| | Sayfa 2 Toplam 3 Sayfadan | < | 1 | 2 | 3 | > | |  |
| | Super Moderator
Üyelik tarihi: 15.09.2006
Mesajlar: 1.483
3 Albümü var
Yarışma Puanı: 310 Teşekkür etti: 3.218
Teşekkür aldı: 1.261 konuda 4.619 kere
| "Kalble yapılan gıybet" - "toplumu kemiren dehşetli hastalık" "Herkesin kalbinde olanı, ancak gaybı bilen Allah bilir. Gözünle görüp tevil kabul etmeyen kat'î bir malûmâta sahip olmadıkça, kimse için kötü düşünmeye hakkın yoktur! Gözünle görmeyip, kulağınla duymadığın hususlarda kalbine gelen şüpheler şeytandandır! Şeytan ise en fâsık kimse olduğu için, onu tasdik değil, yalanlaman gerekir. Nitekim Allah Kur'ân'da şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Eğer fâsık bir kimse size bir haber getirirse, onun içyüzünü araştırın; yoksa bilmeyerek bir topluluğa kötülük edersiniz de, sonra yaptığınıza pişman olursunuz. (Hucûrât, 6) İmam-ı Gazali Hazretleri (rh) Cenab-ı Hakk, Hucûrat Sûresi’nin 12. Âyetinde şöyle buyurur; “ Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü bazı zan vardır ki, günahtır...” Vehim: Bir şeyin olacağına veya olmayacağına dair elimizde hiç bir karîne, delil olmadan kalbimize gelen şeye vehim, kuruntu denir. Zan: Eğer bir karine varsa ve karine hem müsbet, hem de menfi cihete uygulanabilir ise buna zan denilir. (Bu zanda kesinlik olmadığı için şübheye vesiledir.)
Müsbet cihette zanda bulunmak hüsn-ü zan,
Menfi cihette zanda bulunmak ise, su-i zandır. Galib zan: Karineler artar ise buna galib zan denilir.
( Yanımıza gelen adamda hafif bir içki kokusu hissediyorsak onun içki içtiğine hükmetmek 'zann-ı galib'tir.
Koku olduğu halde yine de zan diyoruz. Çünkü o şahıs içki içmemiş, fakat bilmecburiye, içki içenlerin yanından gelmiş olabilir.) Yakîn: Karîneler iyice artarsa yakîn hasıl olur. Yakîn, içinde şek olmayan bilgidir.
(Açıkça içki içerken gördüğümüz adamın içki içtiğine hükmetmemiz yakîndir.)
Bir Müslümanın söylediği söz veya yaptığı iş, iyiye veya kötüye yorumlanabilecek durumda ise, bizim bu gibi durumlarda hüsn-ü zanda bulunmamız, Müslümanın söz ve fiilini iyiye yormamız gerekir.
Elimizde delil olmadığı halde, onu kötüye yorumlamamız, su-i zan etmemiz, Kur'an ve sünnet tarafından yasaklanmıştır.
Hz Ömer (r.a.), "Müminin kardeşinden çıkan hayra ihtimalini gördüğün bir sözü kötüye yorma." demiştir.
Peygamberimiz (asm), "Zan doğru da olur yanlış da." buyurmuştur.
Su-i zannımız doğru olduğu taktirde, bu zannın bize bir zararı olmaz. Fakat yanlış olduğu taktirde harama girmiş oluruz.
Tabiinden Said bin Müseyyeb (ra) şöyle demiştir: "Peygamberimizin sahabelerinden bazı kardeşlerim bana (bir mektupta) şöyle yazdılar: Kardeşinin yaptığı bir işi aksine bir delil olmadığı müddetçe, en iyi şekilde yorumla (hüsn-ü zan et) Müslüman bir kimseden çıkmış hayra ihtimali olan bir sözü şer olarak telakki etme!" (Beyhaki)
İmam-ı Gazali (r.h) su-i zannı, "kalble yapılan gıybet" olarak tanımlar. Bununla kalbe gelen düşünceleri değil de "kalbin kesinlikle hükmettiği şeyi" kastettiğini söyler.
Su-i zannın haram olma sebebi hakkında da şöyle der:
" Herkesin kalbinde olanı ancak gaybı bilen Allah bilir. Gözünle görüp tevil kabul etmeyen kati bir malumata sahib olmadıkça, kimse için kötü düşünmeye hakkın yoktur! Gözümle görmeyip kulağınla duymadığın hususlarda kalbine gelen şüpheler şeytandandır! Şeytan ise en fasık kimse olduğu için, onu tasdk değil yalanlaman gerekir. Nitekim Allah Kur'anda şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Eğer fasık bir kimse, size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın; yoksa bilmeyerek bir topluluğa kötülük edersiniz de, sonra yaptığınıza pişman olursunuz." (Hucurat 6)
Hz Aişe (RA) Peygamberimiz (asm) ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: " (Mümin) kardeşine su-i zan eden, hakikatte Rabbine su-i zan etmiş olur. Öünkü Allahu Teala zannın çoğundan sakınınız buyurmaktadır."
Ebu Hureyre (ra) ndan Peygamberimiz (asm) ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:
" Size zandan uzak durmanızı tavsiye ederim! Muhakkaki zan sözün en yalanıdır. Birbirinizin gizli kusurlarını araştırmayın, birbirinizle rekabet etmeyin, birbirinize hased etmeyin, birbirinize buğz etmeyin! Allahın kulları kardeş olun!" (Malik, Ahmed, Buhari,)
Abdullah bin Amr (ra) şöyle demiştir:
" Ben Rasulullah (asm) ın Kabe'yi tavaf ettiğini ve tavaf esnasında şöyle dediğini gördüm: ' Sen ne kadar hoşsun, senin kokun ne kadar hoş. Sen Allah katında ne kadar büyüksün, senin kutsallığın ne kadar büyük! Ama Muhammedin canı kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, mü'minin malı ve kanı hakkında ancak hüsn-ü zan beslenmesi yönüyle kutsallığı, Allah katında senin kutsallığından daha büyüktür." (İbn-i Mace) | 
13.11.2007, 19:18
| |
leys isimli üye'ye teşekkür eden 5 üye:
| | | Hakkperest
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 5.229
1 Albümü var
Teşekkür etti: 10.873
Teşekkür aldı: 4.485 konuda 21.322 kere
| hatırlarsınız, köşkte resepsiyon oluyordu sezer döneminde ve yabancı devlet adamlarının onuruna kadehler kalkerken biz biliyorduk ki başbakanın kadehinde içki yoktu!
işte bu zan güzel zan,
belki de vardı! ama bizim zannımız onun içmeyeceği yönündeydi değil mi?
neden?
duruşu... istikameti... tavrı, tarzı, bize o içmez canım kanaatini vermişti.
bu güzel...
peki!
hacıabi'yi bankadan çıkarken gördüm abi! elinde bir tomar para, gömülmüş paraya, sayıyordu!
abi sen ne diyorsun ya! ben onu var ya, meyhaneden çıkarken bir sarhoşu kucaklamış gördüm! bildiğin gibi değil...
o mu? geçenlerde bir marketin önünde bir genç kızla harıl harıl sohbet ediyordu, bir de bize dinden bahseder!
ya şunun lafını anma bana! gözlerimle görmesem inanmazdım! ramazanda yahu gündüz vakti, bir lokantaya girdi. inanamadım arkasından gizlice seyirttim. ne göreyim? yemeklere paldır küldür girişmişti!
falan filan...
bütün bunları okurken, o eğer civarında müslümanlardan biliniyorsa, hemen sizin de aklınıza onun neden böyle yaptığına dair bir sürü savunma gelmiş olması lazım.
bakda'dan emekli maaşını çekiyordu, sarhoş, kardeşi idi, onu oradan çıkarıyordu, kız, kızkardeşiydi, yüksek şeker hastası, oruc ona yasaktı ve yemek yemesi gerekiyordu gibi çok mazeret bulunabilir...
bu yüzden şahitlik, hüküm vermek demek değildir!
biz şahit olduklarımıza ne çabuk hüküm veririrz, aslı faslı medir, araştırmadan...
hırsızı elinden tutup getirirler kadı'nın önüne... kadı neden çaldın diyemez, hüküm kesinleşmeden önce...
en fazla diyeceği:
neden aldın!?
bu kadı'da böyleyken, varın siz, içine düştüğümüz batağı hesaplayın...
tam da burada 'padişahın işi ne' ne giderdi ama  | 
13.11.2007, 19:35
| |
Hak-dilaram isimli üye'ye teşekkür eden 4 üye:
| | | Super Moderator
Üyelik tarihi: 15.09.2006
Mesajlar: 1.483
3 Albümü var
Yarışma Puanı: 310 Teşekkür etti: 3.218
Teşekkür aldı: 1.261 konuda 4.619 kere
| Bir öğretmen yarısı dolu yarısı boş bir bardağı öğrencilere göstermiş ve: "Burada ne görüyorsunuz?" demiş.
Öğrencilerin bir kısmı, "yarısı boş bir bardak" derken, diğerleri, "yarısı dolu bir bardak" demişler.
Bu iki cümleden hangisi doğru, hangisi yanlış?
Elbette ki, bu iki cümlenin ikisi de doğru. Fakat aralarında mühim bir fark var.
Bu iki cümle öğrencilerin bakış açılarını, psikolojik yönlerini de ortaya koymaktadır. "Yarısı boş bir bardak" diyenler, hırslı ve su-i zan sahibi, "yarısı dolu bir bardak" diyenler de, kanaatkar ve hüsn-ü zan sahibi kimselerdir.
Bardağa bu nazarla bakanlar, insanlara da farklı bakmazlar. (Acaba biz burada su-i zan mı yapıyoruz, hüsn-ü zan mı? Dikkat edin vereceğiniz cevap, sizin de psikolojik yanınızı ele verebilir.)
Bazı insanlar vardır ki, insanların daima hata ve kusurlarına- yani bardağın boş kısmına- odaklanmışlardır.
Suratları asıktır ve ağızlarından tenkid eksik olmaz.
Hüsn-ü zan mümkün olduğu durumlarda, onlar her zaman su-i zan şıkkını tercih ederler.
Onlar hayatı kendileri ve başkaları için zehir ederler. Kimsa mecbur kalmadıkça bunlarla beraber olmak istemez.
Bazı insanlar da vardır ki, çok iyimserdirler.
İnsanların hata ve kusurlarına değil, meziyetlerine -bardağın dolu kısmına- odaklanmışlardır.
Yüzleri daima mütebessimdir.
İnsanların daima iyiliklerinden, güzelliklerinden bahsederler.
Onlar insanlara daima hüsn-ü zanla muamele ederler.
Onların yanında herkes kendini rahat hisseder.
Üstad Bediüzzaman Hazretlerininin: "Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır" dediği gibi,
bu insanlar da hayattan lezzet alır ve başkalarının lezzet almasına vesile olurlar. Su-i zan yapmışsak ne yapalım?
Sahabe Harise bn Numan (ra) şöyle der:
"Peygamberimiz (asm): "Ümmetim şu üç şeyi bırakmaz; uğursuzluk tutma, hased ve su-i zan." buyurdu.
Bir adam "Kendisinde bunlar olan kimsenin kalbinden, bunları ne giderir Ya Rasulallah?" diye sordu.
Peygamberimiz şöyle buyurdu: " Hased ettiğin zaman Allaha istiğfar et, bağışlanmayı dile! Su-i zan ettiğinde de araştırma (aldırış etme), uğursuzluk hissettiğinde yürü (ehemmiyet verme)" (Taberani)
Hadisteki "sui zan ettiğin zaman araştırma" ifadesi, iki manaya da gelebilir. Birincisi; "Aldırış etme, üzerinde durma, şeytanın bir vesvesesi olarak düşün." demektir. İkincisi; "Sui zan ederek muhatabın gizli kusurlarını araştırma." demektir.
Çünkü sui zan haram olduğu gibi isnların gizli kusurlarını araştırmak da haramdır.
Sui zan ettiğimiz konu mühim ve öyle aldırış edilmeyecek bir konu değilse, en güzeli sui zan ettiğimiz şahısla konuşarak meseleyi vuzuha kavuşturmktır.
Çünkü sui zannımız, bizim yanlış algılamamızdan ve iletişim kopukluğundan meydana gelmiş olabilir. Muhatabla iletişim kurmamız bizi büyük bir yanlışlıktan kurtarabilir.
Fakat bu durumda da hassas olmak gerekir.
Muhatabımızın kalbinden geçeni bilmediğimiz için, onun söylediğini kabul etmemiz gerekir.
Peygamberimiz (asm) kendisine özür beyan eden kim olursa olsun, onların özrünü -aksine bir delil olmadıkça- kabul ederdi ve: "Ben insanların kalblerini açmaya, karınlarını yarmaya memur değilim" derdi.
O her zaman insanların zahiri hallerine göre muamele ederdi.
Bir savaşta kelime-i şehadet getiren bir adamı öldürdüğü için Üsame b. Zeyd'e kızmıştı. Üsame: "O ölüm korkusuyla öyle dedi" deyince de, "Kalbini yarıp baktın mı?" demişti.
Ebu hureyre (ra) Peygamberimiz (asm) ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: Meryem oğlu İsa (as) bir adamın hırsızlık yaptığını gördü. (daha sonra) ona:"Sen hırsızlık mı yaptın ?" diye ona sordu. Adam, "kendisinden başka ilah olmayan Allaha yemin ederim ki, hayır (hırsızlık yapmadım) "dedi. Bunun üzerine İsa (as) "Allah'a iman ettim ve kendi gözümü yalanladım" dedi." (Buhari, Müslim, Nesei)
irfan mektebi.. | 
13.11.2007, 19:51
| |
leys isimli üye'ye teşekkür eden 5 üye:
| | | Super Moderator
Üyelik tarihi: 15.09.2006
Mesajlar: 1.483
3 Albümü var
Yarışma Puanı: 310 Teşekkür etti: 3.218
Teşekkür aldı: 1.261 konuda 4.619 kere
| (aynı anda geçti aklımdan  )
Sultan Murad Han o gün bir hoş"tur. Telaşeli görünür.
Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer.
Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.
Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
-- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah?..
-- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
-- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar;
-- Kimdir bu?
Ahali: - Aman hocam hiç bulaşma, derler.
Ayyaşın meyhusun biri işte!..
-- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz... Bir başkası tafsilata girer;
- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır.
Azaplar çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar...
Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
- isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar kalırlar mı ortada!..
Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu :
-- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
-- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir sey diyemem...
Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır.
Defini tamamlamak gerek.
- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
-- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
-- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
-- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması,paklanması var. Tekfini, telkini...
-- Merak etme ben beceririm.
Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
-- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...
-- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur.
Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin.
Hadi yüklenelim... Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Mechul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
-- Nasıl yani?..
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..
-- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur.
Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun.
Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar...
Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki.
Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...
- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir...
Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
-- Niye?
- Ümmeti Muhammed içmesin diye...
-- Hayret...
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi.
Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi.
Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal.
Hucceti islam okurdum...
-- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
- Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...
-- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
- işte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya...
Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek.inan cenazen kalacak ortada...
-- Doğru, öyle ya?..
- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
-- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra;
- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne? | 
13.11.2007, 19:56
| |
leys isimli üye'ye teşekkür eden 6 üye:
| | | Hakkperest
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 5.229
1 Albümü var
Teşekkür etti: 10.873
Teşekkür aldı: 4.485 konuda 21.322 kere
| teşekkür ederim leys,
yazınızda vurgulanan bir husus da hassaten bizim kalbimizden geçmişti, bunu belirtmek lazım diye.
diyorsunuz ya:
'Çünkü sui zannımız, bizim yanlış algılamamızdan ve iletişim kopukluğundan meydana gelmiş olabilir. Muhatabla iletişim kurmamız bizi büyük bir yanlışlıktan kurtarabilir.'
kaçamadığımız bir menfi haslet bu. birisi hakkında bir değerlendirme yapılacaksa bizim o üstün zekamız, hadiseleri gayet teferruatlı analiz eden arifane yanımız, yanılmaz benliğimiz öyle usturuplu tanımlar ki-haşa- vahiyle gelse bu kadar olurdu duygusuna bile kapılırız!
x ne düşünmüştü de yapmıştı veya x'in derdi neydi, hangi ortamda, ne şartlar altında, hangi duyguyla, ne maksatla, nasıl, neden niçin paradigması tarafımızca tespit edilir ve hüküm şipşak verilir ve artık o yanılmazlığın hükmü tahtına oturuverir.
biz buna yarı tanrıcılık hevesi diyelim de vehamet net anlaşılsın...
basit adalet bile neden niçine kıymet verirken, bizim nedenini niçinini kendimizin tayin ettiği yanılmaz hükmümüz artık önyargı faslından çıkmış olup, 'kat'a ve asla yanılmaz yargı' oluvermiştir.
belki çok açık, 'neden' diye sorulsaydı, cevabı 'haa! öyle mi ya' ile bizde mahcubiyete sebep olacak nice hadisatı, kendi bütünselliğimize zarar vermememiz adına ne kadar iğrenç bir şekilde başkasının kuyruğu yapıveririz!
bir de biri hakkında başka birinin tespitleri ile o birine ait yargılarda bulunanlar olur ki, bu bambaşka bir komedi...
tanımak mı istiyorsun?
git tanı...
oku tanı...
al tanı...
onu onda/onunla tanı...
dıdısının dıdısının dıdısından değil... | 
13.11.2007, 20:46
| |
Hak-dilaram isimli üye'ye teşekkür eden 5 üye:
| | | Hakkperest
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 5.229
1 Albümü var
Teşekkür etti: 10.873
Teşekkür aldı: 4.485 konuda 21.322 kere
| Kalbi tasfiye edebilmek için bir hadîs-i şerîf ve şerhi. Tehzib makamının hakîkatini beyan eder. " Sizi zandan sakındırırım, şübhesiz ki zan, sözün en yalanıdır. Gizli haberleri araştırmayın, bedenen yapılabilecek amelinizi de araştırmayın. Hayrda yarıştığınızda birbinizi engellemeyin, hased etmeyin, buğuzlaşmayın. Birbirinizden yüz çevirmeyin. = Kendi nefsinizin menfaatini başkasının menfaatinden takdim etmeyin. Ey Allah'ın kulları, kardeş olun, birbirinizden ayrılmayın. Nitekim Allah da bunu size emretmiştir. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakıp zelil de etmez, tahkir etmez. Takva buradadır. Bir Müslümanın diğer bir müslümanı tahkir etmesi, günah olarak tahkir edene kâfidir. Müslümanın her şeyi, malı, ırzı, namusu, kanı haramdır. "
Haramdan sakınan bir kimse hakkında, kötülüğü düşünür diye tahmin etmek kesinlikle yasaklanmıştır. Yani hayr ehlinde kötü zanla tahmin bir yalandır; hayr ehlinden onu ayrıca tahmin yalının yalanıdır. Şer işleyenlerin hakkında işledikleri şerri zan etmek sûi zan değildir. mesela zinadan korunmayandan zinayı, hırsızlıktan korunmayandan hırsızlığı zan ve tahmin haram değildir. Ancak zâhirî halde şerden sakınan kimseden şerri tahmin etmek yasaklanmıştır. Nitekim: " Zannın bir çoğundan sakının, çünkü bazı zan günahtır. " mealindeki ayetten bu mana anlaşılmıştır. " Gizli haberleri araştırmayın, bedenen yapılabilecek amelinizi de araştırmayın. " Yani şu veya bu, kalbinde bana veya ona fenalık düşünür diye, mü'min kardeşinizin sözünden düşüncelerini araştırmayın ve dolayısıyla zâhirî duyguların yapabileceği ayıbları da araştırmayın demektir.
Şu halde kalbinize gelen hatarayı olmuş gibi tahmin etmeyin. Şayet gizlide işlenilmesi mümkün ise, o gözli ayıblarını tesbit etmeye gayret etmeyin ve hisse kapılmayın demektir. Çünkü böyle hislere kapılmak sizi zâhirî amellerde ayıb araştırmaya ve casusluğa sevk eder. Ne kendiniz hakkında, ne başkası hakkında gizli ayıbları araştırmayın. İki kişinin aralarındaki gizli konuşmalarına kulak vermeyin. Bu gbi haller apaçık adâvete, gıybet etmeye, haber dolaştırmaya sebeb olur. Ufak bir ateş kıvılcımı iken alevli bir ateş olmaya dönüşür. Edeble Varış Lütufla Dönüş Dilara yayınları | 
14.11.2007, 09:28
| |
Hak-dilaram isimli üye'ye teşekkür eden 4 üye:
| | | Hakkperest
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 5.229
1 Albümü var
Teşekkür etti: 10.873
Teşekkür aldı: 4.485 konuda 21.322 kere
| zan oluşturmanın/zan ile hüküm bina etmenin kaynağında ne var? | 
14.11.2007, 15:40
| | | Super Moderator
Üyelik tarihi: 15.09.2006
Mesajlar: 1.483
3 Albümü var
Yarışma Puanı: 310 Teşekkür etti: 3.218
Teşekkür aldı: 1.261 konuda 4.619 kere
| mizac bozukluğu.. herkesi kendisinden üstün bilmemek mesela. Sui zan saikasıyla kendisinde bulunan kötü ahlakı başkalara teşmil etmek..
hikmete tabi olmak/ olmamak
kaderi tenkid..
Konu leys tarafından (14.11.2007 Saat 19:43 ) değiştirilmiştir..
| 
14.11.2007, 19:34
| |
leys isimli üye'ye teşekkür edenler
| | | Hakkperest
Üyelik tarihi: 27.08.2006
Mesajlar: 5.229
1 Albümü var
Teşekkür etti: 10.873
Teşekkür aldı: 4.485 konuda 21.322 kere
| O'nu bilmek ve O'na kulluk etmek ile mükellefiyeti sınırlandırılmış insanın, hüküm verme temayülü ve hatta iştiyakının altında yer alan duyguyu daha açığı sorgulamak adına sordum...
dediklerinize katılıyorum bu arada. tahkikime göre zan, kibir olgusunun bir realitesi, ya sizce? | 
14.11.2007, 19:53
| | | Super Moderator
Üyelik tarihi: 15.09.2006
Mesajlar: 1.483
3 Albümü var
Yarışma Puanı: 310 Teşekkür etti: 3.218
Teşekkür aldı: 1.261 konuda 4.619 kere
| “Kendi hevâsını kendine tanrı edineni gördün mü? ” (Furkan:43)
mizac bozukluğu derken tüm nefsi temayüllerdir aslında..
kibir, kıskançlık, hırs...
Dar-ı hikmet olan dünya yurdunda.. bilmediğine evvelden mesafeli hatta düşman..
bu kompleksi kapatmak için de tahminleri, zanettikleri, ihtimal verdikleri üzerinde hükm tayin etmek..
Ucu Cenab-ı Hakkı tenkide kadar varan bir kalb yarası.
Halbuki insan hüsnü zanna memurdur..
Kibrini bileylemek için herkesi kendinden üstün bilmelidir. | 
14.11.2007, 20:18
| |
leys isimli üye'ye teşekkür edenler
| |  | | Sayfa 2 Toplam 3 Sayfadan | < | 1 | 2 | 3 | > | | Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 07:41 .
Powered by: vBulletin Version 3.7.2 (Türkçe) Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.2.0 RC5 Bazaar Desings |