Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.
Hucurat-12
Kim ki yanında Müslüman kardeşinin gıybeti yapıldığı halde, gücü yeterken ona yardım etmezse, Allah onu dünya ve ahirette zelil kılar.
Camiu’s-Sağîr
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 22 (0 Kayıtlı ve 22 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
Bid'at Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in zamanında olmayıp, hayatından sonra ibadet olarak ihdas edilen şeylerdir. Zeyn-ul Arab : " Bid'at, dinin aslına dayalı olmayan kıyaslarla ihdas edilen şeylerdir. " Herevî : " Bid'at, celî veya hafî olarak sünnet ve Kitaba dayanmayan, bilahare ihdas edilen görüşlerdir. " dediler.
Binaenaleyh bid'at-i hasenenin de bir asla, zahiri veya hafî bir senede dayalı olması şarttır. İmam Birgivî'nin bazı haşiyelerinden naklen, Tarîkat-ı Muhammediye'nin şârihleri Ebû Saîd Hâdumî ve Şeyh Receb'in zabtlarına göre bid'atlerin en çirkini ondur:
1- Kur'an-ı Hakîm'i ücret mukabilinde okumak; özellikle vakfedilmiş paradan okumak mukabilinde ücret almak... Çünkü Kur'an'ın okunması için yapılan vakıflar bâtıldır. Zikir, dua, salavat, tesbih ve benzerlerinin de para mukabilinde yapılması çirkin bid'attir. Tabii ki camilerde yardım almak maksadıyla okunan kıraat ve aşirler de buna dahildir.
2- Ölünün evinden yemek vermek. Böylece makberlerde mum yakmak ; cenazenin önünde, gelin çıkarırken ve benzerlerinde cehrî zikir yapmak; kabirler üzere bina yapmak, süslemek ve kabrin yanında yatmak da bunlara dahildir.
3- Nafile namazlarda cemaat, mesela Reğâib, Berat ve Kadir gecelerindeki namazların ve tesbih namazının cemaatle kılınması bid'attir, terâvih müstesna.
4- Namazda tadil-i erkanı terketmek; kıvrak namaz kılmak; karganın dindiklemesi gibi secde etmek dahi bid'attir.
5- İmamın arkasında, onu geçmek veya muhalefet etmek.
6- Cemaatte safları düzgün tutmamak ( ip gerilir bir çok camide, safa hiza alırken ipe ayak parmaklarının değil, topukların hizalanması gerekir. Mesela birinin ayak numarası 42 birinin ise 38 olunca, haliyle hiza parmaklardan olmaz; halbuki topuktan hiza alınırsa ipe saf düzgün olur)
7- Şarkı, türkü dinlemek, söylemek. Kur'an-ı Hakîm'i ( tecvid kaidelerinin dışında yani) dalgalı okumak; veyahud zikirleri böyle yapmak, ve bununla kendinden geçmek ve dengeyi kaybetmek,
8- Hutbe anında salavât-ı şerîfeyi, ashaba terdıyeyi, âmin demeyi cehren yapmak.. Bunların gizlide bid'at olmadığını İbnu Abidin tasrih etmiştir. Ayrıca birinin dua etmesi anında, diğerlerinin yüksek sesle âmin demeleri de buna girer.
9- Caminin içinde dilencilik yapana, israfçıya, oyunculara sadaka vermek; raks yapmak; Kur'an'ın hatmi yahud şöhret veya riya için yemek hazırlamak.
10- Kadınların yabancı erkeğin evinde halvet etmeleri; yabancı erkeği kutlamaları, taziye etmeleri, hastalıklarında ve kabirlerini ziyaret ve yabancı erkeklerin evin dışından işitebilecekleri kadar sesli kıraat, Tevhid ve mevludları bid'attir. Özellikle evli, genç, süslü ve kokulu olsalar daha şiddetli bid'attir.
KAYNAK : İmam Birgivî'nin bazı haşiyelerinden naklen, Tarîkat-ı Muhammediye'nin şârihleri Ebû Saîd Hâdumî ve Şeyh Receb'in zabtlarına göre Dilara Yayınları Özleşme Yolu İsmail Çetin
«Âlemîn», âlem kelimesinin çoğuludur. İnsan, melek ve cin gibi akıl sahibi yaratıkların tamamını içine alan evrenin adıdır. Bazıları da, Allah(c.c)’ın varlığına delâlet eden her şeye âlem denildiğini söylemişlerdir.
Rahmân, iyi olsun kötü olsun, mümin olsun kâfir olsun, ayırım yapmadan dünyada nimetini herkese veren Allah(c.c) demektir.
Rahîm ise, ahirette nimetlerini sadece müminlere veren manasınadır. Cenab-ı Allah(c.c), dünyada herkese nimet verdiği halde, kendisine inananlara ahirette özel muamele yapacaktır. Kur’an’da geçen «Rahmân» ve «Rahîm» kelimeleri hep bu manada kullanılmıştır.
Ceza günü, ahirette herkesin hesaba çekilip iyinin iyi, kötünün de kötü karşılık alacağı muhakeme günüdür.
Müfessirlerin açıklamalarına göre kendilerine lütuf ve ihsanda bulunulan kimseler, peygamberler ve onların yolunda gidenlerdir. Gazaba uğramışların yahudiler, sapmışların ise hıristiyanlar olduğu rivayet edilmiştir.
Bununla beraber, doğru yoldan sapma ve Allah(c.c)’ın gazabına uğrama, yalnızca hıristiyan ve yahudilere mahsus değildir.
6. âyette Allah(c.c) Teâlâ’dan bizi «doğru yol»a iletmesi istenmiş, 7. âyette ise doğru yolun ne olduğu «örnekle eğitim» metoduna göre anlatılmıştır. Bu da başta Peygamber olmak üzere iyilerin yolunu iyi, kötülerin yolunu da kötü olarak göstermektir. İşte Kur’an’ın büyük bir kısmı, bu iki âyetin tefsiri mesâbesindedir.
İmam-ı Azam ve bazı fakıha göre bu besmelenin ayet olarak kabul edilmemesine rağmen mushafta geçmesinin nedeni "ilk defa" zikredilmesindendir...
Neml:30 da besmelenin ayet olarak kabul edilmesi vahye dahil olması evvelinde değil de ortasında olmasındandır.
Vayhe dahil olmayan besmele ayet sayılabilir mi? Bu konu da şafilerin düşüncelerinde hanefilere göre farklılık vardır. O yüzden bizim takip etmemiz gereken yol mezhep imamlarının gittikleri yoldur. Şafi iseniz ayet olarak kabul edersiniz, hanefi iseniz ayet olarak kabul etmezsiniz. Bizler müçtehit veya fakıh değiliz. http://http://www.hayrettinkaraman.n...leler/0574.htm
Tahlil:
Birinci tarife göre herhangi bir âdet, âlet ve davranışın bidat olabilmesi için dine katılması, dinî telâkki edilmesi, iman ve ibâdet manzûmesine dahil bulunması gerekir. Meselâ bir kimsenin bedenini geliştirmek için her sabah bir müddet koşması sonra bir yerde durup belli hareketler yapması caizdir, bunlar Hz. Peygamber (sav) zamanında yapılmamış olsa dahi bidat değildir. Aynı hareketler ibâdet olsun diye yapılır veya ibâdet sayılırsa bidat olur ve caiz olmaktan çıkar. Çünkü İslâm'da ibâdetin yeri, zamanı ve şekli Allah Resûlü (sav) tarafından kesin çizgilerle açıklanmıştır. Hiçbir kimsenin bunları değiştirme, arttırma ve eksiltme selâhiyeti yoktur.
İkinci gruba göre Resûlullah'ın (sav) âhirete intikâlinden sonra ortaya çıkan herşey bidattır; ancak her bidat sapıklık olmadığı gibi günah ve kötü de değildir. Kabih (kötü) bidat vardır, hasen (iyi) bidat vardır. Birincisi caiz olmadığı ve delile dayanmadığı halde dinde ilâve veya eksiltme ifâde eden bidatlerdir. İkincisi sonradan ortaya çıkmakla beraber ya din ile alâkası olmayan veya caiz olduğuna delil bulunan bidatlerdir. Dikkat edilirse bu tarifin, "kötü bidat" diye tavsif edilen kısmının, birinci grubun bidat anlayışı içine girdiği görülecektir. "İyi ve güzel bidat" denilen kısmına ise onlar bidat dememiş, bunları bidat mefhumu içine sokmamışlardır. Bidatı iyi ve kötü diye ikiye ayıranlara göre horozu kurban olarak kesmek kötü bidattır; caiz değildir; çünkü bu âdet sonradan çıkmıştır, İslâm'ın kurban nizamına aykırıdır. Aynı âdet birinci grubun tarifine göre de bidattır. Kur'ân-ı Kerim'i bir mushaf içinde toplamak, hadîs kitapları yazmak, terâvih namazını cemaatle kılmak da sonradan olmuş şeylerdir; fakat bunlar iyi bidattır, caizdir, caiz olduğuna deliller vardır. Unu elekten geçirmek, yemekte çatal, kaşık, masa kullanmak, otomobile binmek de sonradan çıkmış şeylerdir; fakat bunlar dünya hayatı ile alâkalı mübah bidatlerdir, din ile (iman ve ibâdet, günah ve sevap mefhumu ile) alâkası yoktur.
Bu tarifleri bir neticeye bağlamadan önce bidat mevzûuna aydınlık getiren hadîslere bakmamız gerekiyor.
Hadîsler: Nebiyy-i Ekrem (sav) Efendimiz insan hayatını bütün yönleriyle içine alan, beşeriyete dünya ve âhirette ebedî saâdetin kapılarını açan bir din, bir hayat düzeni getirmiştir. Allah Teâlâ'dan aldığı gibi insanlara anlatmak ve dünya durdukça bozulmadan yaşamasını sağlamak için olanca gayretini sarfetmiştir. Kendi sünnetine ve kendisinden hemen sonra gelen halifelerin (Hulefâ-i Râşidîn'in) sünnetine sımsıkı sarılmamızı bunun için istemiş, kurtuluşun bunda olduğunu haber vermiştir.72 Aynı hadîslerin devamında veya başka hadîslerinde bir de bidattan bahsetmiş, "sonradan çıkarılan her şeyin bidat olduğunu, her bidatın sapıklıktan ibâret bulunduğunu ve her sapıklığın da insanı ateşe sürekleyeceğini" bildirmiştir.73 Daha dindar, daha iyi kul olabilmek için birisi sabahlara kadar uyumayıp ibâdet etmek isteyen, ikincisi her gününü oruçla geçirmeye azmeden ve üçüncüsü aile hayatından uzak kalmaya niyet eden üç sahâbiye şöyle seslenmiştir: "Ben Allah'ı en iyi bilen ve O'nu en ziyade sayanınız olduğum halde hem ibâdet eder hem uyurum, oruç tuttuğum ve tutmadığım günler vardır, âilem ile de ilgilenirim... kim benim sünnetimi terkeder, yolumdan ayrılırsa benden değildir."74
Te'lif: Sünnete bağlanma ve bidatlerden uzak durma mevzûundaki bu emirler ve yasaklar karşısında ilk devirlerden beri farklı anlayışlar olmuştur.
Sünnete uyma, hayatı sünnete göre tanzim etme konusunda bütün müslümanlar birleşmekle beraber, Resûl-i Ekrem'in (sav) ümmetine örnek teşkil eden sünneti ile tabiî ve beşerî olan davranışlarını birbirinden ayırma mevzûunda farklı anlayışlar ve davranışlar ortaya çıkmıştır. Allah Resûlü (sav) de bir insandır; bu iki vasfıyla davranışları, sünnet olma yönünden aynı değildir. Meselâ O, bazı helâl yiyeceklerden hoşlanmaz ve yemezdi. Helâl olan birşeyden hoşlanmamak beşerî vasfına bağlı bir hal ve davranıştır; sünnet değildir, ümmetini bağlamaz. Keza fenne, tekniğe, müsbet ilme ait bir mevzûuda bir insan olarak fikrini, kanâatini söylerse bu da bağlayıcı olmaz. Nitekim hurmayı tohumlama mevzûunda fikrini açıklamış; bunu duyanlar dinî (peygamberlik vasfına bağlı) bir tâlimat zannıyla aynen uygulamışlardı. Netice müsbet olmayınca durum kendilerine arzedilmiş ve şu cevap sâdır olmuştu: "Ben ancak bir beşerim. Size dininizden olan bir şeyi emredersem onu yapın, rey ve kanâatimden birşeyi emredersem ben ancak bir beşerim." Bir başka rivâyete göre de şöyle buyurmuştur: "Siz dünya işinizi daha iyi bilirsiniz."75
Şu halde "sünnetime uyunuz, benim yaptığımı yapınız" emri mutlak değildir; istisnâları, kayıt ve şartları vardır. Bunun içindir ki bazı müslümanlar Nebiyy-i Mükerrem'in (sav) her davranışını, uyulması gereken bir sünnet telâkki ederken, işin ruhuna vâkıf diğerleri sünneti, tabiî ve beşerî davranışlardan ayırmışlardır.
Bidat da böyledir. Yukarıda geçen hadîslerde Resûl-i Müctebâ Efendimiz (sav) "her sonradan ortaya konan şey bidattır, her bidat sapıklıktır..." buyurunca bazı kimseler bunu mutlak mânâda anlamış ve her îcada, her keşfe, her yeni âlet ve âdete cephe almış, bunları kötü bidat olarak mahkûm etmişlerir.76 Bu anlayışın, doğru olmadığına en büyük delil Resûlullah'tan (sav) hemen sonra, O'nu (sav) ve İslâm'ı en iyi anlayan halifeleri ve sahâbesi tarafından yapılan yeniliklerdir. Hem bu yenilikler sadece savaş tekniği ve âletlere münhasır kalmamış, bazı dinî meselelere de uzanmıştır. Bu cümleden olarak Kur'ân-ı Kerîm "Mushaf"ta toplanmış, dîvan kurulmuş, zekâtı vermeyenler ile savaşılmış, hadîsler toplanıp tedvîn edilmiş, terâvih cemaatle kılınır olmuş, cuma için bir ezan daha ihdâs edilmiş, harâc sistemi kurulmuştur... Şu hâlde her yeniliğin Peygamberimiz Efendimiz (sav) tarafından mahkûm edilen bidat mefhumuna dahil bulunmadığı kesinlikle anlaşılmaktadır. Ve yine anlaşılmaktadır ki korunması, üzerine titrenmesi gereken şey iman, ibâdet ve hayat nizâmıyla İslâm'dır. Bunu bozan, çehresini değiştiren şey kötü bidattır. Beşerî hayatın îcabı olarak îcad ve keşfedilen âletler, geliştirilen teknik kötü bidat olmadığı gibi menedilmiş de değildir. İslâm'ın yasaklamadığı, insanın refah ve saâdetini hedef alan her yenilik İslâm'ın teşvikine mazhar olmuştur:
"De ki: Allah'ın kulları için yarattığı zînet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir? Bunlar dünya hayatında inananlarındır. Kıyamet gününde yalnız onlarındır..."77
"Ey inananlar! Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar -Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah'ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere- kuvvet ve savaş atları hazırlayın"78 gibi âyetler bunun en açık delilleridir. İyi ve güzel olan şeyleri Allah mü'min kulları için yaratmıştır. İnanmayanların dünyada o nimetlerden istifâdesi tufeylilik yoluyla olmaktadır; ziyafet iman edenler içindir. Şükrünü edâ etmek, Yaratıp Bağışlayanı unutmamak şartıyla her iyi ve güzel şeyden azamî istifâde müslümanların hakkı ve vazifesidir.
Öte yandan inanmayanların iman ehline tahakkümlerini, baskı ve zulümlerini önlemek için her asrın ilim ve tekniğine göre hazırlıklı olmak, en büyük ve en kuvvetli olmak da müminlerin vazifesidir. Yalnız bu iki âyet bile yenilikler karşısında İslâm'ın tavrını anlatmaya kâfidir.
Gerçek bu olmakla beraber -dine aykırı olmayan, dinin emir ve yasakları hudûduna girmeyen- yenilikler karşısında menfî tavır takınmak, bunları iman meselesi haline getirmek bidat mefhumunu yanlış anlamış olmaktan yâni cehâletten ileri gelmektedir.
Bidat ve İrşad:
Geçmişte ve günümüzde bidat mevzûunda iki aşırılık göze çarpmaktadır.
a) Bidatlerle mücâdelede ifrat: İbn Hazm, İbn Teymiyye, Muhammed b. Abdulvehhâb gibi âlimler, vehhâbîler, kadızâdeliler gibi gruplar müslümanları sünnet yolunda birleştirmek ve bidatları ortadan kaldırmak için mücâdele bayrağını açmışlardır. Ancak mücâdelede usûlleri çok sert ve kırıcı olduğu için müsbet netice alamamış, bidatçıların taassubunu körüklemiş, birleştirmek yerine ayrılmalara, sünnete bağlamak yerine ondan uzaklaşmalara sebep olmuşlardır. İslâmî terbiyede, iyiyi emir ve kötüyü yasaklamada esas, kaş yaparken göz çıkarmamak, bir avuç pirinç için bir çuval bulguru zâyi etmemektir.79 Geniş kültürü ve tecrübesiyle Kâtip Çelebi bu mevzûuda eskimez sözler söylemiştir:
"Ancak şunu söyleyelim ki, bütün bu bidatlar halkın arasında bir töreye ve âdete dayanır. Bir bidat bir halkın arasında yerleşip oturduktan sonra artık şeriatın beğendiğini buyurup istemediğini yasaklamak işidir diye halkı yasaklayıp ondan döndürmek arzusunda olmak büyük ahmaklık ve bilgisizliktir. Halk alışıp âdet edindiği işi, eğer sünnet, eğer bidattır, bırakmazlar. Meğer elinde kılıç biri çıkıp da hepsini kılıçtan geçirsin. Meselâ itikatta olan bidatlar için Sünnî padişahlar nice vuruş-kırış ettiler, fayda vermedi. Amel işlerinde olan bidatlar hakkında da her çağda şeriatı bilen ve başta olan dindarlar ve vâizler nice yıllar kendini verip halkı bir bidattan döndüremediler.
İmdi halk âdetini bırakmaz, her ne ise Allah'ın istediğine göre sürülür gider. Ancak, başta bulunanlara, İslâmların düzenini korumak ve İslâmlığın şartları ve esaslarını halk arasında saklamak lâzımdır. Vâizlar genel olarak halkı sünnete rağbetlendirmek ve onları bidattan uzaklaştırmak yolunda yumuşaklıkla va'z ve nasihatle yetinince üzerlerine düşen vazifeyi yapmış olurlar. Tanrının elçisi (sav) üzerine düşen yalnız bildirmektir, tutmak halka kalır, güçle tutturmak olmaz. Kısacası bu yolda derinleşmek ve ince elemek faydalı değildir. Zira Peygamberimizin (sav) zamanından sonra gelen devirlerde, her çağın halkı hallerini sünnete uydursalar ve araştırsalar, sünneten çok uzaklaşmış bulunur. İnsaf edip herkes kendisini yoklasa, sünnete uymakla hiç ilgili bulunmaz. Çoğu zamanlarda çıkan işler ve sözler hiç bir yoldan bidattan sıyrılmış değildir..."80
b) Bidatçılığa karşı aşırı müsamaha:
İslâm âlim ve mürşidlerinin, çevrelerinde yaygın binlerce bidat ve hurafe karşısında sükût etmeleri, küçük bir menfâat kaybını, basit bir ferâgatı göze almamaları bidat mevzûunda ikinci aşırılığı teşkil etmektedir. İleri sürülen mâzeret "fitne" ihtimalidir. Ancak bu tâbirin mefhumu üzerinde durmak gerekir. Fitne nedir? Şahsî menfâatlerin azalması, dünyevî dostlukların zâil olması, şöhretlerin gölgelenmesi... irşadı durduracak fitneler midir? Kanaatimizce bunlar ve benzerleri; yani zararı şahsî olan ve maddî menfâate dokunan neticeler mürşidler için mâzaret teşkil edecek fitneler değildir. Fitne İslâm'a ve İslâm cemaatine zarar verecek, onları birbirine düşürecek, birliği ve beraberliği sarsacak, az fayda karşısında çok zarar getirecek davranışlar, hâdiseler ve neticelerdir. Mürşidler, Sâhib-i Sünnet'in (sav) huzurunda mahcub olmamak için örümcek ağından mâmûl fitne siperlerine sığınmamalı; ilim, hikmet, ferâgat, aşk ve imanın esas unsurlarını teşkil ettiği irşâd ışığı ile çevrelerini aydınlatmalıdırlar.
Bir tenkit ve cevabı:81
Nesil dergisinin Aralık 1976 sayısında "Bidat ve Yenilik" başlığı altında ele almış olduğunuz konu, bana göre bugün müslümanların ihtilâf halinde oldukları bütün konuların temelini teşkil etmektedir. Böyle temel konuların devamını dilerken bana göre sizden beklemediğim bazı aksamaları (sizi telif ve tercümelerinizden tanıyorum) aşağıya aldım. Yanıldığım hususlarda beni derginiz vasıtası ile ikaz etmenizi istirham ediyorum.
1 - Adı geçen yazınızda bidatın tariflerini verirken "Şer'î delillere aykırı herşey ve davranışa bidat diyenler de olmuştur." Bu tarif bana diğer tariflerden daha isabetli geldi. Yanılmıyorsam siz de bu tarifi tercih ediyorsunuz. Hem de "Dine aykırı olmayan, dinin emir ve yasakları hududuna girmeyen yenilikler karşısında menfî tavır takınmak, bunları iman meselesi haline getirmek bidat mefhumunu yanlış anlamış olmaktan; yâni cehaletten ileri gelmektedir" şeklindeki ifadenizle, ne var ki bidati iyi-kötü diye ayıran görüşleri net bir şekilde tenkide tâbî tutmayışınıza sebep, meseleyi okuyucunun idrakine terketmek mi, yoksa suya sabuna dokunmamak mıdır anlayamadım. Kumarın, faizin, hırsızlığın nasıl iyi veya kötüsü olmaz ise bidat de öyle değil midir?
2 - "Her sonradan ortaya konan şey bidattır, her bidat sapıklıktır" hadîsi, ifade ettiğiniz gibi mutlak mânâda değildir. Şer'î delillere aykırı olmadığı için de Kur'ân'ın mushafta toplanması, hadîslerin tevini, teravih namazının cemaatle edâsı vs. bidat değildir.
Fakat verdiğiniz bu misâller içinde zekâtı vermeyenlerle savaşılması hem şer'î, hem de sonradan ihdas edilmiş olduğu kabul edilemez. Çünkü İslâm'ın temel esaslarından birine karşı çıkış vardır ve eğer bu karşı çıkış Resûlullah (sav) devrinde olsa idi belki de daha sert bir savaşın olacağını siz de kabul edersiniz değil mi?"
3 - Bidatı tahlil ederken bir kimsenin bedenini geliştirmek için yapacağı sporun ibâdet olamayacağını ifade ediyorsunuz. Eğer bu davranış Oruç, Cihad gibi bedenî güç isteyen temel ibâdetleri rahat yapabilmek gayesine matuf ise neden ibâdet olmasın? Zâriyât sûresinin 56. âyetine göre müslümanın gaflete düşmeden şuurla yaptığı her helâl ve müsaade edilmiş veya serbest bırakılmış olduğu davranışlar ibadet olur kaanatindeyim, ne dersiniz?
4 - Aynı yazınızın "bidatlerle mücadelede ifrat bölümünde tebliğde dikkate davet ediyorsunuz (Allah razı olsun). Ancak Mîzanü'l-Hak isimli eserden aldığınız bölümün son kısımlarında "Peygamberimizin (sav) zamanından sonra gelen devirlerde, her çağın halkı hallerini sünnete uydursalar ve araştırsalar, sünnetten çok uzaklaşmış bulunur" denmekte, bu ifadenin de ilmî tutarlığını tesbit edemedim. İzah ederseniz memnun olurum.
Allah'ın selâm ve rahmeti üzerinize olsun.
Cevap:
1 - Resûl-i Ekrem'in (sav) ebediyet âlemine intikâlinden sonra ortaya çıkan fikir ve davranışları -mevzûumuz bakımından- üç gruba ayırabiliriz:
a) Kitap ve Sünnetin açık nasslarına aykırı olanlar. Meselâ Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet sarhoşluk veren şeylerin kullanılmasını yasaklamıştır. Bu yasağa uymayanlar Resûlullah (sav) devrinde bulunduğu gibi, O'ndan (sav) sonra da bulunabilir ve bulunmaktadır. İşte bunların yaptığına bidat denmez; isyân, fücûr, fısk... denir.
b) Dinin ibâdet ve iman bölümlerine girmeyen, dünya hayatını ilgilendiren, serbest bırakılmış sahada cereyan eden âdet, âlet ve davranışlar. Bunların da bidatla alâkası yoktur.
c) Âyet ve hadîslerin emir veya nehy şeklinde temas etmediği, sonradan ortaya çıkarılan ve iman veya ibâdet olarak dine katılan fikir ve davranışlar; işte bidat bunlardır ve bunların hepsi kabîhtir, kötüdür; iyisi yoktur.
Bazı kimseler ikinci maddede zikrettiğim şeyleri de bidat mefhumuna dahil etmiş ve bu sebeple bidatı "iyi, kötü" diye ikiye ayırmışlardır. Biz bu görüşe katılmıyoruz.
2 - Zekâtı vermeyenlere karşı savaş hem şer'îdir, hem de soradan ihdâs edilmiştir; fakat bidat değildir; şöyle ki:
a) Bir müslüman topluluğunun işlediği günah veya suçun mahiyet ve hükmünü tayin, cezasını takdir, şer'î, dinî bir hâdisedir.
b) Zekât vermeyen, devletin zekât tahsildarlarını reddeden bir topluluğa karşı savaş açmak Resûlullah (sav) zamanında vâkî olmamıştır. Toplu halde zekâtı vermemek bir suçtur; amma bunun dünyadaki cezası nedir? Bu mevzûuda bir açıklama da yapılmamıştır. Bu sebepledir ki, başta Hz. Ömer olmak üzere bazı sahâbîler savaş fikrine karşı çıkmışlar; müzâkere ve müşâvere sonunda savaşa karar verilmiştir. Bu bakımdan savaş sonradan ihdas edilmiştir; fakat bunun dinî mesnedi vardır; savaş kararı, bu mesnedlere dayanılarak ve ictihad edilerek ortaya konmuş, sonra üzerinde icmâ hasıl olmuştur. Bu vasıfları taşıyan hükmün de bidatla alâkası olamaz.
3 - Suâlinizin bu kısmına cevap vermeden önce yazımızın ilgili satırlarını yeniden okuyalım:
"Meselâ bir kimsenin bedenini geliştirmek için her sabah bir müddet koşması sonradan bir yerde durup belli hareketler yapması caizdir, bunlar Hz. Peygamber (sav) zamanında yapılmamış olmasa dahi bidat değildir. Aynı hareketler ibâdet olsun diye yapılır veya ibâdet sayılırsa bidat olur ve caiz olmaktan çıkar. Çünkü İslâm'da ibâdetin yeri, zamanı ve şekli Allah ve Resûlü (sav) tarafından kesin çizgilerle açıklanmıştır. Hiçbir kimsenin bunları değiştirme, arttırma ve eksiltme selâhiyeti yoktur."
Dikkat edilirse burada ifade etmek istediğimiz şudur: "Koşma ve belli hareketleri yapma" bizzat ve bu şekliyle ibâdet kabul edilirse bu dine bir ilâve olur ve bidat mefhumuna girer. Çünkü İslâm'da bu şekilde bir ibâdet yoktur. Amma aynı hareketler namaz, oruç, hacc, cihad gibi ibâdetlere yardımcı olsun, vasıta olsun diye yapılırsa bidat olmaz, ibâdet sevabı alınır. Zikrettiğiniz âyet, herkesin yaptığı her işin ibâdet olduğunu ifade etmez. "İnsanların ve cinlerin ibâdet için yaratılmış olmaları" hilkatin gayesini gösterir. Bu gayeye yönelenlerin her davranışı umûmi mânâda ibâdettir; Allah'a kulluktur; fakat husûsî ibâdetlerin şekli ve zamanı bellidir, onlara ilâvede bulunmak bid'attir. Şârî'den başkasında ibâdet vazetme (koyma) selâhiyeti yoktur.
4 - Kâtip Çelebi'nin anlatmak istediği şudur: Peygamberimizin (sav) zamanından sonraki devirlerde insanlar Sünnetten -giderek- uzaklaşmışlardır. Halkın inanç ve davranışlarını Sünnet ile karşılaştırırsanız Sünnetten ne kadar uzaklaşmış olduklarını görürsünüz... Bu bir vâkıanın ifadesidir ve ilmî bakımdan da tutarlıdır.
Bid'at Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in zamanında olmayıp, hayatından sonra ibadet olarak ihdas edilen şeylerdir. Zeyn-ul Arab : " Bid'at, dinin aslına dayalı olmayan kıyaslarla ihdas edilen şeylerdir. " Herevî : " Bid'at, celî veya hafî olarak sünnet ve Kitaba dayanmayan, bilahare ihdas edilen görüşlerdir. " dediler.
Binaenaleyh bid'at-i hasenenin de bir asla, zahiri veya hafî bir senede dayalı olması şarttır. İmam Birgivî'nin bazı haşiyelerinden naklen, Tarîkat-ı Muhammediye'nin şârihleri Ebû Saîd Hâdumî ve Şeyh Receb'in zabtlarına göre bid'atlerin en çirkini ondur:
1- Kur'an-ı Hakîm'i ücret mukabilinde okumak; özellikle vakfedilmiş paradan okumak mukabilinde ücret almak... Çünkü Kur'an'ın okunması için yapılan vakıflar bâtıldır. Zikir, dua, salavat, tesbih ve benzerlerinin de para mukabilinde yapılması çirkin bid'attir. Tabii ki camilerde yardım almak maksadıyla okunan kıraat ve aşirler de buna dahildir.
2- Ölünün evinden yemek vermek. Böylece makberlerde mum yakmak ; cenazenin önünde, gelin çıkarırken ve benzerlerinde cehrî zikir yapmak; kabirler üzere bina yapmak, süslemek ve kabrin yanında yatmak da bunlara dahildir.
3- Nafile namazlarda cemaat, mesela Reğâib, Berat ve Kadir gecelerindeki namazların ve tesbih namazının cemaatle kılınması bid'attir, terâvih müstesna.
4- Namazda tadil-i erkanı terketmek; kıvrak namaz kılmak; karganın dindiklemesi gibi secde etmek dahi bid'attir.
5- İmamın arkasında, onu geçmek veya muhalefet etmek.
6- Cemaatte safları düzgün tutmamak ( ip gerilir bir çok camide, safa hiza alırken ipe ayak parmaklarının değil, topukların hizalanması gerekir. Mesela birinin ayak numarası 42 birinin ise 38 olunca, haliyle hiza parmaklardan olmaz; halbuki topuktan hiza alınırsa ipe saf düzgün olur)
7- Şarkı, türkü dinlemek, söylemek. Kur'an-ı Hakîm'i ( tecvid kaidelerinin dışında yani) dalgalı okumak; veyahud zikirleri böyle yapmak, ve bununla kendinden geçmek ve dengeyi kaybetmek,
8- Hutbe anında salavât-ı şerîfeyi, ashaba terdıyeyi, âmin demeyi cehren yapmak.. Bunların gizlide bid'at olmadığını İbnu Abidin tasrih etmiştir. Ayrıca birinin dua etmesi anında, diğerlerinin yüksek sesle âmin demeleri de buna girer.
9- Caminin içinde dilencilik yapana, israfçıya, oyunculara sadaka vermek; raks yapmak; Kur'an'ın hatmi yahud şöhret veya riya için yemek hazırlamak.
10- Kadınların yabancı erkeğin evinde halvet etmeleri; yabancı erkeği kutlamaları, taziye etmeleri, hastalıklarında ve kabirlerini ziyaret ve yabancı erkeklerin evin dışından işitebilecekleri kadar sesli kıraat, Tevhid ve mevludları bid'attir. Özellikle evli, genç, süslü ve kokulu olsalar daha şiddetli bid'attir.
KAYNAK : İmam Birgivî'nin bazı haşiyelerinden naklen, Tarîkat-ı Muhammediye'nin şârihleri Ebû Saîd Hâdumî ve Şeyh Receb'in zabtlarına göre Dilara Yayınları Özleşme Yolu İsmail Çetin
Allah razı olsun
maalesef 1,6,8 ve 9'un çokça yapıldığını görüyoruz
okuyalım inşeAllah
........................................
cenazenin önünde, gelin çıkarırken ve benzerlerinde cehrî zikir yapmak
.......................................
Buda günümüzde oldukça sık yapılmaya başlandı. Hele ki halk tarafından Alim bilinen bir zatın cenazesi veya bir şehid cenazesi var ise bir takım insanların sanatçıların ölümünden sonra onları alkışlamasına nazire yaparcasına zikrullah yapmalarına medya da da oldukça sık rastlamaktayız. Şeytan sağdan yaklaşıp insanları bu çirkin bid'ate sürüklemektedir. Cenaze defnedilmeye götürülürken gayet sessiz bir şekilde götürülmeli, insanın ebedi istirahatgahına uğurlandığı demlerde bid'atleri işin içine karıştırmamalıdır. Düğünlerde de hakeza sazlı sözlü bir karnaval havasında düğün yapanlara nazire yapılırcasına yine bu çirkin bid'at yapılmakta. İşin içerisinde ALlahu Tealanın ismi şeriflerini zikretmek olduğu içinde şeytan nefislere hoş görünmesini sağlamaktadır. Uzak durmak ve özellikle bir gelenek halini almakta olan bu bid'atlerin çirkinliğini müslüman kardeşine anlatmak her bilinçli müslümanın vazifesidir. ALlahu Teala razı olsun..
"Ancak şunu söyleyelim ki, bütün bu bidatlar halkın arasında bir töreye ve âdete dayanır. Bir bidat bir halkın arasında yerleşip oturduktan sonra artık şeriatın beğendiğini buyurup istemediğini yasaklamak işidir diye halkı yasaklayıp ondan döndürmek arzusunda olmak büyük ahmaklık ve bilgisizliktir. Halk alışıp âdet edindiği işi, eğer sünnet, eğer bidattır, bırakmazlar. Meğer elinde kılıç biri çıkıp da hepsini kılıçtan geçirsin. Meselâ itikatta olan bidatlar için Sünnî padişahlar nice vuruş-kırış ettiler, fayda vermedi. Amel işlerinde olan bidatlar hakkında da her çağda şeriatı bilen ve başta olan dindarlar ve vâizler nice yıllar kendini verip halkı bir bidattan döndüremediler.
İmdi halk âdetini bırakmaz, her ne ise Allah'ın istediğine göre sürülür gider.
Bid'atlere göz yummak gerekir gibi bir anlam içeren yazı gibi geldi. Resulullah Aleyhisselamın konu hakkında ki buyurduklarını göz önünde bulunduracak olur isek bu cümleler hiçte doğru gibi görünmemektedir.
Din adına uydurulan her şey bid’attir, her bid’at sapıklıktır; her sapıklık da Cehennemdedir.) [Buhari, Müslim, İbni Mace, Nesai]
(Her bid'at sapıklıktır.) [Müslim]
(Bir bid'at çıkaranın namazı, orucu, haccı, cihadı, tevbesi, farzı, nafilesi ve hiçbir ibadeti kabul olmaz, yağdan kıl çıkar gibi, dinden çıkması kolay olur.) [İbni Mace, Deylemi]
(Dinde olmayan bir şey meydana çıkarılırsa, o şey merduddur.) [Buhari]
(Bid'at ehlinin hiç birisi Sırattan geçemez, Cehenneme düşer.) [İbni Asakir]
(Bid’at çıkarıp, onunla amel edenlere lanet olsun.) [Dare Kutni]
(Bid’at çıkarana da, onu himaye edene de lanet olsun.) [Buhari]
(Bid'at ehlini beğenmeyenin kalbi, iman ile dolar.) [Gunye]
(Bir zaman gelir, sünnetim unutulur, bid'atler çıkar. Sünnete uyanlar garip olur, yalnız kalır. Bid'atlere uyan ise, kendilerine çok yardımcı bulur.) [Şir’a]
(Amellerin en hayırlısı farzlar, en kötüsü de bid'atlerdir.) [Beyheki]
(Bid’at ehli, yaratıkların en kötüsüdür.) [Ebu Nuaym]
(Bid'at ehline sert davran! Allahü teâlâ, onlara düşmandır.) [İbni Asakir]
(Ümmetim gruplaşacak, bid'atlere bulaşacak, tıpkı kuduzun ısırıp da, kuduranda hiçbir yer kalmayıp her tarafını sardığı gibi, bu bid'at de onların her hallerine bulaşacaktır.) [Ebu Davud]
Tüm bu Hadis-i Şerifler göz önüne alındığında, bir müslümanın bid'atten kurtulması için mucadele etmenin önemi anlaşılmaktadır. Şimdi kalkıpta yerleşiş adet olmuştur diye bid'atlere göz yummak ne derece doğru olacaktır. Üstelik göz yummak bu bid'atin yaygınlaşmasına yardım etmekte olmayacak mıdır?
Bid'atlerin ortadan kalkması için mucadele etmek neden ahmaklık olsun? Bu kadar alimi de karalamak olmayacak mıdır?