http://hak-dilaram.com/tasavvuf/4470...layisimiz.html
önce adresteki yazı okunmalı...
91 yılı, kayıplardayım, yokum üstaz'ın civarında... belki üç aydır yokum. kimse ile görüşmüyorum o çevreden. bambaşka bir alemdeyim. insanın bir 'fetret devri' oluyorsa, işte öyle zamanlarımdan bir zaman.
nasıl oldu, nereden buldu hala bilemiyorum; ama ercan beni buldu.talebe evimizin kapısı çaldığında, aklımın ucundan bile geçmezdi onu görmek... -o, benim kadim dostum ercan; ama uzağına attım kendimi-
kapıyı açtım ve o! ercan! 'ne işin var senin burada!, nerden buldun beni?'
'ismail, sus bir Allah aşkına! oğlum, çabuk çabuk! git üstünü başını düzelt, ne bu halin ya!?'
'sana ne be! ne istiyorsun benden? niye geldin? kim sözledi burayı sana?'
'ya bir sus! üstaz seni çağırıyor! ne yapın edin bulun onu bana, dedi. ben de Allah'ın izniyle, onun himmetiyle buldum seni!, ötesi yok sorma hadi çabuk toparlan gidiyoruz ona!'
üstaz beni çağırıyor! ben yokum! kaybolmuşum, uzağına düşmüşüm ve o, beni çağırıyor!
'yo hayır! gelemem ercan! ben asla gelemem! nasıl gidilir ya bu halde!?'
ercan, gözlerinden sızan yaşı göstermemeye çalışarak:
'ismail! kardeşim benim! ne olur, hadi ya! seni almadan şurdan şuraya gitmem! götüreceğim seni ona, ne yaparsan yap beni; ama sensiz gitmem!'
aman Allah'ım! ne oluyor? ne oldu ki! niye şimdi? ercan bu, sözünü sorgulamam bile boş iş. ya beni çuvallar götürür; ya da çuhalar götürür!
'tamam abi, geleceğim; ama bu halde olmaz! görmüyor musun halimi? sabah gel, götür, söz''
ikna edene kadar canım çıktı; ama sabah gelmek üzere ayrıldı ercan.
içeri girdim. kafam gönlüm allak bullak. 'ben ne yapacağım ya! ne diyeceğim! of of of...'
bir zaman sonra
kalemi elime aldım ve özür mahiyetinde bunu yazdım.
ben mi yazdım, o mu yazdırdı bilmiyorum; ama işte o adresteki yazı bu yazı.
aklımca, kendimce bir özür yazısı. uyumadım o gece, istiğfarlar ve dualarla ayaktaydım.
sabah, ercan geldi ve üstaz'ın yanına vardık.
öz elif sitesi, bir abinin evi ve içerisi tıklım tıklım galiba! ne de çok ayakkabı vardı dışarda. 'yandın ismail, yandın oğlum' dedim kendi kendime.
üstaz genişce bir odada, her taraf dolu, sohbet ediyor. kapıdan beri görür görmez: 'gel buraya! neredesin sen!' dedi. uçarcasına yanına sokuldum ve elini öpüp, kağıdı çıkarıp okumaya başladım!
dinledi! bitti... 'oku bir daha' dedi. okudum ve birşey söylemesini beklemeden, kalktım ve kapıya yöneldim, çıktım odadan...
birisi otogardan getirilecekmiş: 'ben de geleceğim sizinle' dedim, ercan yanıbaşımda, mahkumu bırakmıyor! gittik ve döndük tekrar: 'e herhalde, beni affetmiştir, benim lafım sözüm edilmez' umudundayım. kapıdan girdiğimde gördüğüm manzara, hala o yazıyı okutuyor! iki baş parmağını kaşlarının altına koymuş, tefekkür halinde ve şok vaziyetteyim. beni gördü:
gel buraya! otur! sen nerden yazdın bunu?' dedi. ben başımı eğdim, sesler yükseldi. ' kurban, necip fazıl'dan etkilenmiştir!, efendim çocuğun kalemi güçlü!..'
'hayır... hayır! 'ismail, adaş! sen
sırrın sırrını kimden okudun azizim?' dedi. 'okumadım efendim! size rabıta yaptım, içimden geldi yazdım' dedim.
tebessüm etti ve: 'sende rabıta ne gezer ahi', dedi. cemaati bir gülüşme aldı, ben de güldüm, hakikaten yoktu ki öyle birşey bende, laf olsun işte... ve dedi ki:
'bu etki falan değil! yazmış bunu. ben şimdiye kadar bir necip fazıl'a hayret ediyordum! ameli yok, nasıl yazıyor bunları diye... şimdi bir de buna hayret ettim!'
tefekkür etti ve dedi ki:
'evet! yazabilir! Allah'ın ilham melekleri bazen bazı kullarının kalbine Allah'ın fazlından ilhamlarda bulunurlar. sen şunları da ekle ... - tüm huzuru engelleyen beşeri..... devamı yazıda- ve bunu haşim'e gönder, neşretsin' dedi.
ve biz fırçadan kurtulduk
