20 Şaban 1429
22 Ağustos 2008, Cuma
20 Şaban 1429
22 Ağustos 2008, Cuma
Ayet
Ey iman edenler! Aranızda gizli konuşacağınız zaman günahı, düşmanlığı ve Peygamber'e karşı gelmeyi fısıldamayın. İyilik ve takvayı konuşun. Huzuruna toplanacağınız Allah'tan korkun
Mücâdele-9
hadis
İnsanlar arasında ara bozma niyeti ile laf götürüp getirmek, insanlara hakaret etmek ve sövmek, kendi ırkını üstün görüp başka milletleri aşağı görmek..İşte bu 3 davranış, cehennemdedir. Bunlar, bir mü’minin ahlakında yer alamaz.
Taberani

GİrİŞ Yap

Kullanıcı ismi:
Şifreniz:

Beni hatırla

...........................................
Şifrenizi mi unuttunuz
yoksa hâlâ üye değil misiniz? Hemen Üye Olun

Arama


Gelişmiş arama yap
Hak-dilaram Sözlük

Yürek Yangınları

Online Üye

Şuan Forumda: 31 (5 Kayıtlı ve 26 Misafir) bulunmaktadır.

Online  ...SoNsUzLuK..., Asfiya, selimbay, sntrlopr, ta-ha


Admin :: S.Mod :: Mod :: Yazarlar :: İmtiyazlı Üye



Hak-dilaram » GENEL » Tarih » Dünya Tarihi » Dünya Tarihindeki İginç Olaylar.......


 
Seçenekler
Şeref Üyesi
 
siyahsancaktar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 24.03.2008
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 3.299



Yarışma Puanı: 1190
Teşekkür etti: 24.807
Teşekkür aldı: 2.720 konuda 8.171 kere
kucult  büyük
Dünya Tarihindeki İginç Olaylar.......

YÜRÜYÜŞ İÇİN YANLIŞ YOL SEÇERSEN
Makedonya Kralı Philip'in MÖ 4. Yüzyılda Ölümü



Makedonya Kralı Philip hükmettiği yıllar boyunca kötü ününden ve ileri
derecedeki aşağılık kompleksinden çok çekti. Krallığını, Yunan dünyasında
hatırı sayılır güçlerden biri haline getirmiş olmasına rağmen, Korintliler,
Atinalılar ve Spartalılar gibi güneydeki daha kültürlü komşuları kendisini ve
arkadaşlarını hep vahşi, dağda yaşayan barbarlar olarak gördü. Kişisel geçmişi
ve görünüşü de yüksek yerlerde saygı görmesine yetmiyordu. Öncelikle ordusunu
savaş alanına kendi götüren askeri bir liderdi.
Bunun sonucu olarak da birçok yerinden yara almıştı. Aldığı kötü darbelerden
biriyle bir gözünü kaybetmiş ve bir mızrak darbesiyle de baldırından
yaralanmıştı. Bu yaraların ikisi de doğru düzgün iyileşmeyip sürekli irin
akıtıyorlardı. Özellikle bacağından çok kötü bir koku geliyordu. Ayrıca
dedikodulara göre, tahtı ele geçirebilmek için anne katili olarak affedilmez bir
suç işlemişti.
Özel yaşamı da aynı derecede skandallarla doluydu. İlk karısı Dionysius
rahibesi, yani bugünkü söylemle tapınak fahişesiydi. O zamanlar böyle bir iş çok
kabul görüyordu ve o da küçük bir kralın kızı olduğunu iddia ediyordu. Gerçek
skandal ise halkın önünde kavga etmeleriydi. Philip'e bir oğul doğurdu, efsanevi
İskender'i ve sonra İskender'in babasının Philip olmadığını, tanrı Zeus'un bir
yılan kılığına girerek odasına girdiğini ve çocuğun Zeus'dan olduğunu her yerde
konuşmaya başladı.
Günümüzün politika ve seks skandalları Pella'nın başkentinde kraliyet
sarayında dönen olaylar karşısında hiç kalır. Karısı, Philip'i resmen
boynuzladığını açıklıyordu. Kadının yılanlarla dolaştığı bilinmekteydi. Kral da,
kendisiyle yatmak isteyen herkesle, erkek-kadın ayırt etmeden yatma arzusuyla
tanınıyordu.
İskender'le olan ilişkisi sevgi-nefret ilişkisi olarak tanımlanabilir. Bir yandan
aralarında gerçekten sevgi dolu anlar geçiyordu. Philip, zamanın en ünlü hocası
Aristoteles'i İskender'e ders vermesi için getirtmiş ve burnu havada Yunanlıların
çocuğa saygı göstermeleri için yanıp tutuşmuştur. İskender de katıldığı ilk büyük
savaşta babasının etrafı düşman askerleriyle çevrildiğinde onu kurtarmak için
ileri atılmıştır. İskender, kelimenin gerçek anlamıyla kendisini babasıyla
düşman mızrakları arasına atmıştı.
Diğer bir yandan da aralarında bir nefret vardı. Özellikle çocuk erkek olma
yaşına geldiğinde. Çocuğun annesi ve babası arasındaki kırgınlık yıllarca
sürmüştü. Philip, İskender yaşlarında bir kızla ikinci evliliğini yaptığı sırada
işler iyice kızıştı. Düğün şöleninde Philip'in sarhoş arkadaşlarından biri yeni
evliliğin ve tahta yasal bir varis olasılığının şerefine kadehini kaldırdı. Sonuç
olarak da baba-oğul yumruklaşmaya başladılar ve aynı gece İskender ve annesi
şehirden kaçtı. Bu çok akıllıca bir hareketti, çünkü Philip sarhoş öfkesiyle ikisini
de öldürtebilirdi. Bir süre baba ve ana-oğul arasında savaş sürdü. Sonunda bir
barış anlaşması yapıldı ve ana-oğul geri döndü.
Bu arada Philip'in tüm Yunan dünyasını dize getirme rüyası gerçekleşmeye
başlıyordu. İÖ 338'de geçen tarihi Chaeronea Savaşı'nda Philip, güçlerini
birleştirerek kendisinden iki katı büyüklükte bir ordu oluşturan Atina-Theb
güçlerini yendi. Bir sonraki yılda Korint'te Korint Anlaşması yapıldı. Bu
müttefik anlaşmasına göre bütün Yunanistan Philip'in himayesinde olacaktı.
Her ne kadar sosyal açıdan eşit görülmese de, ordusunun gücü sayesinde
Yunanlıların en büyük savaşçısı olarak saygı görmesine ve Pers
İmparatorluğu'na karşı Asya'ya doğru harekete geçme hazırlıklarına
başlamasına neden oldu.
Ama İskender durumu bozan tek unsurdu. Makedonya Kralı tarafından elçi
olarak gönderildiği Yunanistan'da törenlerle zaferler kazanmış bir kahraman
gibi karşılanmıştı. Babayla oğul arasındaki fark çok açıktı. İskender, ne pis
kokulu yaraları olan sinirli bir savaşçı, ne de alkolden ve aşırı seksten yorulmuş
yaşlı bir adamdı. Birçok kişi genç İskender'i dünyada vücut bulmuş bir tanrı gibi
akıllı, esprili, iyi huylu, fiziki açıdan güçlü, çok yakışıklı, mükemmel bir Yunanlı
olarak gördü.
İskender'in başarılı Yunanistan gezisi Philip'in kulağına geldi ve daha fazla
huzursuzluk yarattı. Orduları yöneten, savaşları kazanan yaşlı kraldı. Ama
bütün şöhreti bu genç adam topluyordu. Dahası, bir zamanlar karısı Olympias'ın
ağzından dökülen rahatsız edici söylentiler ortada dolaşmaya devam ediyordu;
İskender'in damarlarında Philip'in değil, bir tanrının kanı dolaşıyordu.
Pers İmparatorluğu'na yapılacak sefer hazırlıkları sırasında Pella'da dini bir
festival ve oyunlar düzenlendi. Philip kral olduğundan aynı zamanda baş rahipti.
Törenleri başlatmak için baş rahip olarak maiyetiyle beraber tapınağa ve sonra
da arenaya gitmek onun göreviydi. Bütün Yunan devletlerinin temsilcileri de
orada bulunacaktı. Çoğunun Pella'ya ilk gelişiydi. Şehir kendini hazırlıklara
verdi. Ne de olsa Pella artık bir barbar şehri değildi, kendisini Yunan
medeniyetinin ve kültürünün yeni merkezi olarak kanıtlamalıydı.
Festival, Philip'in yeni karısı ve yeni doğan oğluyla daha bir coşku kazanmıştı.
Philip'in yaşlı içki arkadaşları ve yeni karısının ailesi de gayri meşru bir lekeyle
kirlenmiş tahtın sonunda meşru bir varisi olduğunu uluorta konuşuyorlardı.
Ayrıca gerginliği artıran bir başka olay daha vardı.
Philip'in aynı zamanda özel koruma görevlilerinden olan eski erkek
sevgililerinden biri, Philip için rakiplerinden biriyle kavga etmişti. Rakibi bir
çatışmada ölmüş ve son isteği de kendisiyle yarışmaya kalkan korumanın ortalık
bir yerde aşağılanması olmuştu. Ölen rakibin isteği yerine getirildi; Philip'in eski
aşığı bir partiye davet edilip burada elleri kolları bağlandı ve kölelerle
hizmetçilerin aşağılaması için sokağa öylece atıldı.
Philip'e şikayet etmeye ve adalet dilemeye gittiğinde, Philip bu olayı çok komik
bir şaka olarak buldu ve kendisini koruyamadığı için kahkahalarla gülerek
sarayından çıkarttı. Bu gibi olaylar, kumpaslar artık had safhaya gelmişti.
Maalesef tam da bu sırada Philip'in aklına harika sandığı bir fikir geldi.
Görünüşü yüzünden maruz kaldığı alaylardan, tercihlerinden ve zorbaca
davranıyor bulunmaktan bıkan Philip, törene Yunan usulünde katılmaya karar
verdi... Yani yürürken yanında silahlı korumalarından hiçbiri bulunmayacaktı.
Yunan kent devletlerinin yöneticilerinin çoğu tiran olarak adlandırılmaktan
korktuklarından, sokaklarda rahat rahat dolaşırlar, resmi törenlere diğer
vatandaşlar gibi tek başlarına, korkmadan, silahsız ve korumasız katılırlardı.
Çünkü sadece nefret edilen bir kral yanında koruma görevlisi bulundurma
ihtiyacı hissedebilirdi.
Böylece Philip, festival sabahında en güzel kıyafetlerini giydi, geçit töreninin
önünde yerini aldı, ağır aksak, topallayarak ilerledi ve halkın alkışlarına el
sallayarak karşılık verdi. Elbette böyle asil bir hareketle yabancı konuklardan
çok olumlu eleştiriler aldı... ve canından oldu. Arenaya giden tünelin içine girer
girmez reddedilen eski aşığı birdenbire elinde bir hançerle ortaya çıktı ve
Philip'in göğsüne hançeri sapladı. Philip arenaya doğru sendeledi ve kendi kan
gölünün içine düştü.
Şanssız suikastçı da hemen o anda İskender'in arkadaşları tarafından yakalandı
ve öldürüldü. Birkaç saat sonra yeni gelin de kaderiyle karşılaştı. Philip'in eski
eşi Olympias onu bîr köşeye sıkıştırdı ve intihar etmenin hunharca
öldürülmekten daha iyi olduğunu söyleyerek genç kadının ve bebeğin ortadan
kaldırılmasını izledi. Günün sonuna doğru artık İskender'in tahta çıkması
kesinleşmişti.
Kumpas olabilir mi? Dönemin tarihçileri, Büyük İskender zamanında olayları
naklederlerken onun suçsuzluğunu yazmışlar ama Olympias'la ilgili
değerlendirmelerin ucunu açık bırakmayı yeğlemişlerdir. En azından Philip, hep
istediği gibi sosyal açıdan takdir toplayabilmiş ve çevresinde kendisine yardım
edecek korumaları olmadan gerçek bir Yunanlı gibi ölmüştü.
__________________
______________________________________________

Hayallerimiz bir gün gerçekleşek elbet.....
Zafer inanlarındır sabret kardeşim sen sabret.....
Bir aydınlık görüyorum dağların arkasında...
Kendini iyi hazırla koşacağız yarınlara.......

Konu siyahsancaktar tarafından (27.06.2008 Saat 10:07 ) değiştirilmiştir..
eski 27.06.2008, 10:01 siyahsancaktar isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #1
siyahsancaktar isimli üye'ye teşekkür eden 4 üye:
Şeref Üyesi
(Konuyu Başlatan)
 
siyahsancaktar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 24.03.2008
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 3.299



Yarışma Puanı: 1190
Teşekkür etti: 24.807
Teşekkür aldı: 2.720 konuda 8.171 kere
kucult  büyük
KOMUTAN OLMAK KOLAY DEĞİLDİR
Çift Konsül Sistemi ve Hannibal


Cumhuriyetin ilk günlerinde Romalılar halkla devlet arasında varolan
anlaşmanın ne olduğunu hemen anladılar. Tabiatı gereği devlet, ne kadar
düzenli olursa olsun, her zaman vatandaşlarının özgürlüklerini kısıtlamaya
çalışır. Elbette buna da devletin hep en iyisini bildiği gerekçe gösterilir.
Toplumun güvenliğini sağlamak için bir devletin eline bazı güçlerin verilmesi,
herkesin iyiliği için bazı özgürlüklerden fedakarlık edilmesi gerekmektedir.
Romalılar, elinde böyle güçler bulunduran, özellikle savaş zamanında
başkumandanlık yapan yöneticilerine baktıklarında kendisini kolaylıkla diktatör
olarak ilan edebileceğini görerek korkuya kapıldılar. Bu yüzden Roma'ya özgü bir
yönetim tarzı olarak, bir yıllığına görev yapan çift konsül seçim sistemini
getirdiler.
Bu sistem, pratik bir çözüm gibi gözüküyordu, çünkü bir şeyin yaptırılması için
toplu karara varılması gerekiyordu. Savaş zamanında da konsüllerden sadece
biri "savaş konsülü" olarak tanınacaktı. Bu adam ordularla beraber savaş
alanına gidecek, birliklere doğrudan emir verecekti. Diğer konsül de Roma'da
kalacak ve devleti yönetecekti. Roma'da kalan konsül, yerel muhafızlara, Roma
etrafındaki birliklere doğrudan emir verme yetkisinde olacaktı. Böylece orduya
hükmeden, seferdeki konsül megalomanca fikirler beslemeye başladığında bir
çeşit denge sağlanabilecekti.
Tek sorun, iki konsül arasında yapılan görev dağılımının iki adam arasındaki
ortak karara bağlı olması ve önceden belirlenen bir pozisyona sahip
olmamalarıydı. Romalılar için bu mükemmel bir fikirdi. Senato'da karşıdevrim
yapmak isteyen bir grup olsa bile, seçecekleri konsülün savaş zamanında orduya
komuta etmesini garanti edemezlerdi. Diğer konsül bunu engellerdi. Böyle bir
kördüğüm yaşansa bile, kabul gören çözüm her iki konsülün de savaş alanına
gitmesi ve ayrı ayrı günlerde orduyu yönetmeleriydi. Burada da düşündükleri
şuydu; aklından diktatörlük geçiren bir kumandan olursa, bölünmüş bir yönetim
emellerine ulaşmasına engel olacaktı.
Eğilim, sadece savaşla başkent arasındaki ayrımı koymaktan ibaretti ve böylece
sistem yıllarca başarıyla sürdü. Hatta Roma, İtalyan yarımadasında en büyük
güç olmuştu. İÖ 3. yüzyıl ortalarında Kartacalıların güçlü donanmasını
yenmişlerdi. Kartacalılar, İÖ 241'de yenildikten sonra sarsılan itibarlarını yerine
getirmek için karşılık verecekleri anı bekliyorlardı.
İÖ 219'da Hannibal'in yönetimindeki Kartaca ordusu İspanya tarafından gelerek
Romalılarla savaşmaya başladı. İki yıl içerisinde Kartaca ordusu Romalıları
birkaç kez yenmiş, Alpler'de bir geçit oluşturmuş, Roma kapılarından bir hafta
yürüyüş uzaklığındaki Trasimene Gölü kenarında kırk bin kişilik Roma
ordusunu mağlup etmişti
Halk arasında Hannibal'in yakında Roma'ya da gireceğinden korkulduğundan
şehirde panik çıkmıştı. Bu olasılık, yetenekli Romalı taktisyen Quintus
Fabius'un artçı saldırı tekniğiyle kısa bir süre geciktirildi. Hannibal'in
erzaklarına yaptığı saldırılarla Kartacalıların erzağını oldukça azalttı,
Kartacalıları etrafını arkadan çevirdi ve genel olarak düzensiz bir savaş yaptı.
Bu, hiç Romalılara özgü bir teknik değildi. Onların tercihi doğrudan saldırıdan
yanaydı. Bu nedenle tarihte başarılı savaş tekniği "Fabian Taktikleri" diye
adlandırılırken Fabius ise görevinden alınacaktı.
Roma, İÖ 216 yılı için Lucius Aemilieus Paul us ve Gaius Terentius Varro
adlarında iki yeni konsül seçti. Yaşça büyük olan Paulus'un savaş tecrübesi
vardı, temkinli oluşu ve profesyonel tarzıyla tanınıyordu. Varro ise onun tam
zıddıydı; fevri, diğerlerinin yönetimine karşı sabırsız ve şöhret tutkunuydu.
Fabius'un görev yaptığı bir sene boyunca büyük çapta değişimler yapılmıştı.
Roma seksen bin kişinin üstünde yeni bir ordu yarattı ve askerleri savaş
eğitiminden geçirdi. Her ne kadar savaş deneyimleri olmasa da, yüksek rütbeler
önceki savaşlara katılmış deneyimli askerlere ve daha önceki savaşlardan sağ
kalanlara verilmişti. Artık güney İtalya'da ilerleyen Hannibal'in bu ezici güç
karşısında boyun eğeceği ve mahvolacağı görüşü hakimdi.
İki askeri kumandanın olması kimin alana gidip savaşacağı ve kimin oturup
bekleyeceği problemini doğurdu. Her zaman işe yarayan sağduyulu davranış bu
sefer işlemedi. Paulus deneyimliydi, bu yüzden de savaş alanına uygun komutan
oydu. Hannibal'in yarattığı tehlikenin boyutunu anlayan da sadece oydu.
Karşılarındaki rasgele bir şansla dize getirilebilecek bir kumandan değildi.
Savaşması zor bir alanda karşı karşıya gelseler ve sayıca çok üstün olsalar bile,
yine de yenmesi kolay olmayan bir düşmandı.
Varro bu öneriye şiddetle karşı çıktı. Kendisinin de en az Paulus kadar yetenekli
olduğunu iddia etti, dahası Paulus'un şehirde kalmasını ve ihtiyatları kontrol
etmesini önerdi. İhtiyar adamın böyle bir savaş için çok temkinli olduğunu,
Romalıların tek ihtiyacının sayıca üstün ordularını kullanarak hızlı ve atak bir
saldırı düzenleyebilecek birisi olduğunu söyledi. Varro, Hannibal'in kafasını
Kartaca'ya geri göndereceğine ve Roma ordusunun savaşı hepten bitireceğine söz
verdi.
Varro'nun Paulus'a kolay elde edilecek bir zaferi rahatça bırakmayacak
olmasının yanı sıra Paulus'un da Varro'nun eline seksen bin adamın kaderini
teslim etmeyeceği kesindi. Sonunda savaşa ikisi beraber gitmeye ve yönetimi
bölmeye karar verdiler.
Böylece İÖ 216 yazında Roma'nın gelmiş geçmiş en büyük ordusu güneye doğru
yola çıktı. Hannibal onları bekliyordu. Düşmana yaklaştıkça Varro'nun şevki
azalmaya başlamıştı. Belki Paulus'la yaptığı konuşmadan etkilenmiş, belki de
bir orduyu yönetmenin, savaşta olmanın sadece hedefi gösterip ileri komutunu
vermekten ibaret olmadığını aniden anlamıştı. Hannibal'in bulunduğu bölgeye
yaklaştıkça Varro aslında biraz daha temkinli olmaya başladı.
Orduyu yönetme sırası kendisine geldiği günlerde, Paulus'un o gün yapılması
gereken harekatlarla ilgili söylediklerini de dinlemeyi ihmal etmedi. Paulus,
sayıca üstün olmanın getirdiği avantajın farkındaydı. Yapmaları gereken iş,
Hannibal'i çektikleri yerde sayıca üstün olan ordularının olayların akışını
belirleyebilecek bir konumda olmaları, bir terslik anında geri çekilebilecek
güvenli alanları bulunması ve Hannibal'in her hareketine karşılık verebilecekleri
bir mevkiyi tutmalarıydı.
Ama Romalılar Hannibal'in yaptığı hareketi beklemiyorlardı; Hannibal
arkalarından dolaşarak bir gece seferi başlattı. Cannae şehri yakınlarındaki bir
erzak deposuna saldırdı. Depoyu ele geçirdikten sonra yakınlardaki bir nehri
geçerek nehre arkalarını verdiler. Varro'nun komutasındaki güne rastlayacak bir
şekilde harekatlarım ayarladılar.
Her şey çok iyi planlanmıştı. Depoyu kaybetmeleri Romalıların gururunu çok
yaralamıştı. Bir kumanda hatası olarak da değerlendirilebilirdi. Paulus'un görev
yaptığı gün ve gece gerçekleşen bir hataydı bu. Varro, Kartacalıların
pozisyonunu fark edince birdenbire saldırgan bir cesarete kapıldı. Hannibal tam
da istediği yerdeydi, gururlu Kartacalıların bu noktada çok büyük bir hata
yaptıklarını düşünüyordu. Savunması bir yıkılsa, ordusunun geri çekilecek hiçbir
yeri yoktu. Ya nehre düşüp boğulacaklardı ya da kılıçtan geçirileceklerdi. Varro
tüm ordunun saldırıya hazırlanmasını emretti.
Paulus bu durum karşısında dehşete düştü. Temkinli davranması için Varro'yu
uyardı. Hannibal aptal bir kumandan değildi. Deponun ele geçirilmesi
gururlarını incitmek için özel olarak gerçekleştirilmişti. Hannibal'in seçtiği
pozisyon bile ne kadar kolay yem olabileceklerini düşündürtmek amacıyla
seçilmemiş miydi? Kesinlikle bunun aksi doğru olmalıydı. Hannibal, Romalıların
kendisine saldırmalarını istiyordu. Birdenbire farklı bir tuzakla karşılarına
çıkacak ve savaşı kazanacaktı.
Varro, Paulus'un söylediklerinin hiçbirini dinlemedi. Paulus'u fazla ihtiyatlı
davranan yaşlı bir adam diye umursamadı. Bu, saldırgan, cesaretli bir askerin
işiydi, her ağacın arkasında canavarlar gören, havadan nem kapan birinin işi
değildi. Ayrıca Varro, bugün yönetme sırasının kendisinde olduğunu hatırlattı ve
günün komutu 'ileri'ydi.
Belki de Paulus onu oracıkta öldürmeliydi. Ama Romalılar kanunlara
saygılıydılar. O günkü konsül dahi de olsa, aptal da olsa, yasalar o anda gücü
elinde tutanın yanındaydı.
Böylece Varro ordusuyla saldırıya geçti. İlk birkaç saatte her şey çok iyi gidiyor
gibi gözüküyordu. Kartacalıların savunması Roma saldırısının ağırlığı altında
çöküyormuş gibiydi. Romalılar onları sonunda nehre doğru çekilmek zorunda
bıraktıklarında, Hannibal'in ordusu bir yay şeklini almıştı. Savaşın kontrolünü
elinde tutmaya devam eden Hannibal'in ordusunun asıl gücü her iki taraftaki
kanatlarıydı. Varro, tüm birliklerine saldırı emrini verdi, böylece ortalık karınca
gibi kaynaşan bir kalabalıkla doldu. Sayıca üstünlüklerine güvenerek merkeze
doğru yüklenmeye başladılar.
Tam o sırada Hannibal o zaman kadar pek bir şeye katılmamış olan yanlardaki
birliklerine saldırı emrini verdi. Romalılar içeriye doğru dönerken Kartacalıların
güçlü süvarileri Roma askerlerinin arkasına geçip bir anda çarpışmanın akışını
değiştirdiler. Kısa bir süre içinde Roma ordusunun etrafı sarılmış ve her taraftanhücuma maruz kalmışlardı.
Panik baş gösterdi. Koskoca ordu tuzağa düşmüş, korkmuş bir kalabalığa döndü.
Binlercesi kendi arkadaşları tarafından öldürüldü, ya ayaklar altında çiğnenerek
ezildiler, ya da kendi canlarını kurtarmak için ilerlemeye çalışırlarken kılıç
darbeleriyle parça parça oldular.
Gün sonunda neredeyse yetmiş bin Romalı ölmüş ya da esir alınmıştı.
Kumandayı ikiye bölme fikri Roma ordusunun kötü sonu olmuştu. Ama bütün
bunlara rağmen her şeyin sorumlusu kaçmayı başardı. Varro ve birkaç arkadaşı
tuzaktan çıkmayı başardılar ve Roma'ya kaçtılar. Döndüklerinde hepsi yaptıkları
hatadan dolayı sürgün edildiler. Paulus'a gelince... verdiği iyi fikirlerin ona
sağladığı tek şey Cannae'de rahat bir mezar oldu. Savaş, on dört sene daha
devam edecekti.
__________________
______________________________________________

Hayallerimiz bir gün gerçekleşek elbet.....
Zafer inanlarındır sabret kardeşim sen sabret.....
Bir aydınlık görüyorum dağların arkasında...
Kendini iyi hazırla koşacağız yarınlara.......

Konu siyahsancaktar tarafından (27.06.2008 Saat 10:08 ) değiştirilmiştir..
eski 27.06.2008, 10:04 siyahsancaktar isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #2
siyahsancaktar isimli üye'ye teşekkür eden 4 üye:
Şeref Üyesi
(Konuyu Başlatan)
 
siyahsancaktar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 24.03.2008
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 3.299



Yarışma Puanı: 1190
Teşekkür etti: 24.807
Teşekkür aldı: 2.720 konuda 8.171 kere
kucult  büyük
DENGE OLUŞTURALIM DERKEN
Tirana Ölüm, Yaşasın Yeni İmparator
İÖ 10, Roma


Jul Sezar'ın yönetimi altındaki Roma savaş ganimetleriyle güçlenmiş ve
zenginleşmiş bir imparatorluğun merkeziydi, yüzyıllarca önce Roma'nın soylu
ailelerinin yaşadıkları ve hatta üzerinde tarım yaptıkları toprakları, şimdi
zengin Romalı senatörler köle çalıştırarak işletiyorlardı. İmparatorluğun özgür
vatandaşları yoksullaşıyordu. Ne çiftlikleri onların verimli topraklarıyla, ne de
güçleri köle fabrikalarının üretimiyle boy ölçüşebilecek durumdaydı.
Roma şehrinde yaşayanların sayısı birkaç bin kişiden iki milyonun üstüne
çıkmıştı. Bu kadar insanı beslemek şimdiden hazineye ve tüccar denizcilere zor
geliyordu. Şehir halkını beslemek için gereken tahıl, Mısır'ı ve bugün Balkanlar
diye bilinen Romalıların Panoria adını verdikleri bölgeyi fethetmelerinin önemli
bir nedeniydi. Her iki bölgede de tahıl bol miktarda vardı. Nüfusu artan, aç
Roma kendisini yönetenlerden çok şey bekliyordu.
Bütün hükümetlerde olduğu gibi bürokrasi kendi kendine varolmaya başlamıştı.
Rüşvet yeme toplumun her kesiminde almış başını gidiyordu. Genellikle rüşvet,
alınmamasını kontrol etmekle görevli zengin senatör aileleri tarafından
destekleniyor ve korunuyordu. Lejyonlar az sayıda İtalyan, daha çok da yeni
fethedilmiş ülkelerin vatandaşlarının egemenliğindeydi.
Ortalıkta huzursuzluk hakimdi; itfaiyecilik bile bir sorundu. Roma genellikle
birkaç katlı tahta evlerden oluşan bir şehirdi. İtfaiyecilik, şehir için çok
önemliydi. Ama aynı hükümet gibi, o da çürümüş bir kurum haline gelmişti.
Geniş alanlar fahiş fiyatlarla özel şirketlere ruhsatlanmıştı.
Bunlar da karşılığında, bir yangın çıktığında evlerini kurtarmak ya da korumaya
çalışmak için her bir ev sahibiyle anlaşmaya başladılar. Çoğunlukla bu şirketler
ev tam yanarken geliyorlar ve yangını söndürmeye çalışırken ek bir para talep
ediyorlardı.
Politikacılar da intizamsız ve kuralsız ortamda siyasi katillere dönüşmüşlerdi.
Özel çeteleri, hizipler ellerinde tutuyorlardı. Hatta ordu bile bağımsız hareket
ediyordu. Senato, orduyu kontrol altında tutmak için çoktan bir yasa koymuştu.
Buna göre hiçbir kumandan, senatonun izni olmadan Rubicon nehrini aşarak
ordusunu başkente yaklaştıramayacaktı... ki hiçbir zaman da böyle bir izin
verilmedi.
Birkaç general Roma'ya girecekleri tehdidinde bulundular; hatta bir tanesi
ordusunu yasal sınır olan Rubicon nehrinin ilerisine geçirdi. Bu general,
Roma'nın çoğunluğunu oluşturan pleplerin desteğini almış Jul Sezar'dı. Ama
Lepidus gibi diğer liderlerin kendi lejyonları vardı. Mesela Crassus'un emrinde
imparatorluğun zenginliğinin büyük bölümünü ellerinde bulunduran bir grup adam bulunuyordu.
Önde gelen liderler haricinde, politikacılara yapılan suikastlar çok artmıştı. Bir
zamanlar son sözü söyleme yetkisine sahip olan Senato hızla güç kaybediyordu.
Zengin ailelerin ve önemli işlerin başında olan senatörlerin bir karar vermeleri
gerekiyordu. Daha fazla demokrasi halk tarafından kontrol edilmek demekti.
Pleplerin zengin elit zararına kendi şartlarını iyileştirmek için hareket etmeleri
önlenemezdi. Diğer yandan, Sezar gibi liderlerde güçlü bir temel, zenginlik ve
halkı yönetmek için gerekli yetenek vardı. Bu, bütün yetkilerin bu liderlerden
birine verilmesi demekti. Bu değiş tokuş sayesinde huzur gelecek, bu da
zenginlerin mali ve sosyal pozisyonlarını sağlama alacaktı.
Ya da Senato, birçok üyesinin önerdiği gibi, geleneklerin yanında yer alabilir ve
imparatorluğun kontrolünü elinde tutmaya çalışabilirdi. Ama varolan durum
Senato'nun halktan hiç destek almadığını ve çatışan güçler tarafından yakında
bir kenara atılacağını gösteriyordu.
Böylece senatörler bir araya geldiler ve en az karşı çıkmayı getirecek olan
çözümde karar kıldılar. Jul Sezar zaten birinci konsüldü, eşit konumda olanlar
arasında en önde olandı. Zengin ve soylu bir aileden geliyordu, kendi ordusu
vardı ve geçmişte Galya savaşlarında gücünü kanıtlamıştı. Eğer Senato
imparatorluğu yönetmek için güçlü birisini seçecekse en uygunu oydu. Jul
Sezar'ın başa geçmesi ve huzur ortamı yaratması her şeylerini kaybetmelerinden
daha iyiydi. Jul Sezar'ın hayat boyu birinci konsül seçilmesinin, en azından
kendileri için barış ve refah sağlayacağını düşünüyorlardı.
Böylece, Roma'nın soylu aileleri, bir kriz sırasında değil de, barış zamanında bir
diktatörün başa geçmesi için oy verdiler. Jul Sezar bunun nasıl bir başlangıç
olacağını biliyordu. Bu nedenle üç kez, Roma sisteminin esasını oluşturan
kuralları değiştirmek istemiyormuş izlenimini bırakarak kendisine yapılan
teklifi reddetti. Aslında bu mevkiye gelmek için ne kadar uğraş vermişti.
Sonunda kabul etti ve Senatodaki herkes rahat bir nefes aldı. Sadece birkaç
gelenekçi tüm sisteme ihanet edildiğini düşünüyordu. Bu adamlar 1776'da
Amerika Birleşik Devletleri'nde Sam Adams'ın ve Kurucu Ataların yaptığı gibi
bütün Romalıların haklarından ve Senatonun kutsal yönetme yetkisinden
bahsettiler ve yapılacakları kendi başlarına yapmaya karar verdiler.
Tarihi kaynaklara göre Sezar'ı uyaran herhangi bir kehanet yoktu. Günlerden 15
Mart'tı, kayıtsız şartsız kabul edilmesi gereken yasa taslaklarıyla birlikte Senato
Salonu'na doğru ilerledi. Kısa bir zamanda Jul Sezar Roma İmparatorluğu'nun
her yerinde mutlak güce sahip olmuştu. Sonraki birkaç yıl boyunca da Pompeius
ve diğer askeri tehdit oluşturan rakiplerini tasfiye etti. Barış ve huzur kısa bir
süreliğine geri geldi ama örnek oluşturan bir Senato'nun ortadan kalkmasına ve
Roma İmparatorluk Sistemi'nin kurulmasına mal oldu.
Bundan sonrasında gerçekleşenler ise iyi kaydedildi ve Shakespeare'in yazdığı
oyunla ölümsüzleşti. Gelenekçiler, sorumluluklarını tekrar üstlenmesi için
Senato'ya gözdağı vermek ve Sezar'ın başa geçmesinin verdiği zararları telafi
etmek üzere Birinci Konsülü öldürdüler.
Öyleyse yapılması gereken ve en iyi olduğu düşünülen iki karar vardı ortada;
birincisi, Jul Sezar'ı hayat boyu diktatör olarak atamak, ikincisi de Konsülün
hayatına son vererek bu kararı tersine çevirmekti. Birinci kararın başarılı
olabilmesi için Sezar düşmanlarını yenmeli ve gücünü pekiştirmeliydi. Bunun
sonucunda lejyonlar arasında tarihte o zamana kadar görülmemiş çapta bir dizi
savaş oldu. Sezar öldürüldüğünde, düzeni sağlamak için güçlerini devrettikleri
diğer liderlere dönmekten başka çare kalmadı Senato açısından. Sezar'ın
ölümünden sonraki birkaç yıl hemen bir iç savaş ortamı egemen oldu. Önce üçer
liderden oluşan iki grup birbirleriyle savaştı.
Augustus, Anthonius ve Crassus diğerlerini yendikten sonra bu sefer
birbirleriyle savaşmaya başladılar. Heba edilen insan sayısı ve maddi hasar
inanılmaz boyuttaydı. Diğer üç lider de birbirleriyle savaşa başladıklarında iç
savaş daha da derinleşti. Sonunda Augustus Caesar galip geldi ve sonraki bir
yüzyıl boyunca barış hüküm sürdü. Tabii ki imparatorluk da bir kişinin keyfi
yönetimine kaldı. Ama iç savaşların sonuna doğru Roma artık yayılmacı politika
izleyen bir imparatorluk olmaktan çıkmıştı.
Birbiri ardına elde ettikleri zaferler de geçmişte kalmıştı. Zamanla daha az
yetenekli imparatorlar başa geçmeye başladı. Sonraki iki yüzyıl boyunca değişen
koşullara bağlı olarak imparatorlar da değişiyordu. Yönetim sistemi içinde hiçbir
denge kalmamıştı. Senato önemini kaybetti ve sadece bir paravan olmaya
başladı. Kısa bir denge dönemi için imparatorluk diktatörlük yönetimine dönmüş
ve hatta Caligula gibi bir deli imparatorun eline geçmişti.
Çoğu kişi tarafından sevilmeyen Brütüs ve suikastçı grubu Senato adına
yaptıkları suikastlarıyla işleri daha da içinden çıkılmaz hale getirmeyi
başarmışlardı. Beş yüzyıl sonraki çöküşlerine kadar, imparatorlardan hiçbiri ne
düzenli olarak Senato'ya başvurma, ne de tavsiyelerine uyma ihtiyacı hissetti.
Belki de Caligula, bir zamanların güçlü kurumuna atını tayin ederek en iyi
açıklamayı yapmış oldu.
Ama Sezar'ın seçimi, hatta öldürülüşü bile o zamanlar çok doğru bir fikir gibi gözükmüştü.
__________________
______________________________________________

Hayallerimiz bir gün gerçekleşek elbet.....
Zafer inanlarındır sabret kardeşim sen sabret.....
Bir aydınlık görüyorum dağların arkasında...
Kendini iyi hazırla koşacağız yarınlara.......
eski 27.06.2008, 10:11 siyahsancaktar isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #3
siyahsancaktar isimli üye'ye teşekkür eden 4 üye:
الابتسامة كلمة معروفه من
 
kebirulcady06 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 25.02.2008
Mesajlar: 1.870



Yarışma Puanı: 1210
Teşekkür etti: 9.248
Teşekkür aldı: 1.735 konuda 6.178 kere
kucult  büyük
eline,yüreğine sağlık...
__________________
الابتسامة كلمة معروفه من غير حروف

.....tebessüm, haRfsiz keLimediR.....

eski 27.06.2008, 10:15 kebirulcady06 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #4
kebirulcady06 isimli üye'ye teşekkür eden 4 üye:
Şeref Üyesi
(Konuyu Başlatan)
 
siyahsancaktar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 24.03.2008
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 3.299



Yarışma Puanı: 1190
Teşekkür etti: 24.807
Teşekkür aldı: 2.720 konuda 8.171 kere
kucult  büyük
sağolasın cady kardeşim.......
__________________
______________________________________________

Hayallerimiz bir gün gerçekleşek elbet.....
Zafer inanlarındır sabret kardeşim sen sabret.....
Bir aydınlık görüyorum dağların arkasında...
Kendini iyi hazırla koşacağız yarınlara.......
eski 27.06.2008, 10:20 siyahsancaktar isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #5
siyahsancaktar isimli üye'ye teşekkür eden 4 üye:
Şeref Üyesi
(Konuyu Başlatan)
 
siyahsancaktar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 24.03.2008
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 3.299



Yarışma Puanı: 1190
Teşekkür etti: 24.807
Teşekkür aldı: 2.720 konuda 8.171 kere
kucult  büyük
KIZ KARDEŞİN GÜNAHLARININ AĞIR BEDELİ
Koskoca Bir Kıtanın Kişisel Nedenle Kaybı
İS 1001


11. yüzyıl Viking halklarının en güçlü olduğu dönemdi. Kanunları çok iyi
düzenlenmiş, vahşetleriyle ünlenmişlerdi. Yöneticileri dünyanın en zengin ve en
güçlülerindendi. Bizans İmparatorluğu'nun gurur duyduğu şeylerden biri,
İmparator Varangian'ın muhafızlarının tamamen Rusya'dan ve
İskandinavya'dan gelme Vikinglerden oluşmasıydı. Vikingler gemileriyle
Dublin'den Kiev'e kadar yelken açarlardı.
Ama şaşırtıcı bir şekilde, Amerika kıtasına yerleşmediler. Hem de Avrupalılar
arasında yerleşme olanağına ilk onlar sahip olmuşken... Vikinglerin toprak
hırsları, neredeyse altına duydukları kadardı. Nova Scotia kıyılarındaki yemyeşil
'Vinland' harika bir ödül olacaktı onlar için. Ayrıca Vikinglerin yerleştiği
İzlanda'dan ve Grönland'dan daha iyi bir iklimi vardı. Toprağı verimsiz, havanın
hep kasvetli olduğu anavatanları Norveç'ten de iyiydi. Yerlilerin karşı koyması
yerleşmelerine bir engel teşkil etmedi.
Amerika'ya yerleşen Avrupalı göçmenlerin yerlilere karşı sahip oldukları tüfek
gibi teknolojik üstünlükleri olmasa da zırhları ve çelik silahları yetmişti. Hem de
pek uzak değildi. Grönland'dan Amerika kıyısına gitmek, Norveç'ten İzlanda'ya
ya da İzlanda'dan Grönland'a gitmenin yarısı kadardı. Bugün bile Nova Scotia'da
durursanız, ufukta yüksek Grönland zirvelerinin gölgesini görebilirsiniz. Öyleyse
Avrupa'nın en yayılmacı, en dinamik insanlarından olan Vikingler yağmaya
böylesine hazır bu kıtayı neden tercih etmediler?
Bunun yanıtı, Viking tarihinin en ünlü iki adamının karanlık geçmişlerinde
yatıyor. Birisi Kızıl Eric, ya da nam-ı diğer Kanlı Eric; diğeri de oğullarından Leif
Ericson'du.
Vikingler, tecavüz ve çapulculukta kötü bir üne sahip olsalar da, Kızıl Eric onlar
için bile çok vahşiydi. Norveç'te ufak bir kavga sonucunda silahsız bir
komşusunu öldürdüğü için önce Norveç'ten İzlanda'ya sürgüne gönderildi. Orada
oğlu Leif doğdu. İzlanda'ya yerleştikten sonra yeni bir kavgaya tutuştu ve orada
uzun süredir yaşayanlardan birini öldürdü. O sıralar onu sürgüne gönderecek
başka bir yer olmadığı için, Eric'e birkaç komşusunun olduğu İzlanda'nın batı
kesimine yerleşmesi emredildi. Bu da bir işe yaramadı.
982 yılında Eric yeniden kavga sonucunda birisini öldürmesiyle 'Kanlı' lakabıyla
anılmaya başladı. Böylece Eric İzlanda'dan da uzaklaştırıldı. Ama katil aynı
zamanda insanları etkilemesini de biliyordu. Etrafına bir grup memnuniyetsiz,
sıkılmış Viking'i topladı. Uzun yola dayanaklı gemiler inşa ettiler ve batıya doğru
yelken açtılar.
Eric ve arkadaşları, kara görene kadar beş yüz mil yol aldılar. Eric, yeşil ülke
anlamına gelen Grönland adını, buzla kaplı bölgeye yeni insan çekmek için
koymuştu. Eric ve arkadaşları İzlanda'ya geri döndüler ve orada bir koloni
kurmak üzere birkaç yüz Vikingli aileyi ikna ettiler. Hava kötü, toprak kayalık
olmasına rağmen burada yaşayan başka kimsenin olmaması her şeyi katlanılır
kılıyordu. Böylece Eric'in bilfiil komutası altında belki de beş yüz kişiden oluşan
bir koloni Grönland'e yerleşti.
1001 yılında, o zamanlar bütün Vikingleri çeken gezi tutkusu Eric'in oğlu Leif in
de kanına girdi. Ama gitmek için kesin bir hedef belirlemişti. Çeşitli belirtilere ve
söylenenlere göre daha batıda başka bir ada daha vardı. Babası hala Grönland'ın
yöneticisiydi ve bu da Leif'in gemisine adam toplayarak, bu adayı keşfetmek
üzere yelken açmasına olanak verdi. Şaşırtıcı bir şekilde kısa süren bir
yolculuktan sonra Nova Scotia'nın kıyısına vardılar. Babası gibi, Leif de iyi bir
ismin insanları çekeceğini bildiğinden buraya Vinland adını verdi.
Vinland'ın anlamının üzümle pek bir ilgisi yoktu, doğru tercümesi "bereketli" ya
da "dostane" ülke olabilir. Sonra, artık bin beş yüz kişilik kalabalık bir topluluğa
sahip Grönland'a döndü. Babası gibi o da Vinland'ın keşfini duyurmak,
yerleşecek insan çekmek ve babasının Grönland'da yaptıklarını yapmak
istiyordu.
Ama kader buna izin vermedi. Kızıl Eric tahtını Leif'e bırakarak öldü.
Anladığımız kadarıyla Grönland'ı iyi yönetmiş ve liderliği zamanında koloni
genişlemişti. Ama Leif, yönetiminin ilk birkaç yılında ülkesiyle ilgilenmekten
Vinland'a hiç vakit ayıramadı. Bu yüzden Vinland'la ilgilenme görevini kız
kardeşi, Freydis'e verdi.
Freydis'in araştırma gezileri sonucunda ilk kez Vikingler ve Amerika yerlileri
birbirleriyle karşılaşmış oldu. Vikingler taş ev yapmaya başladıklarında kalmaya
karar verdikleri anlaşılınca, yerliler çevrelerinde küçük bir kontrol halkası
oluşturdular. Bir araya geldiler ve elli kadar Vikingi gemisini geri püskürttüler.
Vikingler kaybetmiş olsa da Freydis bu kaybedilen çatışmada bile bir kahraman
olmuştu. Geri dönüp yerlilerin üstüne vahşi bir şekilde saldırarak, gemiler
güvenle yola çıkana kadar geri çekilmelerini sağlamıştı.
Freydis, birkaç yıl sonra daha büyük bir grupla geri döndü. Bu sefer daha iyi
silahlanmışlardı, sayıca daha fazlaydılar. Ama koloninin kaderi çoktan kötü
çizilmiş gibiydi. Freydis'in gemisi karaya ilk çıkanlardan değildi. Freydis
geldiğinde, sahiplenmeyi düşündüğü eve daha önce gelen iki erkek kardeş ve
ailelerinin yerleştiğini gördü.
Babası, Kanlı Eric'in geleneğini sürdüren Freydis bunu kabullenemedi. Her iki
kardeşi birden öldürdüğünde kimse araya girme gereğini duymadı. Ama
karılarının ve çocuklarının da öldürülmelerini emrettiğinde kimse bunu yapmaya
yanaşmadı. Öfkeden deliye dönen Freydis, eline bir savaş baltası aldı ve bu işi de
kendi halletti.
O yıl sömürgeciler kışı geçirmek için Grönland'a döndüler. İki ailenin katlinin
duyulmaması için çaba harcandı ama birileri yine de konuştu. Bu, Leif'i çok zor
bir duruma soktu. Kız kardeşi nedensiz yere, Leif'in korumakla sorumlu olduğu
kadınları ve çocukları öldürmüştü. Kurallara göre katili öldürtmesi gerekiyordu,
ama aynı zamanda kendi kız kardeşini ölüme göndermesi Viking kurallarını
çiğnemesi anlamına geliyordu. Sonunda, üzüntüyle ve kendini zorlayarak Leif bir
çözüm buldu, kız kardeşini sürgüne gönderdi ve Vinland'a gidilmesini yasakladı.
Belki de, Vinland'da hiç yerleşim olmazsa, hafızalardan bu kötü anıyı
silebileceğine ve kız kardeşini geri getirebileceğine inanıyordu. Ya da bu
fiyaskodan o kadar hayal kırıklığına uğramıştı ki, katliamın gerçekleştiği yerin
bir daha ne adını duymak, ne de görmek istiyordu.
Böylece yıllar boyunca yasak sürüp gitti. Hatta Leif'in ölümünden sonra kötü
hasatlar, zor kışlar yaşanmasına rağmen koloniyi batıya, Kuzey Amerika'ya
doğru yaymamaları, bunu akıllarına bile getirmediklerini gösteriyor. Bunun
yerine birçok kişi Grönland'da kalmalarının olanaksızlığını anladılar ve tekrar
İzlanda'ya döndüler. Birkaçı kalmaya devam etti, ama iki yüz elli yıl sonra
Grönland, tekrar kıta Avrupasından kimsenin olmadığı bir yere döndü.
Bu arada bütün bu yıllar sırasında, sadece ailede bir katil olduğu için Leif'in
Vinland'a koyduğu yasak saygı gördü. Sonuç olarak, dönemin en dinamik ırkı
Kuzey Amerika'yı işgal etme şansını kaçırmış oldu. Eğer Eric'in oğlu, kız
kardeşinin gözden düşürdüğü topraklara gitmeyi yasaklamasaydı, bugün dünya
ne kadar farklı olurdu?
Ama o zaman, yapılacak en iyi şey gibi görünmüştü.
__________________
______________________________________________

Hayallerimiz bir gün gerçekleşek elbet.....
Zafer inanlarındır sabret kardeşim sen sabret.....
Bir aydınlık görüyorum dağların arkasında...
Kendini iyi hazırla koşacağız yarınlara.......
eski 27.06.2008, 10:22 siyahsancaktar isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #6
siyahsancaktar isimli üye'ye teşekkür eden 4 üye:
Şeref Üyesi
(Konuyu Başlatan)
 
siyahsancaktar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 24.03.2008
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 3.299



Yarışma Puanı: 1190
Teşekkür etti: 24.807
Teşekkür aldı: 2.720 konuda 8.171 kere
kucult  büyük
İDEALİST BİR SAVAŞTAN DAHA KÖTÜ BİR ŞEY YOKTUR Ortadoğu'ya Yapılan Haçlı Seferleri Ku

İDEALİST BİR SAVAŞTAN DAHA KÖTÜ BİR ŞEY YOKTUR
Ortadoğu'ya Yapılan Haçlı Seferleri
Kudüs, 1095


Her şey ideallerin en asiliyle, sözde barbar kafirlerin elinde olan kutsal
toprakları kurtarmak arzusuyla başladı. Bununla da bin yıl süren savaşlar ve
bugüne kadar artan bir şiddetle gelen ve tehdit eden, her an patlamaya hazır bir
bomba ortaya çıktı. Ama bu idealizmin arkasında daha pratik ve ticari sebepler
vardı.
Avrupa'dan her yıl binlerce turist bölgeyi ziyaret etmeye gidiyor ve ticareti
canlandırıyorlardı. Avrupalılara ilaveten, yedinci yüzyılda Bizans
İmparatorluğu'ndan Kutsal Toprakları alan Araplar da bölgeyi aynı şekilde
kutsal sayıyorlar, Kudüs'ü Mekke ve Medine'den sonra üçüncü kutsal şehir kabul
ediyorlardı.
11. yüzyılda daha dindar bir görüşe sahip olan Selçuklu Türkleri bölgeye
geldiğinde işler biraz kızışmaya başladı. Artık, ara sıra turistlerin saldırıya
uğradığı oluyor, yeni vergiler ödemek zorunda kalıyorlar, katırları kaçırılıyor ve
cinayetlere kurban gidiyorlardı. Elbette, Avrupa'ya bunların haberi geliyordu.
Yapılan haksızlıklar anlatıla anlatıla abartılı boyutlara varıyordu. Ama aynı
şekilde bir gemi dolusu Müslüman on birinci yüzyıl Paris'ine ya da Londra'sına
gelmiş olsaydı, başlarına neler geleceğini ancak Allah bilir.
Konstantinopolis şehrinin karşı karşıya kaldığı tehlike, endişeyi daha da artırdı.
Selçukluların Kudüs'ü almasından bir sene önce, 1071'de Bizans ordusu
Malazgirt Savaşı'nda ağır bir yenilgiye uğramıştı. Sonraki yirmi sene boyunca
Türkler Anadolu'nun içlerine doğru ilerlemişlerdi. Öyle ki artık Konstantinopolis
bile güçlü bir saldırı karşısında teslim olacak gibiydi.
Bizans imparatorları, özellikle papaya mektup yazarak Batı'ya acil yardım
çağrılarında bulunmaya başladılar. Katolik kilisesi ve Bizans İmparatorları
arasındaki ilişki yüzyıllardır gergindi. Aralarındaki en önemli anlaşmazlık
imparatorun papanın üstünlüğünü kabul etmemesiydi. Yaklaşan Selçuklu
tehlikesiyle imparator köşeye sıkıştı ve papayla anlaşmayı kabul etti. Ayrıca,
eğer Konstantinopolis düşerse Avrupa'nın kapılarının açılacağını ve yakında
Orta Avrupa'nın savaş alanına döneceğim söyleyerek ikna etti.
Sonunda, Papa II. Urban, tabii başka nedenlerin de etkisiyle 1095'de harekete
geçti. Bizanslıların öne sürdüğü gibi, şehrin Avrupa savunmasında bir ön cephe
olmasının ne denli önemli olduğunu anladı. Ayrıca ortalıkta boşta gezen çok fazla
zırhlı şövalye vardı ve sadece şiddet kullanmayı biliyorlardı. 11. yüzyıl
Avrupa'sında baş gösteren sıkıntı, bazı açılardan günümüzün kentlerinin başına
bela olan silahlı çetelerin durumuna benziyor, silahsız birçok kişi arada
kalıyordu.
Katliamın önüne geçemeyen papanın aklına bir çözüm yolu geldi. Madem
birbirlerini öldürmelerini engelleyemiyordu, belki de onları kafirlerin üstüne
salmak daha akıllıca bir fikirdi. Hıristiyan olmayanları Tanrı adına öldürmek
günah değildi, saldırgan enerjilerini kullanabilirlerdi ve bu arada daha da
önemlisi şiddet başka bir yerde olurdu. Sonunda, Kutsal Toprakları kurtarmanın
çok iyi olacağına ve Tanrının zaferine hizmet edeceğine karar kıldı.
Böylece, II. Urban 1095'de yaptığı ateşli bir konuşmayla Kutsal Toprakları
kurtarmak için Kutsal Savaş ilan ettiğini açıkladı ve o zamana kadar tahmin
edilemeyecek büyüklükteki saldırgan bir kitleyi serbest bıraktı.
11. yüzyılda lojistik destek sağlamadaki en büyük sıkıntı insan toplamak
olduğundan Urban, haçlı seferinin, profesyonel askerlerin yardımıyla iyi
düzenlemiş, yirmi, otuz binden fazla olmayan küçük bir ordudan oluşacağını
sanıyordu. Maalesef birkaç ay içerisinde Keşiş Peter'in yönetiminde neredeyse
yüz bin kadar köylü kendi Halk Haçlı Birliği'yle yola çıktı. Peter, kullandığı düz
bir mantıkla hayli ikna ediciydi; Tanrı'nın basit insanları sevdiği için, Kutsal
Toprakları kurtarma onurunu de kesinlikle onlara bahşedeceğini anlatıyordu.
Bu güruh Macaristan'a girdiği zaman bir kısmı çoktan açlıktan kırılmaya, diğer
kısmı da çapulculuğa başlamıştı. Konstantinopolis'e geldiklerinde imparator, hiç
bekletmeden köylüleri hemen Anadolu'ya gönderdi. Orada kendilerini
beklemekte olan Türkler tarafından da hemen kılıçtan geçirildiler.
İlk haçlı seferi 1097'de Konstantinopolis'e geldiğinde çok korkmuş imparator
Alexius'la karşılaştılar. Yüz bini aşan sayıları ne bir düzenlemeyi, ne de yiyecek
sağlamayı mümkün kılıyordu. İmparator, kendisine sadakat yemini edecek ve
esas amacı doğrultusunda, yani Anadolu'yu geri almak için savaşacak küçük,
profesyonel bir birlik istemişti. Kutsal Topraklar her zaman sadece ideal bir
amaç olmuş, ama bunun başarılabileceğine kimse inanmamıştı. Şimdiyse on
binlerce kavgacı, disiplinsiz şövalyeyle, serflerle ve kibirli prenslerle karşı
karşıya kalmıştı. Bunların çoğu da daha birkaç sene önce Bizanslılara karşı
savaşmışlardı.
Bu kalabalığın eline fırsat geçerse kendi tacını başından alacaklarından korkan
imparator, şehrin kapılarını kapattırdı. Haçlılar da Bizanslılardan hiç
hoşlanmıyorlar ve güçlü olmalarından nefret ediyorlardı. Bu kadar yolu, sadece
bir imparatorun kişisel çıkarları uğruna savaşmak için gelmemişlerdi.
Kutsal Toprakları almak, böylece bütün günahlarını affettirmek ve bu uğurda
ölüp şehit olurlarsa cennete kesin bir gidiş bileti elde etmek istiyorlardı.
Bizanslılar bu yeni orduyu beslerken sıkıntılı bir zaman geçmeye başladı. Haçlı
askerleri bir şekilde çıkar sağlamanın yollarını hızlandırmayı düşünmeye
başladılar. Yüksek amaçları yavaş yavaş arka planda yerini alıyordu.
Sefer sözüm ona Bizanslıların yönetiminde bir sonraki bahar başladı. Sonraki iki
sene çok kanlı geçti. İklim ve bölge Fransız, Alman ve İngiliz askerlerine
tamamen yabancı olduğundan büyük sıkıntılar çekildi. Yakıcı sıcaktan ve
savaşlardan adamların en azından üçte ikisi yolda öldü. Sonunda, neredeyse üç
sene sonra hedeflerine, Barış Prensinin Kutsal Şehri olan Kudüs'e vardılar.
Çatışma başladı, surlarda gedikler açıldı. Böylece tarihin en kötü ve en kanlı
katliamlarından biri, şehirdeki hemen hemen herkesin kılıçtan geçirilmesiyle
gerçekleşti. Saldırganlar ruhlarının ebedi kurtuluşla korunduğuna
inandıklarından kentin yarısından fazlasının Yahudi ve Hıristiyan olması onları
pek etkilemedi.
Böylece Birinci Haçlı Seferi sona erdi. Çarpışmaların devam etmesine rağmen
seksen yıl boyunca Kutsal Topraklar Haçlı eyaletlerine bölündü. Papanın
planıyla aslında Kutsal Topraklar kurtarılmıştı, ama bu uğurda yüz binlerce
insan canından olmuştu.
Ama bu arada durum giderek kötüleşiyordu. Tarihçiler olayları belli gruplarda
sınıflandırmayı sevdiklerinden daha sonra kitaplarda İkinci Haçlı Seferini,
Üçüncü Haçlı Seferini okuruz. Halbuki hepsi birbiriyle bağlantılı bir sürecin
parçasıdır. Bölgeye, iki yüzyıldan fazla bir süre Haçlı Seferleri yapıldı. Bazıları
gerçek dini duygularla, bazıları da günahlarının affolunması için gidiyordu. Ama
büyük bir kısmını ilgilendiren, toprak ya da elde edecekleri ganimetlerdi.
12. yüzyıl boyunca Fransa'dan, hatta Norveç'ten ve Danimarka'dan bile haçlılar
geldi. İskandinavya'dan gelenlerin çoğu Kudüs'e varabilmek için Rusya
büyüklüğünde yol kat ettiler. Art arda süren saldırıların en ünlüsü, efsanevi
Aslan Yürekli Rişar'ın yürüttüğü Üçüncü Haçlı Seferi'ydi.
Üçüncü Haçlı Seferi, gerçekten de akla yatkın bir sebeple başladı. 1187'de, kendi
Müslüman Haçlı Seferi'ni yapan Selahaddin Kudüs'ü Hıristiyanların elinden geri
almıştı. Batılı güçlere yapılan bu hakaret karşısında İngiltere, Fransa ve Kutsal
Roma İmparatorluğu kralları, eski anlaşmazlıklarını bir kenara bırakarak kutsal
seferde bir araya geldiler.
Rişar altı yıldan fazla savaştı. Savunma o kadar kuvvetli ve akıllıcaydı ki, ancak
bir kere Kudüs yakınlarına gelebildiler. Sonunda en iyi şeyi yaparak bir barış
anlaşmasında karar kıldılar. Anlaşmaya göre, Batılı turistler Kutsal Şehir'i
ziyaret edebileceklerdi. Rişar ülkesine geri dönerken yolda bir düşmanı
tarafından pusuya düşürüldü. Aslında İngilizler, Rişar'ı kaçırana teşekkür bile
edebilirlerdi. Çünkü efsanevi olmasının bir nedeni de tahta çıktığından beri
İngiltere'ye ayak basmamasıydı. İngiltere onun için dipsiz bir para kuyusu ve
asil amaçlarını gerçekleştirmek için adam yollayan bir yerdi.
Sonunda ülke iflas etti ve kendisi için istenilen fidyeyle daha büyük bir maddi
sorun yarattı. İşin en garibi, John kardeşini kurtarmaya çalışırken ülkenin kötü
bir durumda olmasının tüm suçu onun omuzlarına yükleniyordu. Rişar ülkesine
döndüğünde, yeni bir ordu hazırlıklarına girişerek ülkeyi daha da fazla borca
soktu. Sonra da eski müttefiki Fransa'ya saldırdı ve kısa bir süre içinde orada
öldürüldü. John, hükümdarlığı boyunca yapılan zararı onarmakla uğraştı ve
daha da kötü bir üne sahip oldu.
Haçlı Seferleri hala devam ediyordu. Bir sonraki yüzyılda bir düzineden fazla
sefer düzenlendi; bunların arasında en yıkıcı olanı Dördüncü Haçlı Seferi'dir.
Fransa'dan yola çıkan ordu Venedik'te ulaşım aracı ararken yine tarihte
görülmemiş bir "iyi fikir" bulundu. Diplomatik zekalarıyla ünlü Venedikliler,
Fransızları Kutsal Topraklara götürmeden önce kendi çıkarları için Zara'yı
(bugünkü Zadar) Macaristan'dan geri almak için ücretli asker olarak kiralamak istediler.
Fransızlar bu anlaşmayı kabul ettiler. Zara geri alındı ve yağma edildi. Bunun
sonucunda Papa tüm orduyu aforoz etti. Ondan sonra her şey kötüye gitmeye
başladı. Venedikliler, kiralık ordularına şimdi de Bizans'taki zenginlikleri
anlatmaya başladılar. Bizans İmparatoru'nun tahttan indirilen bir akrabasına
yardım etmek amacının arkasına sığınan Haçlılar Konstantinopolis'e girdiler.
Şehri yakıp yıktılar, yağmaladılar ve nüfusun hatırı sayılır bir bölümünü
katlettiler. Sonra da tahta kukla bir imparator oturttular.
Haçlıların esas amacı olan Konstantinopolis'i Türklere karşı korumak tamamen
bırakılmıştı ve bu hain saldırının Avrupa'ya da zararı çok büyük oldu. Sonunda,
eski Bizans İmparatorluğu ailesi yavaş yavaş bu kadim şehrin tahtına tekrar
geçti, ama artık eski güç ve pırıltının sadece gölgesi vardı. İmparatorluğun
çöküşü ise baştakilerin o andan itibaren takındığı tutum yüzünden hızlandı.
Dördüncü haçlı ordusu savaştan elde ettikleriyle geri döndü. On yıl sonra papa
tekrar denedi. Bu ordu Mısır'da bir saldırı üssü oluşturmaya çalıştı. Bu, sıradışı
bir plandı ve sonunda Nil deltasının salgın hastalıklarla dolu ortamında
gerçekleşmesi mümkün olmadı.
Ama yine de çaba gösterildi. 1260'larda bölge Moğol istilasına uğradığında
savaşçı olarak yetiştirilen kölelerden gelen bir hanedan, Memlükler Mısır'ı
yönetiyordu. Kendi aralarındaki anlaşmazlıklar yüzünden haçlılarla işbirliği
yapma eğilimindeydiler. İki taraf da yakında oraya ulaşması beklenen Moğollara
karşı haçlılarla birleşmek istiyordu. Ancak buna gerek kalmadı çünkü Moğollar
Kudüs'ü geçtikten sonra geri çekildiler.
En korkunç haçlı seferlerinden biri çocukların katıldığı haçlı seferiydi.
Avrupa'nın ortaçağdaki şehirleri yetim ve öksüz çocuklarla doluydu. Bazı
insanlar, yetişkinlerin yapamadıklarını, çocukların yapacaklarına inanıyordu.
Çünkü günahsız oldukları için, kutsal topraklara ilerlerken tanrı onları
koruyacaktı. Binlerce Avrupalı çocuk yollara döküldü. Yol boyunca hayatta
kalmak için de dileniyor ve hırsızlık yapıyorlardı.
Kilise çocukları vazgeçirmek için çaba gösterdiyse de masum bir şekilde
kendilerini ortaya atmalarına hiçbir şey engel olamadı. İtalya kıyılarına ulaşan
çocuklar toplandı ve liderler gemi sahipleriyle çocukları kutsal topraklara
götürmeleri için anlaştı. Ama bu çocukların hepsi gemilere yüklenip Kuzey
Afrika'ya götürüldü. Orada da köle olarak satıldı.
Haçlı seferlerinden birinde ise Fransa'nın dışına bile çıkılamadı. Fransız kralı
papayla işbirliği yapıp ülkenin güneyinde yaşayan Albigenlere karşı bir kutsal
savaş ilan etti. Kuzeyde yaşayan binlerce Fransız asilzadesi de bu savaşa katıldı.
Oluşturulan güç Provence bölgesine girdi ve Albigen olanları da olmayanları da
öldürdü ve topraklarını ellerinden aldı.
Haçlı ruhu sonunda 14. yüzyılda, Kudüs'ün Memlûk ve Osmanlı saldırılarına
karşı koyamayıp düşmesiyle son buldu, yüzyıl savaşları, İtalyan şehir
devletlerinin anlaşmazlıkları ve Büyük Salgın Haçlı Seferlerini bitirdi. Sonuç
korkunçtu. Bizans İmparatorluğu darmadağın oldu. Yüz binlerce insan öldü ve
Müslümanlar Avrupalıları mutlaka püskürtülmesi gereken işgalciler olarak
görmeyi öğrendi. Savaş ve özgürleşmenin ardındaki olumlu fikirler her zamanki gibi hırsa, idealizm çılgınlığına, dinsel bir nefrete; zalim ve uzun bir acıya
dönüştü.
__________________
______________________________________________

Hayallerimiz bir gün gerçekleşek elbet.....
Zafer inanlarındır sabret kardeşim sen sabret.....
Bir aydınlık görüyorum dağların arkasında...
Kendini iyi hazırla koşacağız yarınlara.......
eski 27.06.2008, 16:31 siyahsancaktar isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #7
siyahsancaktar isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
Şeref Üyesi
(Konuyu Başlatan)
 
siyahsancaktar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 24.03.2008
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 3.299



Yarışma Puanı: 1190
Teşekkür etti: 24.807
Teşekkür aldı: 2.720 konuda 8.171 kere
kucult  büyük
AVRUPA ANTAKYA'DA BÖLÜNDÜ
İmparator Alexius ve Antiokya (Antakya) Kuşatması
1097, Bizans İmparatorluğu


Avrupa'da hem politik, hem de dinsel olarak bir güç bölünmesi yaşanıyordu.
Dokuz yüz yıllık tarihinde Roma İmparatorluğu'nun doğusu ve batısı arasındaki
fark çok belirgindi ve ayrılması doğaldı. O zamanlar Batı'da Bizans
İmparatorluğu pek önemli görülmüyordu. Asillerin ve baştakilerin günlük
yaşamları ise merak ediliyordu.
İznik Konsülünün aldığı kararlar bile Hıristiyanların çıkarlarından daha az
önemliydi. Hükümetler bölünmüş olsa bile Büyük Roma İmparatorluğu'ndaki
yerlerini hatırlıyorlardı. Bu öyle güçlü bir imajdı ki, bin yıl sonra bile Avusturya
monarşisi kıskançlığını sürdürecekti. Yunanca konuşan ve kendilerine Rhomaio,
imparatorluklarına Romania diyen vatandaşlar da vardı. Avrupa'yı bölen din
değildi, Konstantinopol'de tahta çıkan imparator Alexius'du.
İslam orduları Suriye'yi ve Balkanların çoğunu fethettiğinde Bizans'ın vergi
geliri de hayli düştü. Sonuç olarak imparator gelirlerini artırmanın yollarını
aradı. Birçok çabasından biri de Roma'daki Papa'yı yardıma çağırmak oldu.
Uydurulan bahane de kutsal toprakları özgürleştirmekti.
Papa'nın ise bir sorunu vardı. Pek çok işsiz asker etrafta başı boş dolanıyordu.
Alexius'dan yardım isteyen bir mektup alınca, Tanrı'nın iki soruna birden bir
çözüm gönderdiğine inandı. Papa Urban kutsal toprakları kurtarmak için
yapılacak bir haçlı seferi için çağrıda bulunmaya başladı. İşsiz ve sabırsız
askerler, topraktan yeterince kazanamayan çiftçiler ve onur kazanmak isteyen
soylular ya da evlerinde sıkılanlar söz verilen cennet mekanlarını kazanmak için
orduya katıldı.
Alexius birkaç bin adam beklerken binlerce şövalye ve askerin çağrısına yanıt
verip Konstantinopol'e gelmekte olduğunu öğrendi. Bu kadar çok insanı kendi
şehrinde barındıramazdı Alexius. Ayrıca gelenlerin, ülkesinden arta kalanı
elinden alma ihtimali de yüksekti. Gelenlerin çoğunun burnu büyük, şiddet
düşkünü ve aynı zamanda cahil olması da durumu zorlaştırıyordu. Zaten bir
yüzyıl sonra bu korkulan da gerçekleşecekti. Konstantinopol Osmanlı Türklerine
geçtiğinde nüfus yüzde altmış azalmış olacaktı.
Bizans İmparatoru bir çözüm buldu. Haçlı ordusu ulaştığında askerler ona
bağlılık yemini etmeden kimseyi içeri almayacağını açıkladı. Bu aynı zamanda
fethettikleri toprakların da ona ait olması anlamına geliyordu. Bu, iyi güzeldi de,
bağlılık ilan edilen lordun da sorumlulukları vardır. En önemlisi de yardım ve
koruma sağlamalıydı. Batı krallıklarında bu çoğu zaman yakalanan bir şövalye
için gerekli fidyeyi ödeyip onu kurtarmak anlamına gelirdi. Bu, bütün
şövalyelerin hatta düşmanların bile birbirini tanıdığı küçük Batı krallıklarında
uygulanan bir yöntemdi. Ama Alexius, güçten düşmüş olsa da büyük bir
imparatorluğun başındaydı. Büyük bir ihtimalle o zamanlarda Konstantinopol'de Paris'tekinden çok insan yaşıyordu
Alexius yeni "kullarım" apar topar savaşa gönderdi ve birkaç ay içinde bu ordu
bir Selçuklu Türk birliğini yendi, Antiokia'yı'u (Antakya) kuşattı. Kuşatma uzun
sürdü, bu da Selçuklulara yeni bir ordu kurmak için zaman kazandırdı. Haçlılar
Alexius'un zamanında gönderdiği erzak sayesinde kuşatmayı başarıyla
sonuçlandırdı. Ama birkaç ay sonra bu kez Selçuklu ordusu Antioch'u kuşattı.
Ancak Selçuklular surları aşamadı ama bir süre sonra yeni bir ordu daha
oluşturdular.
Batı'da beklendiği gibi Haçlılar bağlılık yemini ettikleri lordun gelip kendilerini
kurtarmasını beklediler. Alexius'un ise sadece bir ordusu vardı. Hem
Konstantinopol'ü korumak, hem de işgale karşı savaşmak gibi iki işlevi vardı
ordunun. Alexius'un kullarına yardım etmesi gereken bir tanrı gibi mi, yoksa
ülkesini koruması gereken bir imparator gibi mi davranacağına karar vermesi
gerekiyordu. Antioch'a ilerlerse hızlı ve kayıpsız bir zafer kazanması gerekirdi,
çünkü ordusu zarar görürse Konstantinopol'ü savunacak kimse kalmayacaktı.
Oraya kadar gidip de başaramazsa geri dönüşü, telafisi yoktu. Türkler koruma
sözü verdiği milyonlarca insana ulaşacaktı.
Karar Romalı stratejisine uyuyordu. Ordusu bir garanti olarak duracaktı ve
haçlıları kendi imkanlarıyla bırakacaktı. Onların sadece lordu olmuştu ve
imparatorluğu daha önce gelirdi. Haçlılar bunu bir ihanet olarak gördü ve çok
sinirlendi. Ama öfke önemsiz bir tepkiydi. Bir ay sonra büyük bir sürpriz
yaparak, haçlı ordusu Antioch'dan kaçmayı başardı. Bu kaçışın ardından moral
bulan askerler başka şehirleri ele geçirdiler. Alexius'a verdikleri bağlılık
sözünden Alexius'un ihaneti dolayısıyla kurtulmuşlardı. Artık kendi krallarının
emirlerine uymaya karar verdiler. Bu haçlılar artık kahraman olmuştu. Batı
Avrupa'ya döndüler ve Alexius'un onursuzluğundan ve iki yüzlülüğünden
bahsettiler.
Alexius'un korumayı seçtiği şehir sakinlerinden biri olsaydınız doğru kararı
verdiğini düşünürdünüz. Haçlılar zaten güçsüzleştiği ve onlardan umut kesildiği
için askeri açıdan da doğru karar buydu. Ancak Batı dünyasının soylularını
yardıma ihtiyaçları olduğunda yalnız bırakmakla iki Avrupa'yı birbirinden ayırdı
ve bu ayrım hala devam ediyor. Zaten çabaları da başkenti kurtarmak için
yeterli olmadı. Alexius'un aldığı bu karar yüzünden Bizans'ın düşmanları olduğu
fikriyle büyüyen bir sonraki nesil, Konstantinopol'ü Hıristiyan dünyasının bir
parçası olarak görmedi. Şehir 1453'te de Türklerin eline geçti.
__________________
______________________________________________

Hayallerimiz bir gün gerçekleşek elbet.....
Zafer inanlarındır sabret kardeşim sen sabret.....
Bir aydınlık görüyorum dağların arkasında...
Kendini iyi hazırla koşacağız yarınlara.......
eski 27.06.2008, 16:35 siyahsancaktar isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #8
siyahsancaktar isimli üye'ye teşekkür edenler
Üstadım teşekkur
 
Sakallı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 24.04.2008
Nerden: Zaandam, Hollanda
Mesajlar: 1.591



Yarışma Puanı: 1070
Teşekkür etti: 5.368
Teşekkür aldı: 1.537 konuda 5.646 kere
kucult  büyük
Emeğine sağlık kardeşim.
__________________
.

DÜNYANIN EN CİMRİ İNSANI KİMDİR BİLİRMİSİNİZ?
PEYGAMBER SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM'İN ADI GEÇTİĞİNDE
ONA SALAVAT GETİRMEYENDİR.


Sabret gönül sabret, sakın isyan etme,
Birgün elbet bitecek, bu çile isyan etme.
eski 27.06.2008, 16:37 Sakallı isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #9
Sakallı isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:
Şeref Üyesi
(Konuyu Başlatan)
 
siyahsancaktar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 24.03.2008
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 3.299



Yarışma Puanı: 1190
Teşekkür etti: 24.807
Teşekkür aldı: 2.720 konuda 8.171 kere
kucult  büyük
Allah razı olsun güzel kardeşim....
__________________
______________________________________________

Hayallerimiz bir gün gerçekleşek elbet.....
Zafer inanlarındır sabret kardeşim sen sabret.....
Bir aydınlık görüyorum dağların arkasında...
Kendini iyi hazırla koşacağız yarınlara.......
eski 27.06.2008, 16:39 siyahsancaktar isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)  
Alıntı ile Cevapla   #10
siyahsancaktar isimli üye'ye teşekkür eden 2 üye:


Seçenekler




Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 07:29 .


Page generated in 0,64420 seconds with 17 queries