Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre ayların sayısı on ikidir.Bunlardan dördü haram aylardır.İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur.Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin.
Tevbe-36
Recebin 1.gününde oruç tutmak üç senelik, 2.günü oruçlu olmak iki senelik ve yine 3.günü oruçlu bulunmak bir senelik küçük günahlara kefaret olur. Bunlardan sonra her günü bir aylık küçük günahların af ve mağfiretine vesile olur.
Camiu-s sağir
GİrİŞ Yap
Online Üye
Şuan Forumda: 59 (3 Kayıtlı ve 56 Misafir) bulunmaktadır.
Admin ::
S.Mod ::
Mod ::
Yazarlar ::
İmtiyazlı Üye
Hüseyin ÖZTÜRK
Anka Kuşu ne demek? Akla gelen ilk soru bu oluyor.
Anka Kuşu, ünlü yönetmen Mesut Uçakan’ın çekimlerini henüz bitirdiği ve montajına bugünlerde başladığı filminin adı.
Anka Kuşu’nun tarifine gelince. En güzel tarifin, filmin izlenmesiyle ortaya çıkacağını sanıyorum.
Anka Kuşu, özlenen geleceklere bir uçuş, engellenen özgürlüklere kavuşmaya kanat çırpmak, tükenen umutları yeniden yeşertmek için yuva kurmak, dağılan yuvalara kol kanat germek, iyilerin dünyasına mektup taşımak, kötülerin dünyasındaki iyileri korumak ve Anka Kuşu’nun gözüyle yakın tarihin bilinmeyen sayfalarını aralamak gibi tarif edilebilir.
Elbet bu tarifler yetmez. Anka Kuşu’nun senaryosunu Mesut Uçakan yazdı. Hem yönetmen, hem senarist olarak Uçakan bu tarifleri daha da zenginleştiriyor. Yine kendi ifadesiyle seyircinin koltukta mıhlanıp kalacağına inanıyor.
Türk halkı bir acı yaşıyor, bir ızdırap çekiyor, bir çile çekiyor. Bunların hepsini yaşayan sessiz çoğunluğun imdadına maalesef sinema ve tiyatro ile bir kısım televizyonların bırakın sessiz kalmasını, hiç habersiz gibi hareket ediyor ve nüfusumuzun büyük çoğunluğunun yaşadığı bu gizli depresyon, kıyısından köşesinden bile gündeme getirilmiyor.
Bu yıl 38 sinema filmi vizyona girdi, hepsi de büyük paralarla çekildi ve yine hepsinin sponsoru vardı, sponsorlar da büyük paralar aktardı. 100’ü aşkın yerli dizi televizyonlarda arz-ı endam etti ve etmeye devam ediyor, onların da onlarca sponsoru vardı ve ciddi paralar aktarıldı. Maalesef hiçbirinde Türkiye halkının yaşadığı gerçek ızdırap ve acılar anlatılmadı, anlatılmıyor da.
İşte Anka Kuşu, anlatılmayanları anlatmaya, görülmeyenleri göstermeye, bilinmeyenleri bildirmeye, söylenmeyenleri söylemeye ve yakın tarihi sessiz çoğunluğun yaşadıklarıyla ışık tutmaya, aydınlatmaya çalışıyor.
Mesut Uçakan bir çile adamı, bir dert adamı, bir ızdırap adamı. Sinema sanatı alanında; “Çilesini çekmediğin dava senin değildir” sözüne şu an herhalde uyan tek adam desem yanlış söylememiş olurum.
Ne zaman karşılaşsam, ne zaman sohbet etme fırsatı bulsak, şöyle elalem gibi dünyalık işlerden konuşup, maldan mülkten, zevkten sefadan, gezmeden tozmadan ve eğlenceden söz edemeyiz. Hep çile, hep çile. Hep neyi nasıl anlatırız da hizmet ederiz gayesi, uzun uzadıya sürüp gidiyor.
İşte Anka Kuşu da yaklaşık beş yıldır gündemde. Her yıl çekmeye karar veriyor, ama bir türlü maddi imkânsızlıklar yüzünden çekemiyordu. Şimdi maddi imkânlara kavuştu da onun için mi çekti?
Hayır! Hem de kocaman bir hayır! Biraz olsun çilesine ortak olmak için kıyısından köşesinden yardım etmeye çalıştım. Sponsor bulabilme konusunda gayretlerim oldu ama nafile. “Doğru insan, doğru adres” diye gidilen pek çok kapıdan; “İnşallah, maşallah, Allah razı olsun, Mesut Uçakan çok gayretli bir kardeşimiz, onun tek başına sürdürdüğü mücadeleyi takdirle karşılıyoruz” cümlesinin arkasından gelen “fakat” ya da “aman” ilavesi başladığında anlıyorsunuz ki, size bilinmeyen Kaf Dağı’nın arkasından masallar anlatılacak.
Elhamdülillah, gerçi ben zaten durumun böyle olduğunu biliyordum ama, sırf; sinemada bir kişi kaldı, o da ölmesin. Bilgisine, görgüsüne, sanatına ve ideolojisine ters işler yapmasın, sinemada diliyle insanımızın sözcülüğünü yapacak güvendiğimiz bir isim olsun diye Mesut Uçakan’ın adına yardımda bulunmak istemiştim.
Evet, Mesut Uçakan her zaman olduğu gibi yine çılgınca bir işe kalkıştı ve beş parasız, borç dert içinde, hem de ne borç içinde, Anka Kuşu’nu tamamladı. Çekimlerine Bolu Göynük’te başlayıp, Bolu merkez ve İstanbul’da devam ettirdiği filmini bitirip stüdyo işlemleri üzerinde bugünlerde yine yoğun bir şekilde mesai harcamaya devam ediyor. Önceki gün montaj esnasında biraz sohbet ettik.
İnşallah Anka Kuşu Mart ayında sinemalarda gösterime girebilir. Sessiz çoğunluğun üzerinde görülebilen ve görülemeyen gizli depresyonun anlatıldığı sinema filminin hikayesi oldukça ilginç.
Bir mail grubundan şu yazı geldi, okuyalım hep birlikte
Çağdaş Salabe, Hubb-u Dünya ve Takva'mız
Film eleştirmeni değilim. O yüzden film konusunda bir şeyler söyleyecek değilim ama filmin vermek istediği mesaja değinebilirim.
Yeni gösterime giren “Takva” isimli filimden bahsediyorum.
Günümüz Türkiye’sinde yaşayan dindar kesim üzerine çevirmiş kalemini/kamerasını yazar/yönetmen. O sokaklarda neler var, o mahallede neler yaşanır, “filmi seyredenlerin ifadesi ile” olabildiğince tarafsız vermeye çalışmışlar.
Senaryo yazarının, senaryo öncesinde yaşadıklarını ifade eden röportajını okumuştum. Dindar denilen insanlarla oturmuş konuşmuş, film çevirme niyetini anlatmış. Olumsuz bir tepki almadım diyor. Kendilerine olan güvenleri o kadar fazla ki bana yardım dahi ettiler. Bize anlatıldığı gibi öyle karanlık tipler değil, mesajını vermeye çalışıyordu sanki.
Filme gelirsek filmin konusu kısaca şöyle;
bir tarikat şeyhine gönülden bağlı mürid bir gün cemaatin para işleriyle ilgilenmek üzere şeyhi tarafından görevlendirilir.
Artık elinden önemli miktarda para geçmekte ve önemli kişilerle görüşmektedir.
Dünyadan elini eteğini çekmek isteyen ve bu doğrultuda nefis mücadelesi veren biri için zor bir imtihandır bu ve söz konusu mürid maalesef bu imtihana yenik düşer.
Para, makam, hırs... vs. gibi mayınlara basarak hayatındaki önemli kutsal kaleleri birer birer yitirir.
Film bize bir Müslüman parayla ama çok parayla karşılaşınca ne duruma gelir onun bir örneğini vermiş.
Para karşısında Müslüman mum gibi erir mi erir işte.
Tarihte bunun örnekleri öyle çok ki!
En akla gelen misali, önce seçkin bir sahabe iken sonra mal derdine düşüp peygamberimizin(sav)
“Yazık oldu Salabe’ye!” dediği şahıs.
Kendisi yoksul iken peygamberin mescidinde hep ön safta olan biri idi. Sonra peygamberden dua istedi “mal sahibi” olmak için.
İki defa geri çevirdi peygamberimiz. Üçüncüsünde kırmadı onu belki istemeye istemeye ve Allah’tan onun için mal duasında bulundu.
Salabe’nin aldığı koyunlar artık bu dua bereketine çoğaldıkça çoğaldı.
Her gün mescide gelen Salabe, önce bir iki vakte gelmeye başladı.
Sonrasında ise sadece Cuma’dan cumaya…
Zekât ayeti inince memurlar Salabe’ye de gittiler zekât istemeye. Salebe tahsildarlara “Bu cizyedir” diyerek vermedi zekâtını.
Bunun üzerine şu ayet indi;
“Onlardan bir kısmı "Eğer Allah bize mal bağışlarsa mutlaka zekât verir ve mutlaka sâlihlerden oluruz" diye söz verdiler. Fakat Allah onlara mal bağışlayınca onu cimrilik ettiler, arka dönüp sözlerinden caydılar. Allah da kendisine verdikleri sözden cayarak yalan söyledikleri için O'nun karşısına çıkacakları güne kadar kalblerine nifak ekmek suretiyle onları cezalandırdı." (Tevbe Suresi, Ayet: 75–77)
Yine bir misal daha verir Kur’an bize. Diyanet Vakfı’nın mealinde olay şöyle anlatılır;
“Medine yerlilerinden, Zafer oğullarından Tu’me, bir komşusunun zırhını çalmış, bir un dağarcığına saklayarak getirmiş, bir yahudinin evine gizlemişti. Hâlbuki dağarcık delikti ve bu delikten akan unlar, zırhın önce Tu’me’nin evine kadar geldiğini, sonra da yahudinin evine gittiğini gösteriyordu.
Tu’me’yi sıkıştırdılar, Müslüman olmasına rağmen çalmadığına yemin etti. Yahudi’yi sorguya çektiler, o da «Bunu bana Tu’me verdi» dedi ve bazı Yahudiler buna şahitlik ettiler. Zafer oğulları, aile namusu belâsına, gelip Resûlullah’a «Tu’me’yi berat ettirmesi» için ısrar ettiler; Hz. Peygamber de bu durum ve Tu’me’nin yemini karşısında düşündü, arkasından şu âyetler indi.
“Kim kasıtlı veya kasıtsız bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, muhakkak ki, büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.
Allah'ın sana lütfu ve esirgemesi olmasaydı, onlardan bir güruh seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar yalnızca kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah sana Kitab'ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğini öğretmiştir. Allah'ın lütfu sana gerçekten büyük olmuştur.” Nisa 112–113
Tu’me’nin taraftarları toplantılar yaparak aralarında gizli gizli konuşmuş, onu berat ettirmenin yollarını aramışlardı.
Teşebbüslerine rağmen Resûlullah onun lehinde hükmetmeyince de Tu’me Mekke’ye firar ve irtidat etmişti. Daha sonra hırsızlığına devam ederken yıkılan bir duvarın altında kalarak ölmüştür.
“Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.” Nisa 115
Bunlar dünya malı hırsı ile insanın neler yapabileceğine misallerdi bize
Allah tarafından bildirilen. Bunlar ve bunlar gibi daha neleri var.
Arada bir okuyup düşünüp kendimizi ona göre ayarlamamız gerekiyor. Yoksa peygamberimizin “Sizin için en çok korktuğum şeylerden biri de hubb-u dünya yani dünya sevgisi’dir” mealindeki hadis-i şerifinin işaret ettiği yere kör karanlıkta uçuruma düşen biri gibi düşüp kalırız Allah muhafaza.
Hubb-u dünya diyelim, dünya sevgisi diyelim, dünyevileşme, kapitalizm, bu zaman bunu gerektirir diyelim ne dersek diyelim ama dünya malına karşı gösterdiğimiz zafiyet ve takva eksikliği bizi yukarda anlatılan misallerdeki kötü sona düşmekten kurtaramaz.
Bir Allah dostu;
“dünya deniz sen de bir gemi gibi ol. Dünya üzerinde yol al fakat geminde delik olmasın ki batmayasın!” demiş.
Müslüman elbet zengin olur elbet para kazanır ancak o kazandığı parayı ne cebine koyar ne de gönlüne!
Hayy’dan gelip Hû’ya gittiği bilincinde hayra harcar hep!
Takvanızın sizi kemale erdirmesi ve dünyaya dalanlardan değil de dünyayı basamak gibi kullanarak Allaha erenlerden olmanız duasıyla Rahman ve Rahim olan Mevlamıza emanet kalasınız.