Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.
Hucurat-12
Kim ki yanında Müslüman kardeşinin gıybeti yapıldığı halde, gücü yeterken ona yardım etmezse, Allah onu dünya ve ahirette zelil kılar.
Camiu’s-Sağîr
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 77 (15 Kayıtlı ve 62 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
ŞAİR Sezai Karakoç’un meşhur "Mona Roza" şiirinde, Türk edebiyatının en mahrem akrostişi gizlidir.
Şiirin her kıtasının başındaki harfleri yan yana getirdiğinizde "Muazzez Akkayam" çıkar.
Karakoç, 1950’de Mülkiye’de öğrenciyken yazmıştır bu şiiri.
Ancak 2002 yılına kadar hiç yayınlamamıştır.
Buna karşın tam 50 yıl kuşaktan kuşağa aktarılmıştır bu etkileyici şiir. 60’larda daktiloyla, 70’lerde teksirle, 80’lerde fotokopiyle çoğaltılmıştır.
Bu efsane şiir, bir aşk acısının yürek burkan sesidir.
Şöyle başlar:
"Mona Roza siyah güller ak güller
Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah senin yüzünden kana batacak
Mona roza siyah güller ak güller."
Ketumluğu, vakarı, onuruna düşkünlüğü, içe kapanıklığı, aşırı kırılganlığı ve küskün bir çiçek oluşuyla tanınan Sezai Karakoç’un, tam 50 yıl Muazzez Akkaya hakkında tek bir kelime etmesi tabii ki beklenemezdi.
Herhangi bir babayiğidin de Muazzez Akkaya konusunu Sezai Karakoç’a sormaya cüret etmesi de düşünülemezdi.
Bundan dolayı Muazzez Akkaya, Türk edebiyatının bir büyük gizi olarak kaldı. Giz devam ettikçe de, efsane üretmeye meyilli tipler girdi devreye.
Neler neler anlatılmadı ki...
En meşhur hikáye şudur:
Güya Sezai Karakoç, Mülkiye’de okuyan Muazzez Akkaya’ya aşkını itiraf etmiş ama karşılık bulamamış, bunun üzerine "Mona Roza" şiirini yazmış, şiiri okuyan Muazzez Akkaya intihar etmiş.
Bu rivayet, "Sezai Karakoç da bu nedenle hiç evlenmemeyi tercih etmiş" diye bitiyor.
Dikkat! Dikkat!
Edebiyatımızın büyük sırrı çözüldü.
Nasıl mı?
Anlatayım:
Bundan bir süre önce bir yazımda Sezai Karakoç’un "Mona Roza" şiirine ve Muazzez Akkaya’ya şöyle bir değinmiştim. O yazının yayınlanmasının ardından New York’tan bir e-posta aldım.
Şunlar yazılıydı e-postada...
"Selam Ahmet Bey... Ben New York’ta doktorluk yapıyorum. Muazzez Akkaya’nın kızıyım. Yazınız ailecek çok hoşumuza gitti. Annemin adını yazınızda geçirdiğiniz için çok teşekkürler. Ayşe."
Okuyunca "Vay be" diye haykırdım. Muazzez Akkaya’nın izini bulmuştum.
Hemen bir yanıt yazdım:
"Lütfen anneniz hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz?"
Yanıt şöyleydi:
"Annem Mülkiye’de okumuş. Öğrenciliğinde çok güzel bir kadınmış. Grace Kelly tipinde. Pingpong şampiyonu olmuş okulda. Bugün anneme Sezai Karakoç’un aşkını ve şiirini sordum.
Annemin bu aşktan ve şiirden haberi olmamış. Ama şunu anımsıyor: Paltosunun cebinde şairi meçhul aşk şiirleri bulurmuş!
Babamla evlenirken babama bu şiirlerden söz etmiş, babam da şiir yazmaya kalkışmış annem için ama tabii ki çocukça şiirler olmuş bunlar. Annem Hazine avukatlığından emekli oldu.
Maliye Bakanlığı’nda çalışırken babamla tanışıp aşk evliliği yapmışlar. 48 sene harika bir evlilikleri oldu. Maalesef geçen hafta babamı kaybettik."
Muazzez Hanım’ın Mülkiye’de okurken "pingpong şampiyonu" olduğunu öğrenince...
Hemen aklıma Sezai Karakoç’un "Ping-Pong Masası" adlı başka bir şiiri geldi.
Şiiri bulup okudum...
Şu dizelere dikkat kesildim:
"Ha Sezai ha ping-pong masası
Ha ping-pong masası ha boş tüfek
Bir el işareti eyvallah ve tak tak
Gözlerin ne kadar güzel ne kadar iyi
Ne kadar güzel ne kadar sıcak
Tak tak tak tak tak."
Gözümün önüne şöyle bir görüntü geldi:
Ezik ama onurlu Ergani çocuğu Sezai, uzak bir köşeden Muazzez’in pingpong oynamasını izlemektedir. Muazzez topa şımarık bir edayla vurdukça "Ha Sezai ha ping-pong masası" diye içlenmektedir.
Ne dokunaklı değil mi?
Hadi girin internete ve bu çok eski devirlere aitmiş gibi gözüken dokunaklı aşka nüfuz etmek için "Mona Roza" şiirini bulup okuyun.
50 yıllık büyük gizin aydınlanmasının hatırına...
Bir parça kederlenip aşka olan imanınızı tazeleyin.
Okuyun ve içinizi ısıtın:
"Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Meyveler sabırla olgunlaşırmış
Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak."
Ahmed Hakan
__________________ “Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez"
En büyük hayal kırıklığını yaşadığım Leyla’nın yüzünü gördüğüm andı. Ne Ferhat’ın Şirini’ne; ne Kerem’in Aslı’sına bakmaya hiç cesaret edemedim sonrasında ise. Edemezdim de.
Mecnun’un elinde olsaydı yinede Leyla’sına kavuşur muydu acaba? Yahut çölde mecnun sıfatını kazandığı anlarda Leyla ile karşılaşsa, bu benim Leylam der miydi hiç? Tanır mıydı onu. Bilir miydi siluetini.
Leyla mıydı uğrunda çöllere düşülen ve mecnun olunan? Yahut aşkın kendisimiydi mecnun eden Mecnun’u.
Bende mecnundan öte aşıklık istidadı var.
Aşıkı sadık menem, Mecnunun ancak adı var.
Fuzuli kendisini daha büyük aşık ilan etmişti mecnundan.
Benliğindeki aşıklık eğilimini, birazda mecnunu küçümseyerek ve, “ondan daha büyük aşık benim; bakmayın onun adının çıktığına.” diyerek dile getiriyordu.
Bu beyiti okurken bile insan “Gönlünden bir Leyla, yahut Leyla acısı geçmiş Fuzuli’nin” demekten alamıyor kendini.
Zaman Leyların ve Mecnunların yalan olduğu dönem. Yalnızca aşkın efsanesi ve birkaç hikâyesi aşka dair geriye kalan.
Çağın Mecnunları ve Vicdansız Leyla’lar…
Bunca aşksız aşk hikayesine rağmen Modern çağın aşıkları hep hülyalara itmiştir beni. Ne zaman okusam; neden ben de böyle söyleyemedim diye dövündürür bu sevdalar bendenizi. Kıskançlığım hat safhaya çıkar böyle zamanlarda.
Yavuz Bülent Bakiler’in; Cebeci İstasyonu’nda “ciseleyen yağmurun altında bekleyen titrek ceylanı”, Atilla İlhan’ın bir tren yolculuğunda gözlerini esir alan ve bir daha bırakmayan ve sadece bir bakışlık esmer güzeli” ve Recep Garip’in “gözlerini Sofya’da esir eden Leyla’sına yazdığını hep kıskandım, hem de imrenerek dinledim. Sevdalar değildi benim imrendiklerim. Sevdaların dile getirilmesi, kelimelerin yan yana dizilmesiydi…
Hele Sezai Karakoç ve Mona Roza.
Bir sevdanın ve bir Leyla’nın bu kadar güzel anlatıldığı kaç şiir ve bunu yazacak kaç kalem vardır acaba.
Hikâyesini dinlediğimde sanki benmişim gibi hala heyecanlanırım.
Sezai Karakoç üniversitede öğrencidir. Ve Muazzez Akkaya’ya sevdalıdır. Her gün cebine kimse görmeden şiirler bırakmaktadır Muazzezinin. Muazzez ise şiirlerin nerden geldiğini bilmemektedir.
Ve final. Okulun son gününde, mezuniyet gecesinde Muazzezin cebine daha önceden konulmuş ve mısraların baş harflerini birleştirdiğimizde Muazzez Akkayam ismine ulaşılan akrostiş şiir Mona Roza, Sezai Karakoç tarafından kürsüde okunur.
Salon “bir daha, bir daha!” diye tezahürat ederken, Muazzez’de meçhul failli şiirlerinin sahibini ilk defa tanımış olur o gece. Ardındansa Sezai Karakoç şiiri kürsüde bir kez daha okurken salonu terk eder sessizce ve sonsuza dek.
Efsane bir aşk. Mecnun ki bildik bir şair, Leyla ise bilinirlikten bilinmeze seyahat etmiş ve ulaşmış bir fani.
Mona Roza’yı yücelten de Muazzezin bilinmezliği, bulunmazlığı ve kavuşulmazlığıydı ta ki Ahmet Hakan’ın Muazzez Akkaya’yı buldum diye yazdığı ana dek.
O salondan çıkarak sonsuza kadar kaybolan Leyla’yı, Mona Roza hayranları hiç bulmak ve bilmek istemedi ki. Üstelik Leylasını bulmak istemeyen, yazdığı şiirin gücünü Mona Roza’nın bulunmama ihtimaliyle efsaneleştiren Mecnun’da eminin aynı düşüncedeydi.
Muazzez Akkaya Sezai Karakoç için bir bilinmez ve bulunmazdı. İstese elbet kendiside bir şekilde bulmaz mıydı? Söylemez miydi şurada diye? Ama bilmemezlik hem şiire güç verdi hem de aşkı efsaneleştirdi.
Ben çocuğuma bu şiiri anlatırken “Mona Roza salondan çıktı ve bir daha kimse ondan haber alamadı” diye anlatacağım. Bırakın bence Muazzez bilinmez olarak kalsın. Bırakın Sezai Karakoç’un Leyla’sı hep aranan ama hiç bulunmayan olsun. Bırakın sevda yaşanması gerektiği gibi yaşansın, tek kişilik ve kavuşulmaksızın
Murat Can
__________________ “Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez"
bu mesele amma çetrefilli oldu. aşikar etmek ile şiirin kıymetini zedelediklerinin farkında değiller...
yani kaç kişi monaroza şiirini muazzez akkaya'yı niyet ederek dinliyor?insanları şiiri okurken his dünyasında oluşan duygularla başbaşa bıraksınlar...haricten his ihracına hacet yok!
herkes içinde kendine dair birşeyler buluyor...yani failinin meçhullüğü monarozaya yakışıyor!!
bu sıırı cok severım neler yazıldı cızıldı ama sıırın o berraklıgını vermıs usat bızı alıp baska dıyarlara goturuyorsa yazanı degıl yazılanı anlatmak lazım bu tarz yazılar sankı sezaı karakocu elestırır tarzdaarkadadas cok guzel ıfade etmıs
sıır yıllar gectıkce hala okunuyorsa bıkmadan gercek aska yogrulmus demek buda yeter bıze
__________________
Gelse celâlinden cefâ
Yahut cemâlinden vefâ
İkisi de cana sefâ
Lütfün da hoş, kahrın da hoş.