ona tevbihler üstüne tevbihler yağdırmaktadır.
Biz, hakka sahip ve arka çıkamadık. Kur’ân’a yardım edemedik; dünyanın dört bir yanında O’nun bayraklaşması için gayret göstermedik. Zira biz, parça parça, didik didik, lokma lokma hale getirilmiştik. Durumumuz bu olduğu için düşmanlar bizi yutarken sadece nasıl yuttuklarını seyretmekle kalacak ve hiçbir müdahalede bulunamayacaktık. Maalesef, bugün topyekün bir İslâm cemaati olarak böylesine sefil, böylesine perişan ve böylesine sergerdanız. Sanki bütün çareler yok olmuş da, bizler yapayalnız ve çaresiz kalmışız gibi bir durum sergilemekteyiz. Ama, hayır hayır! Sağında ve solunda ışık, altında ve üstünde ziya yok ise, mümin onu icad etmeli ve dört bir yanını aydınlatmalıdır. Burada durup Rasûl-i Ekrem’le (s.a.v) temasa geçmeli, her halukârda Allah’la münasebetini kuvvetlendirmeli, cihanı aydınlatacak ışıklar bulmalı ve koşup yine kendi dünyasını kendisi aydınlatmalıdır.
Mümin için, kendi sa’yinden ve kendi gayretinin getirdiği semereden başka birşey yoktur. Evet o, herşeyi kendi teriyle ve zoruyla, kendi iniltileriyle ve ızdıraplarıyla elde edecektir. Sonra da onlara sahip çıkacak ve neticede hem kendisini hem de bütün bir insanlığı kurtarmış olacaktır.
Görülüyor ki, ister içten içe kokuşmanın hasıl edeceği huzursuzluk, ister dahilî anarşî ve terörün getirdiği kaos, ister dıştan gelen tecavüzlerin doğurduğu ızdırap ve sıkıntı ve isterse müslümanlara ârız olan daha başka dertler.. evet, her türlü meselenin halledilebilmesi için tek bir çare vardır. O da, maddî-manevî cihad yapmakdır. Kısaca cihad, bizim dahilî ve haricî huzur ve sükûnumuzun yegâne garantisidir. Cihadın olmadığı bir dünyada, hiç kimsenin hiçbir şeye karşı, huzur ve sükûn adına garantisi yoktur.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Buhârî, Mezâlim, 33; Müslim, Îmân, 226
[2] Bkz. Müddessir, 74/50-51 | 
03.09.2006, 18:11
| | | GüzellikGöreninGözündedir (Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 2.982
2 Albümü var
Yarışma Puanı: 1330 Teşekkür etti: 6.124
Teşekkür aldı: 1.882 konuda 5.399 kere
| Cihad Yıkılışları Önlemenin Çaresidir
Mümin, ancak içte ve dışta vereceği bu mukaddes kavgayla aziz olacaktır. Ama o, kendisine terettüp eden vazifeyi yapmayıp, yaşama ve hayattan kâm alma sevdasına düştüğü, şahsî zevklerine takılıp kaldığı zaman ise, onuru ve izzeti de gidecek, dolayısıyla da sefil ve perişan olacaktır. Rasûl-i Ekrem (s.a.v):
“Cihadı terkettiğinizde, Allah üzerinize öyle bir mezellet verir ki, dininize tekrar dönene kadar o mezelletten kurtulamazsınız’’ [1] buyurmaktadır. Bu itibarla denebilir ki, izzetli yaşamak, ancak cihad adına bir kısım meşakkatlere katlanmakla mümkündür. Millet, bu meşakkatlere topluca göğüs gerdiği sürece aziz olarak yaşamaya hak kazanacaktır. Ve tabiî fertler tek tek kendi hayatlarını yaşamak için cihadı terk ederlerse, o zaman da Allah’ın umûmî azabı gelir ve masumu mütecâviziyle, mazlumu da zâlimiyle beraber derbeder eder. Öyleyse umûmî bir belâya maruz kalmamak için topluca cihada sarılmak şarttır.
Burada Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v)’in bir sözüyle meselenin özüyle alâkalı bir hususu arzetmek istiyorum. Kâinatın Efendisi (s.a.v) şöyle buyururlar:
“İyne alışverişi yaptığınız (sanayii terkle) sığırların kuyruğuna yapışıp, ziraata hasr-ı himmet ettiğiniz ve cihadı bıraktığınız zaman Allah, size, altından kalkamayacağınız öyle bir mezellet verir ki, yeniden dininize döneceğiniz ana kadar o mezelletten kurtulamazsınız.’’ [2]
İyne alışverişi yapmak, iki şekilde tefsir edilmiştir. Birincisi, birinden veresiye mal satın alıp, daha sonra aynı adama bu malı daha ucuza ve peşin olarak satmaktır. Bu alışverişten gaye şudur: Kişinin paraya ihtiyacı vardır ve doğrudan para alıp fazlasıyla ödemek faiz olacağından, iyne yapan böyle bir yola tevessül etmektedir. Bunu şöyle bir misalle biraz daha açabiliriz: Birinin diyelim ki 800.000 liraya ihtiyacı vardır; başkasına ait bir malı veresiye bir milyon liraya satın alır. Sonra da aynı malı aynı adama 800.000 liraya peşin olarak satar. Dıştan normal bir alış-veriş gibi görünen böyle bir muamelenin faizden farkı yoktur ve kat’iyen caiz değildir.
İyne alışverişi yapmanın fukahanın çoğunluğu tarafından kabul edilen ikinci tefsiri ise şudur: İyne, bir vade farkı uygulamasıdır. Meselâ, borçlu gelir ve bu ay ödemesi gereken borcunu ödeyemeyeceğini söyler. Hemen borcuna tehir süresi ve borç miktarı hesap edilerek fiyat artırılır. İşte Allah Rasûlü, bu hadîs ile iki yorumuyla birlikte ticarî ahlâksızlığa parmak basmakta ve bu ahlâksızlık sizi esaret altına aldığı zaman mezelleti bekleyin, buyurmaktadır.
Hadiste anlatılan ikinci hususa gelince;
“Sığırların kuyruğuna tutunup da ziraata hasr-ı himmet ettiğiniz zaman” ifadesinde tenkidi yapılan husus elbette ki ziraat değildi. Zira Efendimiz:
“Kıyametin kopması esnasında sizden birinizin elinde fidesi olsa, kıyamet kopmadan önce onu dikmeye gücü yeterse, diksin” [3] buyurmuştur. Ayrıca, مَنْ أحْيَا أرْضاً ميتَةً فَهِيَ لَهُ “ölü araziyi kim ihya ederse, o yer onundur” [4] fehvasınca ölü toprağa İslâm’ın tahammülü yoktur. O mutlaka ihya edilmelidir. Burada tenkid edi*len husus, dengesizliktir; çünkü, iktisâdî hayatın can damarı olan üretim, sadece ziraata hasredilir, ticaret ve sanayi ihmale uğrarsa, o takdirde üretimde bir dengesizlik söz konusudur. Buna karşılık sade*ce ticarete veya sadece sanayie yönelik kalkınma hamleleri de, aynı şekilde bir dengesizliğin ifadesidir. O halde esas olan, her saha*ya gereken değeri vermek ve böylece gereken üretim dengesini sağlamaktır.
Ziraat, köylerde olur; bu yüzden insanların kendilerini bütünüyle ziraate vermeleri şehirleşmenin tamamen durması de*mek*tir. Şehirleşmenin durması ise sanayi ve ticaretin ölmesi mânâ*sı*na gelir. Bunun aksi yani, herkesin köyde tarlasını bırakıp da büyük kentlere akın etmesi bir başka arızanın doğmasına yol açar ki, günümüzdeki şekliyle kentlerin hızla büyümesi, büyüme hızı oranında yeni yeni problemler doğması yeraltı ve yerüstü hizmetlerinin akamete uğraması ve işsizliğin had safhaya yüksel*me*si bunlardan sadece birkaçı...
Kalkınma dengeli olmaz ve iktisâdî hayatın bir bölümü dışa ba**ğımlı kalmaya devam ederse, her zaman hasımlarımız tara*fın*dan bir darbeye maruz kalabileceğimiz kaçınılmaz olur. Dışa ba*ğım*lı sanayi kuruluşları, dışa bağımlı ticaret emtiası kadar, dışa bağım*lı ziraat ürünleri de, her zaman iktisadî hayat için bir tehdit un*su*rudur. Öyleyse asıl olan, bütün sahalarda dengeyi ko*ru*ya*bi*l*mektir.
Efendimiz devrinde hızlı kentleşme problemi olmadığından ik*ti*sâdî dengesizlik, hadiste ziraata hasr-ı hayat etme şeklinde ifade bu*yurulmuştur. Günümüzde ise, hızlı kentleşme, beraberinde getir*di**ği sıkıntılarla yeni bir dengesizlik alâmetidir. Bu problemin çö*zümü için düşünülen veya düşünülebilecek olan köye dönüş veya köye yerleşme meselesi, ciddî olarak ele alınması gereken husus*lardan biridir ki, hadisten bu mânâyı anlamak da müm*kündür.
Diğer taraftan, medeniyetten sonra bedeviyete rücû veya be*de*viyette ısrar edip durma da, hadiste tenkid edilen husus*lardandır. Bunların hepsi, topluma mezellet ve meskenet getirir.
Hadiste anlatılan üçüncü husus: وََتَرَكْتُمُ الْجِهَادَ
“Cihadı terk ettiğiniz zaman’’ yani rahata daldığınız, kendi işlerinize kapanıp onlarda boğulduğunuz zaman sizin için başınızın ucunda bir mezellet hazır demektir. Evet havanız maddeten karardığı gibi, manevî havanız da kararmış, ruh semânızın yıldızları dökülmüş; ayınız, güneşiniz küsuf ve hüsufa uğramış demektir. Sizin yeryü*zünde yaşamanız şeriat-ı fıtriyeye göre artık caiz değildir.
Yeniden dine dönünceye kadar, siz ısrarla isteseniz de, dua dua yalvarsanız da, maruz kaldığınız o mezelleti Allah başınızdan atmayacaktır.
Böyleleri için dine dönüş nasıl olacaktır? Şu anda üzerimizde ve omuzlarımızda asırların getirip biriktirdiği dünya kadar haklar var. Bırakın başka hakları, bu dönemde nefsimize karşı eda edilmesi gereken hakları bile eda edememişizdir. Ayrıca yine bu devrede, ailemizin, milletimizin, neslimizin bizden beklediği şeyleri de yerine getirememişizdir. Evet cılız omuzlarımıza, incecik belimize üst üste bir sürü vebal yüklenmiştir. Yirminci asrın idrak sahibi müslümanı, bu veballer altında iki büklümdür ve bu mesele hafif değil, aksine çok çetindir. Çünkü üç asırlık yıkılışın feryadını sînelerimize doldurmakla karşı karşıyayız. La akal, çeyrek asır inlemeden, sancı ve ızdırap çekmeden bu feryadın dinmesi de mümkün değildir. Bu duruma gelmemizin tek sorumlusu da, yine kendimiziz. O halde kurtuluş yine bizimle olacaktır. Dişimizi sıkacak, kendi meşalemizi kendimiz tutuşturacak, Allah’ın inayetine yönelecek ve bu yönelmeyi hem sözle, hem de fiille gerçek*leş*ti*re*ce*ğiz. Bunu yapabildiğimiz ölçüde Rahmet’in kapıları açılacak ve Rahmet eli, içinde bulunduğumuz durumdan bizi çekip alacak ve inşaallah kurtuluş sahillerine ulaştıracaktır. | 
03.09.2006, 18:12
| | | GüzellikGöreninGözündedir (Konuyu Başlatan)
Üyelik tarihi: 02.09.2006
Mesajlar: 2.982
2 Albümü var
Yarışma Puanı: 1330 Teşekkür etti: 6.124
Teşekkür aldı: 1.882 konuda 5.399 kere
| a) Akabeyi Aşanlardan...
Rasûl-i Ekrem (s.a.v), topyekün cihan karşısında öyle bir cemaat*le kavga veriyordu ki, o cemaatin her ferdi, hayatın hangi kesiminde kendisine ne düştüğünü çok iyi biliyordu. Uhud, bu şuurun çeşit çeşit tablolarla ebedileştiği bir yerdir. O gün orada kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar herkes, kendine düşeni samimiyetle yerine getirdi ve o makûs talih, ancak bu şekilde tekrar müslümanların lehine döndü. Hz. Enes (r.a) anlatıyor: “Gözüme çok sık ilişenlerden ikisi, annem Ümmü Süleym ve Ezvâc-ı Tahi*rat’tan Hz. Âişe idi. Medine’ye koşuyor, mataraları doldurup geliyor ve şehid namzetlerine su dağıtıyorlardı. Bütün gün böyle gidip geldiler. Boş kaldıkları anda da hemen mataraları bir yana koyup yaralılarla ilgileniyorlardı.”
Bu hengamede yaşlı bir kadın, elinden tuttuğu çocuğunu Efendimiz (s.a.v)’e getirdi. Bu kadın, savaşmak veya yaralılara hizmet etmek bir yana, elden ayaktan düşmüş denebilecek derecede yaşlıydı. Şu kadar ki, üzerine düşenin idraki ve şuuru içindeydi. Yapabileceğini yapmak ve Uhud’da hissesine düşeni en iyi şekilde eda etmek istiyordu. Bu çocuk ve annesinin, hakka hizmet aşkını tablolaştırdıkları şu manzara, ne kadar da görülmeye değerdi! Çocuğun omuzundaki kılıç neredeyse yerlerde sürü*nü*yor*du; mânevî hazla kanatlanıp uçan ruhunun aksine, bu küçük be*de*nin o kılıcı taşıyacak hali de yoktu. Yaşlı kadın, huzur-u Rasulul*lah’a geldi ve şöyle dedi: “Ya Rasulallah! Verecek bir şeyim, bir iş yapacak hal ve takatim yoktur. Lakin, bu, benim çocuğumdur. Onu size armağan ediyorum. Önünüzde savaşsın ve sizi müdafaa etsin.” Allah Rasulü, ışıl ışıl yanan gözleri yüzüne çevrilmiş emir bekleyen çocuğa baktı. Çocuk, âteşîn gözleriyle âdeta, “Ferman buyur ya Rasulallah! İzin ver, uğruna öleyim” diyordu. Bir şeyi bu kadar candan ve yürekten isteyenin, kim olursa olsun red cevabıyla karşılaşması mümkün değildir. Onun için, Allah Rasulü bu yavrunun isteğini kabul etti ve onu İslâm askerleri arasına aldı. Çocuk, boyundan büyük kılıçla düşman saflarına daldı. Sanki birden büyümüş ve civanmert bir delikanlı olmuştu. Ne var ki, Uhud’un yükü çok ağırdı. Onu ancak Hamzalar, İbn-i Cahşlar, Mus’ablar omuzlayabilirlerdi. Fakat işte, çocuk da bir tarafından bu yükün altına girmişti. Gel gör ki, bu narin bünye bu ağır yüke daha fazla dayanamadı ve aldığı kılıç darbeleriyle yere düşüverdi.
Biraz sonra, “Allah’a giden yolda meleklerle yarışacak”, bu gül yüzlü yavruyu kucaklayıp huzura getirdiler. Kalbi, bir güvercin kalbi heyecanıyla çarpıyordu. Beyaz kuğular gibi nazenin boynunu germişti, ama yüzünü çepeçevre sevinç ve mutluluk sarmıştı. Gözlerinin içi gülüyordu. Çünkü, şehadetin füsun-u nevmi (tatlı uykusu) ile, Uhud’un âteşîn ravzasından çıkacak ve az sonra cennet yamaçlarında dolaşmaya başlayacaktı. Gözlerini çocuğun gülümseyen bakışlarına dikmiş olan Allah Rasulü, “Yavrucuğum, acı duyuyor musun?” diye sordu. Çocuk, Allah Rasulü’nü mahzun etmemek için güçlükle “Hayır Ya Rasulallah” diye inledi. Uhud’un üzerine akşam hüznü inerken güneş, sanki bu çocuğun çehresinde yeniden doğmaya hazırlanıyordu.[5]
Ümmü Ümare anlatıyor: “Uhud’a gittim. Elimde sargı bezleri vardı. Yaklaştığımda Rasûl-i Ekrem’in etrafının dağılmış olduğunu gördüm. Yaralı Mus’ab, o haliyle sağa sola koşuyordu. Yaklaşık on kişilik bir grup saldırınca, Rasul-i Ekrem, “Bunlara kim karşı koyacak?” dedi. Meydanda kimse kalmamıştı. Herkes, biçilmiş başaklardan dökülen taneler gibi bir tarafa dökülmüş, yıkılıp kalmıştı. İş başa düşmüştü. Elimdeki sargı bezlerini attım ve bir kılıçla onlara karşı çıktım. Karşımdaki İbn-i Kamie idi; Rasûl-i Ekrem’in üzerine gelirken, gayz içinde şunları söylüyordu: “Bana Muhammed’i gösterin. Eğer O kurtulursa, ben kurtulamadım demektir.” Bu “Ya O beni öldürecek, ya ben O’nu öldüreceğim” demekti. İbn-i Kamie demir zırhlar içindeydi. Benim zırhım da yoktu ama, ona elimdeki kılıçla karşı çıktım. Bana öyle kılıç darbeleri indirdi ki, sırtımda bir el girecek kadar derin yaralar açılmıştı. Ve o gün, akşama kadar bana savaşmak düşmüştü.”[6]
Savaş akşama kadar devam etmişti.. ve tabiî Medine’nin de içten korunması gerekiyordu. Peygamberin halası, büyük kadın Hz. Safiyye o esnada Medine’deydi. Efendimiz’in yaralandığını duyunca Uhud’a koştu. Ümm-ü Ümare gibi o da, felaketin üstüne üstüne gidiyordu. Yerden kaptığı bir mızrakla kâfirlerin üzerine öylesine saldırdı ki, Rasûl-i Ekrem dayanamayarak Safiyye’nin oğluna,
“Ananın önüne geç. O kadındır” demek zorunda kaldı. O bu sırada kâfirleri önüne kattığı gibi sürükleyip götürüyordu.[7]
İş başa düşünce, kadın da vazife yapıyordu. Evet, dahilden ve hariçten gelen felâketler karşısında mümin, cihada koşacak; aile*si*ne, dinine, vatanına, milletine karşı vazife ve sorumluluğunu yerine getirecektir. Kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, ihtiyarıyla topye*kün ve haya*tın her safhasında kavga verilecek ve himmetler, hayatın sadece bir-iki noktasına hasredilmeyecektir. Aksi halde mağlubiyet mu*hakkak ve mukadder olur. Mümin, hayatı bir bütün olarak ku*cak*lamak zorundadır; ve cihadda böyle şümullü bir mânâ vardır.
b) Aziz Yaşamak İçin..
Aziz olarak yaşamanın yolu, yerinde ölmesini bilmekten geçer. Evet yerinde, korumakla mükellef olduğumuz mukaddeslerin uğrunda ölebilsek veya kendimizi ölüme hazırlayabilsek, daha dünyada iken sürekli ebedî varoluşun neşvesini yudumlayacak ve ahirette de tasavvurlarımızı aşan mazhariyetlere ulaşacağız. Rasûl-i Ekrem, bu mevzuda aşkımızı coşturup gönüllerimize güç verecek şu sözleriyle nazarlarımızı bu noktaya çeker ve buyurur ki:
“Ümmetime meşakkat vermek istemeseydim hiçbir seriyyenin ardında kalmazdım. Ne kadar arzu ederdim, Allah yolunda öldürüleyim sonra diriltileyim, sonra tekrar öldürüleyim, tekrar diriltileyim, tekrar öldürüleyim..” [8]
Allah yolunda mücadele ve müca*he*de, uğrunda ölme ne kadar şerefli ve ne kadar mukaddes bir vazife ki, Mefhar-i Mevcudat Efendimiz (s.a.v), başı evc-i kemâlâta ulaştığı bir dönemde peygamberlik dâvâ ve misyonunun yanında, harb seriyyelerinin arkasına takılmayı arzu etmekte.. ve savaşma-ölme veya öldürme, sonra yine ölme ve dirilme.. ve bu işe birkaç defa mazhar olma temennisinde bulunmaktadır.
Bu mazhariyet aklı başında olan herkesin talep etmesi gereken bir mazhariyettir. Zira cihadsız geçen hayat, boşa geçmiş demektir. Efendimiz’in bu husustaki her ifadesi, cidden dikkat çekicidir.. İşte bir-iki misal:
“Bir kimse, hayatında hiç cihad yapmadan, bu mevzuda hiç bir cehd göstermeden ölürse, bir nifak şubesi içinde ölmüş olur.” [9] Yani bu insan münafıklık zemininde ruhunu teslim etmiş demektir. Bir başka rivayette de şöyle buyurulmaktadır“Bir kimse, hayatında cihad eseri olmadan Allah’ın huzuruna çıkarsa, kendinde ciddi bir boşluk olduğu halde, Allah’la karşılaşmış demektir.” [10]
Yani, böyle bir kimse, Mahkeme-i Kübra’ya kendisini utandıracak ve yüzünü kızartacak bir eksikle, bir gedikle gelmiştir.
Sağımızda, solumuzda dünya kadar doğranan, tecavüze uğrayan, inim inim inleyenler var. Mazlumun imdadına koşmak bize bir vazife olduğu gibi, zalimin zulmünü defetmek de bir vazifedir. Yoksa, öyle acı bir derdest oluşla huzur-u Rabbü’l-alemin’e gideriz ki, bu, dünyada gözümüzün önünde çekenlerin çektiklerini unutturacak şekilde ürpertici olur. Rabbin huzuruna böyle bir perişaniyetle çıkmak, böyle haşr u neşr olmak ne büyük talihsizliktir!..
Bir başka hadislerinde Efendimiz (s.a.v) güzide arkadaşları sahabeye istikbalde vaki olacak ve her mümini ürpertiye sevkedecek bazı hadiseleri haber vermekte ve her haber verdiği hadisenin sonunda sahabe dehşete kapılarak: “Bu da olacak mı ya Rasulallah?” diye sormakta, Efendimiz de: “Daha dehşetlisi de olacak” cevabıyla bir başka hadiseyi haber vermektedir. Ebu Ya’lâ ve İbn-i Ebi’d-Dünya’nın rivayet ettiği bu hadis, mealen şöyledir: Allah Rasulü buyurur:
“Nasıl olacak o gün ki, kadınlar baş kaldır*mış, gençleriniz fısk u fücura daldığında kötülükler yayılmış ve cihad terkedilmiştir?”
Tabii sahabe, bu söz karşısında dehşete kapılmıştır. Zira onla*rın havsalası böyle bir tabloyu alamazdı. Evet onlar, bir tek mümi*nin bulunduğu yerde dahi böyle bir manzara ile karşılaşılacağına ihtimal veremezlerdi. Onun için de yine, soracaklardı:
“Bu da olacak mı ya Rasulallah?”
Allah Rasulü (s.a.v) “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, daha şiddetlisi olacak” ve konuşma bundan sonra şöyle devam eder:
- Bundan daha şiddetlisi nedir ya Rasulallah?
- Bütün kötülükleri iyi ve bütün iyilikleri kötü gördüğünüz gün, bir bilseniz haliniz nasıl olacak?
Yani; zinanın tervic edildiği, şehir içi ve şehir dışı eşkıyanın teşvik gördüğü, imân ve Kur’ân’ın aşağılandığı ve müminlerin takibe tâbi tutulduğu, çirkinin güzel, güzelin çirkin gösterildiği, bütün münkerâtın devletten beraat aldığı, bunun yanında ma’ruf ve ilâhî emirlerin ayıp bir iş gibi gizli gizli yapıldığı günler de gelecek ve işte o zaman haliniz nice olacak?
- Bu da olacak mı ya Rasulallah?
- Evet, daha şiddetlisi olacak.
- Bundan daha şiddetlisi nedir ey Allah’ın Rasulü?
- Nasıl olacak o gün ki, münkerâtı emreder, ma’ruftan da men’edersiniz? (Yani çocuğunuzu namazdan alıkoyduğunuz, onu başıboş bıraktığınız ve ona halinizle, dilinizle ve davranışlarınızla kötülüğü emrettiğiniz zaman haliniz nice olacak bir bilseniz? Ve daha dehşet vericisi, neslinize Allah’ı unutturduğunuz, ilim irfan adına konuşurken hep küfür konuştuğunuz, Peygamber (s.a.v)’in nam-ı celilini onların gönüllerinden sildiğiniz gün haliniz nasıl olacak? Sanki Allah Rasulü (s.a.v) ümmetinin başına gelecekleri bir bir görmüş bulunduğumuz asrı ve içinde yaşadığımız cemiyeti bizzat müşahede etmiş gibidir.)
- Bu da olacak mı ya Rasulallah?
- Evet, daha şiddetlisi de olacak!.. (Allah Rasulü, sözünün burasında Cenab-ı Hakk’tan nakille, kasemle teyid edilen şu sözü söyler): “Celalime yemin olsun ki, bu duruma gelmiş bir cemiyetin içine çağlayanlar gibi fitneler salıvereceğim...”[11] | 
03.09.2006, 18:13
| |  |
Benzer Konular | | Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | son Mesaj | | Cihadın Fonksiyonları | Ummu Seleme | Cihad | 4 | 02.09.2006 22:15 | Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 08:25 .
Powered by: vBulletin Version 3.7.2 (Türkçe) Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.2.0 RC5 Bazaar Desings |