---------------------------------------------------------------------- İsmâîl Çetin Efendi
(1359/1940 )
Ey reisler!.. Müslüman olarak, müslümanların başına geliniz. Ey bu reislerin peşine düşenler!.. Sizin haşriniz, arkalarına düşmüş olduğunuz kimselerle olacaktır!
*** Gerek âmir ve gerek tebaanın emînlik, sadakat ve ahde vefâdârlıkla hareket etmeleri farzdır.
*** İş beceremiyen ve idâreciliği bilmeyen, mesleğe de kifâyetsiz olan bir adamın, iş başına getirilmesi, zulmün kapısını açmaktan ibârettir.
*** Bir kadının –liyâkati kâmilen bulunmadığından dolayı- ona devlet idâreciliğini vermek câiz değildir. Bunda, ehl-i sünnetin cumhûrunun ittifâkı vardır.
*** İnsan rûhu, iki ateşten biriyle tasfiye olunur. Birinci ateş, dünyada emirleri yapmaktaki zorluk; nefsî arzuları terk etmekteki meşakkattir. Buna mukâvemet etmeyen, âhiret ateşiyle tasfiye olunur; tabii ki, iman varsa. İman yoksa, ateş böceği olur.
*** Gerçek şu ki, insandan hayâ perdesinin kalkmasıyla, yol perdelenir.
*** Namûslu, kendi ehliyle zinâ yapılmasını kabûl etmeyip zinâya düşkün olan değil; başkasıyla olsa da zinâya karşı olandır!
*** Gözü harama bakanın, kalbi temiz değildir!
*** Tevfîk ve hidâyette mürşîde ihtiyaç yoktur. Ama, kulun bunu kabûl etmesinde velî-i mürşîd şarttır.
*** Hayır ve şer, şeriatle bilinir. Hayır ve şerri tayin eden, şeriattir.
*** İrşâd ve velâyet kapısı kapanmayacaktır. Bunun kapanması, dînin ortadan kalkması demektir.
*** Velî-i mürşîdi tanıyan, mutlaka hidâyete erer.
*** Kıyâmetin alâmetlerinden biri de, sonradan karga meşrepli imamların, önceki müslümanların şân ve şereflerine dokunmalarıdır!
*** Ehl-i Beyt’e, küfrü tercîh etmedikleri müddetçe, fâsık olsalar dahi hürmet gerekir.
*** Ma’rûfu teblîğ etmekten, menhiyâtı bertaraf etmeye çalışmaktan dolayı başa gelen belâlara tahammül göstermek, sabırdır.
*** İmâm-ı A’zam rahimahullahu Teâlâ’ya isnâd olunan „Arapçadan âciz olan kimsenin, tercüme olarak (kendi lisanıyla) kıraati câizdir.“ Sözüne gelince, İmâm kendisi bu sözünden rücû etmiştir.
*** Farz olmayan bütün sadaka ve ibâdetlerin gizlenmesi efdâldir.
*** Her müslüman çocuğuna temel itikâd meselelerinin öğretilmesi farzdır.
*** Namaz kılmayan ve sâir büyük günah işleyen hükümdar ve hâkimlerin övülmesi, haksız katl-u kıtâlde bulunan zalimlerin övülmesi, haramdır. Böylece, şeriate uymayan, dînî bir gâyesi olmayan partilerin övülmesi de bu hükme girer.
*** Particilik, dîne, vatana, halka hizmet için vesîle ise, CÂİZ; vesîle değil maksat ise, tefrikayı meydana getirdiğinden HARAM olur. Allahu Teâlâ milletimize şuur versin.
*** Elbette, dağınık da olsa bu tâife (mücâhid, fakîh ve ehl-i hadîs) kadrosu, kıyâmete kadar gerek ilmî delillerle ve gerek silahla cihâda devam edecekler… Asıl mesele, bu tâifeden olmaya çalışmaktır.
*** Lider seçmek, hakları korumak için, vâciptir.
*** Emîrlik ve fıkıh ilmini bilmek sıfatına hâiz olmayanın seçilmesi yahut imâmın hiç seçilmemesi takdîrinde, insanlar, cahiliyye devrindeki anarşiye dönüverirler!
*** Gıybet ve söz dolaştırmak, cemiyet fertlerinin kalbine kin, zan, buğz, hased, hırs, ayıp araştırma, bencillik, riyâkârlık… gibi hastalıkların tohumunu eker!
*** İnsan yeryüzünde, yeryüzünü tâmir etmeye, siyasî işleri görmeğe, nefsini temizlemeğe ve kemâle erdirmeye memurdur.
*** Memurlar kanaat sahibi olur, ihtiyaçlarının dışındakine talip olmaz ve devlet ricâli de israf ve fuzulî masraftan sakınılarsa; devlet berdevâm olur ve millete de refah gelir.
*** Müslümanlar ne ile islâma girmiş iseler, onun inkârıyla islâmdan çıkmaları muhakkaktır!
*** Hakperest olmayan, putperest olur!
*** Nefsin sâfiye ve âşıkâ olabilmesi için, fenâdan sonra bekâ abasını giymesi şarttır. İşâreti, maddenin ötesini görmek, işitilmeyeni işitmektir. Bu tasfiyeden sonra, nefs-i nâtıkâ artık nâtıkâ değil, sâfiyedir. Hiç vâsıtasız bildirir. Şöyle târif edilir: En az karşısındaki kalbe bildirir, hem de ondan bilgi alır. Kabirdeki azâptan haberdâr olur. Bu makam, velî ve mürşîdin en düşük makâmıdır. En kâmil, meleklerden bilgi almak, onlara emir vermek makâmıdır.
*** Erkek kendi nefsinde erkekliğini gördüğü gibi, mü’mîn de tahkikî imân makâmında imânını görür.
*** İnsan, tabiatıyla medenî olduğundan, tek başına yaşaması, şaşırması demektir!
*** Korku veya sevgiden dolayı gözden akan bir damla yaş, andolsun… Cehennem’in tümünü söndürür.
*** Kadın olsun, erkek olsun, hür olsun, köle olsun kendisinden ibâdet beklenilen her müslüman için Perşembe günü ikindiden itibâren Cum’a saatine kadar temizlik yapmak sünnettir. Bu temizliği yapmak için köle, işçi ve memurların serbest bırakılması, gözden kaçırılmaz islâmî bir haktır. Zâlimden başkası bu hakkı gasbetmez!
*** Ashâbın büyükleri, tabi’în ve tebe-i tabi’în, zikir, tesbih ve duâlara büyük bir ehemmiyet vermişlerdir.
*** Esefle derim ki, meşîhat davâsında olan birçok halka başları, yürütmüş oldukları tarîkatlerin esaslarını dahi bilmemekteler ve telfîki amel etmektedirler.
*** Tasavvuftan maksat, benliğini silip, Allah ve O’nun Rasûlü’nün benliğini ortaya koymaktır.
*** Ehl-i sünnet vel cemaatin bütün bilginleri, sahâbelerin hepsini severler.
*** Sağ ve sol kanadı veya bir kanadı kırık olan kimse, âhiret yolunda uçamaz. Sağ kanada şeriat, sol kanada tarîkat ve iki kanat sahibine de hakîkat denilmiştir.
*** İmâm-ı Mâlik radiyallahu anh, münâfıklara „zındık“ ismini vermiştir.
*** Sâlik o kadar zikreder ki, zikirden başkası kalbinde kalmaz. İşte o zaman „ferd“ olur. Ferd olduysa „yok“ olur. Yok olduysa „var“ olur.
*** Yapmış olduğun iyilikleri ve halkın sana yaptıkları kötülükleri de unutmandır. İşte, fakr budur.
*** Fıkhı inkâr eden, dînî cehâlete; tasavvufu inkâr eden de nifâka düşer. Fıkıh tasavvufa değil, tasavvuf fıkha tâbî olur.
*** Akıl, şuûrundan ayrılıp emirleri terk ederse fâsık, yasaklarını işlerse âsî, inkâr ederse kâfir ve inanır gibi görünürse münâfıktır.
*** Kalb erbâbı, sanki Rabbini görür, azâmetini müşâhade edercesine ibâdet yaparlar. Bu hâl, ehl-i şuhûdun makâmıdır ve en üstündür.
*** İnanmayan bir kimse dahi „Allah, Allah…“ diye bir müddet söylerse, bu lafız onun kalbini imanla doldurur.
*** Samimîyyetsiz bir iman nifâk, samimîyyetsiz amel riyâdır!
*** Tevhîd ilmini elde etmek farzdır.
*** Eskiden beri Allah Azze ve Cellenin şeriatinden yüz çevirenler, daima birbirlerine zulmetmişlerdir!
*** Yahudi bilginleri, „Kadınlarda insan rûhu yoktur“ diye hükmederlerdi.
*** Halihâzırda Türkiyemiz’de dahi, o zalim Avrupa’nın medeniyetinden, ahlâkından ilhâm alarak, onlara uymak isteyenler bulunmaktadır.
*** „İbrâhîm’in şeriati ve dîni en hayırlı dindir.“ denilir. Bu dâvâyı kabûl edip, müdâfaa edenlere de „milliyetçi“ denilir.
*** Kendini islâma nisbet etmek ve islâmla iftihâr etmek meşrûdur. Bundan başkası, bazan küfür, bazan büyük günah, bazan da mekrûh olur.
*** Ehl-i Sünnet vel Cemâatin ittifâkıyla enbiyâyı, evliyâyı vesîle edinmek, şeyhleri vâsıta etmek câizdir, meşhûrdur, emredilmiştir. Bunu inkâr eden Necdî olan Muhammed bin Abdilvehhâbın mezhebine girmiş, ehl-i sünnet vel cemâatin bütün mezhebinden çıkmıştır!
*** İnsanı Allah’a yaklaştıracak her ne var ise nûrânî vesîledir. Namaz vesîledir. Namaz kılmaya Kâbe-i muazzama vesîledir.
*** Helâl lokma, sâlih amel yaptırır. Ondan husûl bulmuş nutfeden sâlih evlât çıkar. Haram lokmadan bozuk amel ve âsî evlât çıkar!
*** Kelâmcıların sözleri aklı bozar; ehl-i bid’atin sözleri ise kalbi bozar!
*** Bir erkek yabancı kadının bedenine dokunamaz, ona bakamaz, nağmesini dinleyemez. Konuşmak icâb ettiyse, ihtiyaç kadar câizdir.
*** Allah Teâlânın Kitâblarına inanmak, bilfiil O’nun hükümlerini icrâ etmekten ibârettir. Hükümlerini icrâ etmeyen ya kâfir, ya fâsık, veya zâlimdir!
*** Beşerin huzûrunu, Kur’ân ve hadîslerin hükmünden başkasıyla temîn etmeye kalkışan, serâbda şarâbı görmüştür!
*** Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin şerîati ve dîni kıyâmete kadar bâkîdir. Her zaman, her merhaleye kâfi kânûndur.
*** Genç yaşta, bir insan Allah Teâlânın rûhuna teslîm ettiği emâneti korur, dıştan Allah Teâlânın ve O’nun Rasûlünün buyruklarına kulak verir, dinler ve tatbik ederse, şeytandan ve şeytânî telkinlerden kurtulur. Aksi takdirde yuvarlanır! Bunalıma girer! Bilmecbûriye Rahmânî hisleri zayıflar! Bu yüzden insan, günahlara sarılır! Kurtuluşunu, günahları işlemekte zanneder. Her bir günahta bir bunalım daha meydana gelir! Derken, nehirde boğulmaya mahkûm, başı dönmüş bir hayvan gibi olur!
*** Emîn ve mü’mîn bir genç 4 şeyin bekçisidir:
1. Irz-nâmûs-şeref. 2. Mal. 3. Can ve 4. Dîn.
*** Allah Teâlânın Rasûlünün azâmetini idrâk edip, O’nu Rasûlullah kabûl etmek, dolayısiyle emirlerine uymak ve yasaklarından sakınmak, Allah Teâlânın sevgisinin ve korkusunun müşahhas misâli ve alâmetidir.
*** Âhirette her mü’min, gözüyle Allah Teâlâyı görecektir. Bu hüküm, muhakkaktır. Ancak, rü’yeti inkâr eden körler, göremiyecektir.
*** Hüsn ve kubh, yani bir şeyin âkibette iyiliğini veya çirkinliğini bilmek, şeriatledir; akılla değildir. Lakin, bu iyilik ve çirkinlikler akılla bulunabilir, deriz.
*** Tevbesiz afuv olmayan, ancak şirktir!
*** Bütün farz vazîfelerinden şahsî olanların –hiç bir sûrette- terk edilmesi câiz değildir. Lâkin, umûmu ilgilendiren „iyilikleri emretmek ve yasaklardan vaz geçirmeğe çalışmak“ zemîn, zaman ve imkân şartlarına bağlıdır.
*** Vehmî bir korkudan dolayı emr-i bil ma’rûf ve nehy-i anil münkerin terk edilmesi câiz olmadığı gibi, daha büyük bir günahın işlenmesine sirâyet edecek teblîğ de câiz değildir; ikisi de zillettir!
*** İnsanlar, şeref ve kıymetlerini soylarından değil, ahlak ve yaşayışlarından, ulvî gâye ve imânlarından alırlar.
*** Büyük günahları bildiren hadîslerin hepsi bir araya getirildiğinde, günahlar, kök itibâriyle 125, teferruatıyla 225, küçükler de 700’e ulaşır.
*** Haksızlık eden; baba, evlat dahi olsa, ondan yana çıkmak, sûret-i kat’iyyede dînen yasaklanmıştır!
*** Bir kimsede kibir, benlik, gösteriş, haset, aşırı hırs olduğu takdirde, şeyhe intisâb etmesi ve cismânî ve rûhânî sohbetle yanında bulunması, namaz gibi farzdır.
*** Kıyas ve ictihâd kapısı kapanmıştır.
*** Gerçek şu ki, bilgin bir mürşîd, müridinden daha ziyade müridini ve tedâvisini bilir.
*** Allah’a iman etmekte esas, sadece „Allah’a inandım“ demekten ibâret değildir! Bilakis, Allah’a inanmak, O’nun Sıfatlarını, Esmâu-l Hüsnâsını bilmek ve inanmak demektir. Şu halde, normal şuurlu bir insanın Allah Azze ve Cellenin sıfatlarını bilmeksizin „Allah’a inandım“ deyişi, kesinlikle doğru değildir!
*** Sâlihlerin meclisini tercih etmek vâciptir.
*** Tabiplere değil, müneccim ve kâhinlere ücret ve bahşiş vermek, haramdır!
*** Müslüman olup da meselâ Almanya’da çalışmanın iki şartı vardır. Birincisi, küffârı islâm dîninden iğrendirmemek ve zillete girmeksizin, onları islâma imrendirmektir. İkinci şartı, müslümana helâl olmayan bir şeyi işlememek ve müslümanların aleyhinde çalışmamaktır.
*** Bu fena huyları (tesettüre uymamayı veya tesettürün islâmın öngördüğü biçimde olmamasını) mübah olarak sayanlar ebediyyen; haramlığına inanarak yaparlarsa muvakkat olarak Cehennem’de kalacaklardır. Nihayet, helâl olarak (inanıp) bu işi yapanlar, ebediyyen Cennet kokusunu duymazlar. Haramlığına inanan (ve örtünmeyen) fâsık, inanmayan da kâfirdir. Muhakkak yanacaklar. Birincisi muvakkat, ikincisi müebbed.
*** Ben’i terk et; O’nu bulursun.
*** Mahrem olmayan, mahrûm kalır!
*** Ebrâr; özleri, sözleri ve fiilleri birleşen, hayrı işlemekten ayrılmayan zevâttır. Bunlara, sâdıkîn de denir. Bunlarla beraber olanın –ameli eksik olsa dahi- onların yüzü hürmetine, sevdikleri, Allah’ın merhametine mazhar olurlar.
*** İnsan ve cinden başka ne kadar varsa, bütün kâinât Allah Teâlâya tesbîh eder; boyun eğer. Hepsinin zikri: Yâ Hayy…
*** Zemahşerî ve Îmam Nesefî’nin beyânlarına göre, gökte hayat vardır. Muhtemelen Allah Teâlâ bir zaman gökteki canlılarla insanları bir araya getirir.
*** Son zamanlarda fetihler müslümanlaradır. Müslümanların hâkimiyet zamanı hemen gelmektedir. Tevhîd, ahlak ve ibâdette ittifâka ehemmiyet vererek, nifâksız bir cemaat olmayı tavsiye ederim.
*** İnsanın her zerresi Allah’ı zikreder. Kimi farkındadır, kimi değildir.
*** Ölünce, her şey kalpten silinir. Kişinin en çok sevdiği şey ne ise, sadece o kalır.
*** İnsan sustuğu zaman, en çok sevdiği şey ne ise, o aklına gelir.
*** Salih amel, her şeyi, hatta kendini dahi unutarak, bir kez „Allah“ demektir.
*** Mehdî aleyhisselâm geldiğinde, kişi ya Mehdî aleyhisselâmın yahut Deccâl’in askeri olur. Bunun ortası yoktur. Mehdî aleyhisselâma asker olabilmek için de 4 haslet kâfî gelir:
1. Îsâr hasleti. 2. Farzları yerine getirmek. 3. Kebâirden sakınmak. 4. Az da olsa, zikir.
sene 88'ler... ankara'da hukuk talebesiyiz. idealizm had safhada, memleketi biz kurtaracağız. donanım yüksek, enerji o biçim! fikren astığımız astık, kestiğimiz kestik günler... ene'nin evereste günde üçbeş kez çıkıp indiği zamanlarımız.
bunları böylece tasvirimizi lütfen mazur görünüz, haşa enaniyet kabarması adına değil, halet i ruhiyemize ayna tutmazsak sözün sonu nakıs kalacak... ve bu uslubu yazı boyunca çok farkedeceksiniz, peşin özürümü lütfen dikkate alın...
üst düzey bürokratlarla oturup kalkıyoruz. bazı siyasi organizasyonlarda önemli bir vasıftayız. kafamız zehir gibi çalışıyor.
konumsuz kimse ile muhatablığımız yok. selvi boylu endamımız cazibe merkezi. fikirlerimiz ateş yakıcılığında, konuştuğumuzda yüzlerce insan soluksuz dinliyor.
o günlerde
birkaç bürokrat abi, bize bir tören havasında özel bir davette bulundular:
'ısparta'da bir alim var. bir filozof.. cümleleri ruhu deliyor... siz donanımlı insanları seviyorsunuz, tanışmak ister misiniz?'
'tabi ki! neden olmasın! programını yapın, programımızla kesişmeyen uygun bir zaman gidelim'
organize edildi, bir özel araba ile 6 saat süren bir yolculuktan sonra ısparta'da ayazma'da üstaz'ın evine vardık.
dar bir merdivenden üst kata çıktık, bize yol gösteriyorlar, önümüzü açıyorlar. üst katta ilk dikkatimi çeken, herbirinin simasında tevazu eseri tebessümler olan birbirine ne kadar da benziyorlar dediğim insanlar oldu.
neresi burası? kim bunlar?
bizi bekletmediler, dar merdivenle çıktığımız dar koridordan hemen normal genişlikte bir odaya aldılar bizi ve orası tıklım tıklım diz üstü oturmuş başları yerde insanlarla dolu.
sessizlik!
derin bir sukut hali...
onlarca insan başları yerde elleri dizlerinde kim gelmiş, ne olmuş umursamazlığında bekleşiyorlar...
beraber geldiğimiz insanlar halka halka oturmuş kalabalığın dar aralarından onları incitmeksizin başı sarıklı, uzun entarili, ince işçilikli bir yelekli, uzun sakalllı, elleri enfes zariflikte bir zata yöneldiler.
önüne vardıklarında dizlerini kırıp, elini öpüyorlar! o da merhaba hoş geldiniz diyor....
bana da baş işaretiyle 'haydi! siz de' anlamında imalarını gördüm ve normalde o sene ismini vermeyeceğim çok ünlü bir siyasinin bile elini öpmeye tenezzül etmeyen ben! sanki kırk yıllık el öpme uzmanı gibi, fiyakamı sıyırıp cüssemden vardım elini öptüm ve hemen yanıbaşına beni oturttu.
şaşkınım! ben ne yaptım? bunlar kim? burası neresi? ya asıl nerede filozof! bu yanıbaşımdaki kim?
sessizlik!
devam ediyor, kimse konuşmuyor!
o başladı konuşmaya...
dizleri üstünde oturan ve dizlerinin üstüne küçük bir yastık, o yastığa dirseklerini dayamış halde gözleri feza derinliğinde nazarlarla tesbihinin tanelerine bakan o zat konuşmaya başladı.
ne konuşuyor, ne anlatıyor ne söylüyor bir kelime bile anlamıyorum. ne oluyor? bu nasıl bir hava? benim ne işim var bu sıkışıklıkta? neden darlık hissetmiyorum ama? neden dinleyemiyorum onu? geçelim bunları...
bir özelliğim vardır. çabuk toparlanırım. duygularımı kontrol etmede eğer lazımsa hissizlik acil bir kısa devre mekanizması çalışır iç bünyemde.
toparladım kendimi.
kulak verdim, dinlemeye başladım; şiveli bir osmanlıca cümle dizgisi ile konuşuyor. kelime seçimleri ve uslubu bana çok yabancı geldi. tane tane anlatıyor, heyecanlanmıyor; ama cümleler akıyor... dalga dalga okyanus... ahengi dinledim, kelimeleri değil...
ve sonra kelimelere verdim kendimi, ne söylüyora!
bahsettiği mevzuyu dinlemeye başladım. bildiğim şeyler; ama aman Allah'ım neden sanki ilk defa duyuyormuşum hissine kapılıyorum! neden kontrol edemiyorum kendimi, neden heyecanlanıyorum! hey sen ismail kendine gel, ne oluyorsun yahu! silkin ismail, dön! nerede senin özgüvenin, apışıp kaldın! şaşkınlık senin yaşamayı hiç ummadığın bir duygu haliydi hani! neler oluyor?.. ne oldu da böyle oldu?..
anlatmakta zorlandığım anlar...
ifade edemiyorum o anlarımı...
belki bir saat diz üstü oturarak onu dinledim.
beraber geldiklerimizden birkaçı yerinden kalktı, o konuşuyor, bana işaret ettiler, ben de kalktım. sersemim... dar koridora geçtik.öyle sıkışık ki... insanlar insanların üstünde derler ya, istif istif.. o yoğunlukta. 'hayırdır, neden çıktık?' 'ama senin soruların olabilir, konuşmak istersin, usulu bu zatın, soru sormak istersen ona sorularını arz etmek' 'bir hava al istedik, buyrun girelim!'
içeri girdiğimizde ne oldu, biliyor musuınuz?
ayakta beklediler! oturmadılar hemencecik...
o, eliyle işaret etti onlara oturdular. ben biraz daha sağdaydım. beni görmediğini düşündüm ve bana oturma izni vermediği zihnimde yankılandı.
ama hey ne oluyor? kim bu ya! ben nasıl olur da, onun otur komutunu beklemek zorunda kalacakmışım ki!?
bana bu muameleyi nasıl yapar? ne sanıyor kendini?
insanlar onu dinliyor, başlar yerde, kuş konmuş sanki tepelerine, kıpırdamıyorlar... çoklar... çok insan var... çok; ama tek gibiler...
o an, bu bir tezgah mı? bir kurgu mu? burada olagelen yoksa yoksa hani şu tarikat dedikleri şey mi? sorgusuna başladı beynim...
o kadar hızlı düşünüyorum ki, bunu tasvir için küçük bir misal vermem lazım:
üniversite imtihanında 132 sözel sorusu sorulmuştu, kırk dakikada hepsini çözmüştüm ve 131 net doğru bırakmıştım.
o hızı beşe katlayın...
ona hatta...
neler geçmedi ki o an beynimden... dünya kurdum dünya yıktım, taştım, azap oldum, köpürdüm, şakaklarım zonkladı...
ve
dinlemeye başladım yeniden...
on dakikadır belki ayaktayım!
dinlemeye yeni başladım...
benden sonra gelenlere otur işareti veriyor, oturuyorlar, ben ayaktayım!
bıraktım sorgu, sual, düşünce, düzmece faslını ve dinlemeye başladım, sakinleştim...
dinlerken onu mu dinliyorum, o mu beni bilemiyorum:
kalbimden şu geçti:
ismail! sen şu cümleleri bir saat dinledin! hayatın boyunca seni senfonisiyle etkileyen hiçbir şey dinlemedin! derinlik hissini bu kadar aldığın bir ortamın olmadı. bu adam boş biri değil, bu sana ceza kesiyor, hani senin o çok sevdiğin alt tabakaya kestiğin cezalardan bir ceza...
seni ayakta bekletmesi, seni seninle yüzleştirme adına...
yüzleştin, dalgalandın ve duruldun...
şimdi
bu cezayı böyle çekme! tek ayağinı da kaldır da adam gibi çek! ilkokulda öyleydi hatırla... sen sen sen... ne alemsin sen...
bana baktı!
onbeş dakikadır orda mıyım değil miyim umursamazlığındaki o, bana baktı, gözlerime dikti gözlerini ve:
otur ahi! otur! dedi.
__________________ İslam Su İnsan Balık; Suya Gir, Kurtul!
nereden bildi? bildi mi? yok canım, nasıl bilebilir ki! ben kendi kendimleyim. o, benim muhasebemi nasıl algılamış olabilir…
yoo evet algılamış, hatta kelime kelime çözmüş olmalı ki, tam da tek ayağımı kaldıracağım anda, başka bir anda değil, bana: otur ahi! otur dedi.
kafamı yere eğdim, birinci raund kroki durumdayım. oturdum; ama çok beklemedim, çıktım dışarı. bu sefer yanımdakiler yok. kapının hemen yanında duvara yaslanmış haldeyim. sonradan ahbabım, can abim, ruh amcam olacak terzi mehmed, elinde çay tepsisi, yanıma geldi. dik dik yüzüme baktı ve. ‘sen niye geldin buraya? tarikat almadın mı hala? ne bekliyorsun girsene içeri’ haşinliği ile hiç tanımadığı huyunu suyunu bilmediği benim göğsüme bir yumruk vurdu ki sormayın. o yumrukla, kapının yanındayım zaten, dengemi kaybettim ve içeri tabiri caizse ‘ yuvarlandım’
nereye?
tam önüne!
bana baktı ve ne o? hayırdır? tarikat mı alacaksın? dedi. ben öyle enteresan bir hale büründüm ki, şeytanın isyanı ile teslimin zirvesini aynı anda yaşadım abartısız!
elini tuttum. bana, dediklerimi söyle dedi. ya Rabbi! ya Rabbi.. ben pişmanım, ben pişmanım... yaptığım günahlarımdan, yaptığım günahlarımdan... keşke yapmasaydım, keşke yapmasaydım... inşaAllah bir daha yapmam, inşaAllah bir daha yapmam... nakşi, kadiri... (burasını yazma hakkım yok...)
ne oldu şimdi ismail?
bu neydi?
ne yaptın sen?
niye yaptın?
bu soruların katmerlileri beynimde; böğürtü halinde bir milyon şeytan nasıl olur çılgınlığı ile her hücreme saldırıya geçmiş durumdalar... ama kalbimde de bir ferahlama, bir rehavet... aman sende hali...
karşışındayım...
düşünemiyorum. düşünmemeyi düşünmek dedikleri bu olsa gerek. zaman akmıyor, mekan yok, ben yokum, ne oldu ne bitti kavrama telaşım yok.. boşluk...
bir ses yankılandı:
sorusu olan var mı?
karşı ses yok!
onbeş yirmi dakika belki daha az daha fazla bomboşum, sohbet var mı? konuşuyor mu? dinliyorlar mı? suskunluk mu var, bilmiyorum...
tekrar bir ses: sorusu olan var mı?
bomboş...
ses yok...
dışarı çıkın dedi.
onlarca insan, daracık koridora nasıl sığacağız sorusu komik bir muziplikle zihnime düştü o an... aslı komedi yaşadıklarımdaydı halbuki...
ayağa kalkarken, bana: sen dur! dedi.
otur!
boşalıyor oda... ayağa kalkanlar geri geri yüzleri ona dönük boşaltıyorlar odayı...
ne demek sen dur!
ama niye ben duracağım...
dur sen... konuşuyorum ben, benimle...
ve kimse kalmadı...
sadece o ve ben:
yaklaş dedi...
sokuldum yanına.
söyle dedi.
ne söylememi istiyorsunuz?
söyle sen...
aklım keskinleşti, şeytanım zırhını büründü ve:
bir şey sordum. (söylemem)
sorumu makulce cevapladı. ama o makuliyet beni rahatlattı. oh be! ben yanılmışım demek ki... bu kalplerden geçenlerden zerre haberdar değil! artık kozlar elimde...
ikinci sorumu sordum:
firaset nedir?
dedi ki: firaset, karşındakinin yalan söylemediğini bilmendir... tıpkı biraz önce senin durumun gibi!
ismail azizim, birbirimize samimi olalım. bırak şimdi aklını bir tarafa beni dinle...
ve konuştu
ve ben dinledim..
mahrem olmayan mahrum olur kaidesince söylemeyeceğim ne konuştuğumuzu; ama emin olun bin yıl konuştuk... bin mekan konuştuk...
hakikaten konuştuk...
ve ben sanki bin yıldır onu seviyormuşum gibi, her itirazımı orada terk ettim...
halen de itirazsızım irşadına... mürşidliğine...
olamam...
kendimi inkar ederim, o anları ve sonrasındaki hususi anlarımızı asla inkar edemem...
__________________ İslam Su İnsan Balık; Suya Gir, Kurtul!
İleride inşaAllah bu bölümdekiler, düşünüldüğü gibi bir kitap haline getirilecekse, düzenlemesini; sıra, dizayn, kapak vs.vs mutlaka ben yapmak isterim. Ömür varsa tabii.
Bir süre önce Alperen yayınevinin sahibi Emre Andaç kardeşim arayarak Abdülganî en-Nâblusî'nin et-Tarîkatu'l-Muhammediyye'ye el-Hadîkatu'n-Nediyye adıyla yazdığı şerhin kütüphanemde mevcut olup olmadığını sordu. Mevcut olduğunu söyledim ve "Hayırdır?!" dedim. "Hocam'ın kütüphanesinde bu eserden bir nüsha varmış, ama bir şekilde kaybolmuş. Herhalde piyasada da mevcudu yokmuş. Hocam için bu eser acil lazım" dedi. Hiç tereddüt etmeden kitabı verdim. Karşılık olarak değil, ama teberrüken Hocam'ın Arapça eserlerinden bir takım istediğim söyledim. Sonra araya uzun bir seyahat girdi. Döndüğümde Hocaefendi'nin imzalayıp gönderme lütfunda bulunduğu kitapları masamın üstünde görünce hayli heyecanlandım. Bu "tuhfe", bu köşeyi muhterem Hocaefendi'nin yadı ile şereflendirme niyetimin kuvveden fiile çıkmasına vesile teşkil etmiş oldu.
6'sı Arapça, diğerleri Türkçe olmak üzere 35 civarında birbirinden kıymetli eserin altında imzası bulunan İsmail Çetin Hocaefendi'den bahsediyorum. Anlı şanlı "ilmî toplantılar"da onun adına rastlamıyor oluşumuz, ya da akademik çalışmaların bibliyografyalarında eserlerine tesadüf edemeyişimiz ondan değil, bizden kaynaklanan bir arıza durumunun ifadesidir.
Türkçe eserleri arasında Ölçüler, Mufassal Medeni Ahlak, Tek Çare, Mü'minin İstikameti Velinin Kerametidir, Tahkim-i Sâdât Şerh-i Mişkât… ilk akla gelenler. Hepsi de hayli hacimli olmasına rağmen, varlığı, eşyayı ve hayatı Ehl-i Sünnet çizgide anlamak ve yaşamak gibi bir derdi olanlar için, ilaveten ilmin zevkini tatmak isteyenler için vazgeçilmez nitelikte olan bu eserlerin bulunmadığı bir kütüphane eksiktir, yetersizdir, yetimdir.
Arapça eserlerine gelince, sayıca diğerlerine oranla daha az olmasına rağmen, gerçekten her biri kendi sahasında bir boşluğu dolduruyor. Mesâfu'l-Ulema isimli eser (aslında adı daha uzun, ben kısaltarak zikrettim) "tevessül" meselesinde bigâne kalınamyacak bir çalışma. Hatta bu mesele hakkında gerek Arapça, gerekse Türkçe olarak kaleme alınmış çalışmaların en hacimlisi olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.
Akaid sahasında meşhur Bed'u'l-Emâlî'ye ed-Düreru'l-Avâlî adıyla yazdığı şerh sahih itikadî çizginin haritası niteliğinde. Hikmetu'l-Evliyâ bi Ta'lîmi'l-Asfiyâ Nebevî hikmetin kalbî hayatı nasıl kıvama erdireceğini öğreten bir rehber. ed-Dürrü'n-Nadîd fi't-Tasavvuf ve't-Tevhîd, Tasavvufî meseleleri dogru zeminde değerlendirmenin yolunu-yöntemin sunuyor. Bütün bunlar bigâne kalınamayacak önemde çalışmalar. Ancak bana sorarsanız Enâmilu Mesâili't-Tevhîd'in farklı bir yeri var. Hoca'nın başyapıtı olarak tavsif edilmeye en layık eser olarak tavsif edilebilecek (kendisi ne der bilmem ama ben bu kanaatteyim) bu eserini Hoca, her ne kadar "vahdet-i vücud-şuhud" merkezinde kaleme almış ise de, Akaid/Kelam ilminin belli başlı meselelerini orada mühim tahkiklerle önünüze getirilmiş olarak buluyorsunuz.
Hoca'nın, ele aldığı herhangi bir meseleyi nefis tahkiklerle tahkim etme ve muhalif görüşlere ikna edici bir şekilde mukabelede bulunma tavrı sadece öncekilerin bıraktığı ilim mirasıyla sınırlı değil: O, modern çağı da tanıyor ve bu çağın problemlerine de cevaplar üretiyor.
Hakkında daha geniş bilgi edinmek isteyenler için Daru'l-Hikme'nin yakın bir gelecekte inşallah kendisiyle yapmayı planladığı görüşme önemli bir imkân olacak. Kendisine hayır, afiyet ve sıhhatle uzun ömürler diliyor, ellerinden öpüyorum. Zaman zaman kitap tavsiyesi isteyen dostlara da toptan bir cevap olsun: Hoca'nın eserleri Dilara Yayınevi tarafından neşrediliyor. (Tel: 0246.232 33 21; P.K. 101, Isparta.)