Uzakdoğunun yükselan devi Çin...
Nedense, her adını duyduğumda bana zülm altında yaşattıkları Müslüman Türkleri -Doğu Türkistan'ı- hatırlatıyor.
Size internette bir haber sitesinde okuduğum yazıyı aktarmak isterim.
DOĞU TÜRKİSTAN. İşgal edildiği 1949’dan bu yana, halk komünist Çin ve yaltakçılarının zulmünden perişan oldu. Dini kitap taşıtmadılar. Camilere sokmadılar. Oruç tutturmadılar. İslamiyet’i yok etmek istediler. Toplu kıyımlar gerçekleştirdiler. Mübarek gecelerimizi bile hakkıyla yerine getiremedi kardeşlerimiz. Kardeşlerimiz hep acı çekti. Çoğalan tek şey zulüm ve gözyaşı oldu. İşte size bu zulmün yaşanmış bir örneği ; Doğu Türkistan'da Ramazan
Benim adim Aziz Tursuncan. Doğu Türkistan'ın başkenti Urumçi'ye oldukça yakın olan Beşbalık'ta ilkokula gidiyorum.
Bugün Ramazanmış. Gece vakti ne olduğunu anlayamadım ama babam gelerek birden beni yatağımdan kaldırdı.
— Ne oldu baba? diye sordum
- Bugün Ramazan’ın ilk günü. Müslümanlar oruç tutar. Oruç tutmak için ise sahura kalkarız. Bu sünnettir...
Gece vakti yenilen yemeğin ismi sahurmuş. Babam elimden tuttu ve beni yemek için mutfağa doğru götürdü. Hayret acaba niye ışıkları yakmamışlar? Elimi ışığı yakmak için uzatırken babam beni engelledi
- Yapma yavrum; Hıtaylar (Cinliler) sahura kalktığımızı görürse bizi hapse
atarlar.
— Ama onlara ne oluyor baba?
— Onlar kâfir oğlum. Bizi dinimizden soğutmak için ellerinden geleni yaparlar. Unutma ağabeyin, Barin Cihadında şehid edilmişti. Sana anlatmıştım. Hatırlamıyor musun?
Evet hatırlıyordum. Allah’ın ismini yüceltmek için ağabeyin şehid oldu demişti babam. Uygurların bağımsızlığı için.
Saat 06.00 olmuş. Annem beni yatağımdan kaldırdı.
— Unutma oğlum. Bugün oruçlusun. Akşama kadar hiç bir şey yemeyecek ve
içmeyeceksin. Söz mü?
— Söz...
Annem beni okula bırakırken sabahları Hitay öğretmenlerin bizlere zorunlu olarak yaptırdıkları spor için herkes sıraya girmeye başlamıştı bile...
Sabah sporunu tamamladıktan sonra; sınıflara geçtik. Bu arada saat 07.00 olmuştu. Hıtay öğretmenimiz bize anlayamadığımız bazı şekiller ile Hitayca öğretmeye çalışıyor ve Uygurca konuştuğumuz zaman bizi dövüyor. Hiç anlayamıyorum...
Vakit geçiyor ve öğlen tatili yaklaşıyordu. Öğlen tatilinden önce ki son teneffüste Hitay öğretmen beni yanına çağırdı. Çok güzel bir Uygurca ile;
- Gel bakalım Tin Suan. (Bana verdikleri Hitayca isimdi bu) Seninle biraz konuşalım. Annen, baban nasıl; diye sordu...
Benimle böyle yakından ilgilenmesi çok hoşuma gitmişti. Galiba artik dayak yemeyeceğim diye düşünüyordum.
— Çok iyiler öğretmenim.
— Siz evde neler yapıyorsunuz çok merak ediyorum? Hadi bana dün akşamdan beri neler yaptığınızı vaktinizi nasıl geçirdiğinizi anlat bakalım...
Öğretmenimin benimle ilgilenmesini kıskanan arkadaşlarım olduğunu bilerek keyifle cevap verdim;
- Akşam babam geldi. Onunla oturduk akşam yemeği yedik. Televizyon seyrettik. Sonra da yattım.
- Bu kadar mı?
- Haa, birde gece kalkıp yemek yedik. Biz Müslümanız, oruç tutarmışız. O yüzdende gece yemek yemeliymişiz. Sonra aksama kadar hiç bir şey yememeliymişiz...
Öğretmenim birden ayağa kalktı ve okul müdürünün ve onun yanındaki asker kıyafetli adamın yanına doğru koşmaya başladı. Benimle ilgilenmekten vazgeçmişti anlaşılan. Beni göstererek bir şeyler anlatmaya başladı. Benim ne kadar iyi bir öğrenci olduğumu anlatıyordu muhakkak!
Öğle yemeğinden önceki son dersimizde bitmişti. Birazdan öğle yemeği vakti gelmişti. Birden aklıma annemin söyledikleri geldi. Ona söz vermiştim; yemek yemeyecektim. Demek ki o yüzden annem bugün öğle yemeği koymamıştı çantama.
Zaten Hitay öğretmenler ve öğrenciler haricinde bize yemek vermiyorlar.
Hitay öğretmenim beni yanına çağırdı ve bugün öğle yemeğinin bedava olduğunu söyledi. Allah Allah? Normal zamanlarda bir kalem istediğimizde bile bize dayak atan Hitaylar yemek veriyorlardı?
—Teşekkür ederim öğretmenim ama ben yemek yiyemem. Çünkü bugün anneme söz verdim yemek yemeyeceğime dair.
Suratımda patlayan tokatın acısı aksam olmasına rağmen geçmemişti. Hitay öğretmen tokadı attıktan sonra zorla bana yemekte yedirmişti. Anneme söz vermiştim. Ne yapacağım şimdi?
Eve doğru giderken akan gözyaşlarıma hâkim olamıyordum. Anlayamıyordum? Müslüman olmak mı yasaktı? Uygur olmak mı? Yoksa anneye söz vermek mi yasaktı?
Birden aklıma yan evde oturan arkadaşım Rahimullah geldi. Babası ona Kur'an öğretirken yakalanmıştı ve babasıyla annesini hapse atmışlar, Rahimullahi'da Urumçi'deki bir yetimhaneye vermişlerdi. Annemler konuşurken duymuştum. Rahimullah artik hiç Uygurca konuşmuyormuş. Ben Hitayim diyormuş...
Uzaktan evi görüyorum ancak evin önündeki askeri arabada neyin nesi acaba? Yaklaştıkça annemi ve babamı askerlerin dövdüğünü gördüm. Babam Allah-u Ekber diye bağırıyor. Annem ise gözyaşları içerisinde. Onlara doğru koşmaya başladım. Birden bir asker tuttu beni. Annem bağırmaya başladı;
-Bırakın oğlumu....
Arkasındaki askerin dipçik darbesi ile bana doğru devrildi annem. Artık hiç sesi çıkmıyordu. Babam ise gözleri ve elleri bağlanmış olmasına rağmen hala Allah-u Ekber diye bağırıyordu.
Beni tutan askerin elinden kurtulmaya çalışırken bir Hitay kadının bana doğru yaklaştığını gördüm. Beni tutan askere;
- Çocuk bu olmalı. Götürün, diye emir verdi...
— Bırakın beni nereye götürüyorsunuz? Babamı annemi istiyorum ben. Nereye
götürüyorsunuz beni?
- Artık URUMCI'de yeni bir evin olacak Tin Suan merak etme....
---
Maalesef bu tür olaylar DOĞU TÜRKİSTAN da normal olaylar olarak karşılanmaya başladı. Zulüm inanılamayacak boyutlara ulaştı. Dualarımıza en çok ihtiyaç duyulan zamandır bu zaman. Allah rızası için dualarınızı kardeşlerinizden esirgemeyin. Allah (C.C.) Rahmetini ve Mağfiretini üzerinizden eksik etmesin.